Cumartesi Anneleri 500. kez Galatasaray’da

cumartesianneleri-bwTayyip Erdoğan onlar için "ne iş yaptıklarını bilmiyorum, Cumartesi anneleri birileri tarafından kullanılıyor." demişti.

O kadınlara (ve tabi ki kadın cinsine)  hiç saygısının olmadığını belli etmişti.

Onlar gözaltına alınıp geri gelmeyen, akıbetleri ailelerine söylenmeyen veya sabah evden çıkıp akşam dönmeyen, yani hiçbir zaman dönemeyen, ölüleri de ailelerine verilmeyen, resmi makamlarca hep “Bilmiyoruz” denilen siyasetle ilgili insanlardı. 12 Eylül rejimi altında veya sonrasında –özellikle Kürtlere karşı– binlerce cinayetin işlendiği, faili meçhul denilen öldürmelerin alıp yürüdüğü 1990’lı yıllarda kamu görevlileri tarafından “kaybedilmişlerdi.”

Tayyip Erdoğan veya bir başka bakanı, danışmanı, bürokratı bunları bilmiyor olamaz. Ama o kurbanların annelerinin çığlıklarını “birileri” tarafından kullanılmak diye görmek ve göstermek çirkin politikanın gereği olur.

Ne iş yaptıklarını bilmiyormuş? Acaba onun oğlunun, kızının başına gelseydi Emine Erdoğan bir ana olarak bugün ne haldeydi? O kadınların ne yaptığını, ne istediğini bilmemek onların ana yüreklerine aldırmamak demektir.

Tayyip Erdoğan onca annenin acısına karşı duyarsız olabilir. Bu bizi şaşırtmaz. Ama onun siyasi yönetici olarak görevi ve zorunluluğu o kadınların çığlıklarına kulak vermeyi gerektirir.

ANNELER İNAYET İSTEMİYORLAR

Onlar tabii ki, evlatlarının (veya eşlerinin, kardeşlerinin) kamu görevlilerince öldürüldüğünü ve cenazelerinin kaybedildiğini biliyorlar. Hiç değilse onların mezarlarını istiyorlar, “bari kemiklerimizi verin” diyorlar.

O sevdiklerinin mezarlarının bile olmaması ne demektir, Tayyip Erdoğan bir an kendi kendine sorsun: Kendisi her hafta annesinin mezarını ziyaret eder, acaba bir evlat olarak annesini-babasının kabrinden mahrum olmasının ne denli dehşetli olduğunu hiç düşünmüş müdür?

Çünkü o kadınlar sadece kaybolan evlatlarının kemiklerinin verilmesini istemiyorlar, onların katillerinin bulunmasını, şayet hayatta iseler yargılanmalarını, değillerse teşhir edilmelerini de talep ediyorlar.

Yani Referandum manevrasından sonra “ileri demokrasi” ilan edip, iki cunta paşasını hastane yatağından düzmece bir davayla yargılamakla 12 Eylül’le hesaplanmış olunmaz. O dönemin terörist devletinin binlerce insanlık suçlusu vardır ama suçlular ikiye indirilmiştir. Herkes biliyor ki, insanlık suçları zaman aşımına uğramaz.

Bir başbakan olarak (o sırada başbakandı) Tayyip Erdoğan’ın görevi vardı:

a) Devletin imkânlarını seferber edip, kaybedilen insanları kemiklerini bularak, ailelerine teslim etmektir. [1990’lı yıllardan bu yana forensik bilimde sağlanmış olan gelişme ve teknikler yerden çıkartılan kemikler ile canlı insanların DNA’larının karşılaştırılması sonucunda o insan kemiklerinin hangi ailelere ait olduğu saptanabilmektedir.]

b) Bütün polis-asker-istihbaratçıların mesleki kayıtları (sicilleri), geçmişteki görev yerleri ve birimleri emrindedir, kayıpların katillerini bulmak mümkündür. Tayyip Erdoğan hükümetlerinin görevi bunları yapmaktı. O ise evlatları yok edilmiş annelerin çığlıklarını “birileri tarafından kullanılmak” diye niteleyebilmektedir.

Şurası iyi bilinsin ki, anneler rica etmiyorlar, inayet ve merhamet istemiyorlar. Haklarını talep ediyorlar. Dün Mesut Yılmaz’a, Tansu Çiller’e, Bülent Ecevit’e, bugün Tayyip Erdoğan’a “Vazifeni yap” diyorlar.

HIRSIZ VE RÜŞVETÇİ DEĞİLLERDİ

Ortadan kaldırılan –çoğu genç olan– o insanlar evde babalarının milyonlarca dolarını, Euro’sunu sıfırlamamışlardı, beş parasızlıktan gelip gemilere sahip olmamışlardı, vakıf kurup yüz milyonlar değerinde nakit parayı ya da gayrimenkulü “bağış” diye almamışlardı.

Onların babaları bakan da değildi: Türkiye’de dolap çeviren bazı yabancılara rüşvet karşılığı vatandaşlık sağlamamışlardı; babalarının başında bulunduğu bakanlıkların gücünü kullanarak imar usulsüzlükleri, rant yolsuzlukları yapmamışlardı; yerel yönetimlerin imara açmadığı arazilerin rüşvetle bakanlık üzerinden illegal olarak imara açılmasına önayak olmamışlardı; Fatih Belediyesinin sit alanındaki arazileri –bakanlığın gücünü kullanarak– yasa dışı  imar ve inşaata açmamışlardı; Marmaray projesine ciddi zarar vereceği halde rüşvet karşılığında bazı arsalara imar ve inşaat izni verdirmemişlerdi, vb., vb.

PLAZADE MAYO’DAN GALATASARAY’A

Cumartesi Anneleri adıyla anılan eylemin fikir anneleri Arjantinli anneler ve büyük annelerdir. Arjantin’de 1976-1983 yılları arasında hüküm süren faşist Videla cuntası zamanında 30.000 kişi kaybolmuştu. Muhalif kişiler kadınlı erkekli devletin ”Ölüm Mangaları” tarafından kaçırılıyor, sonra işkence edilmiş cesetleri ya bulunuyor veya hiç bulunmuyordu.

Kurbanlardan 150 kadarı faşist rejime ve arkasındaki ABD’ye karşı çıkan –“Kurtuluş Teolojisi” adını verdikleri görüşleri benimsemiş olan– 150 kadar rahip ve rahibeydi.

İlk kez 1977 yılında kayıplardan bazılarının anneleri Başkanlık Sarayı’nın önündeki Plaza de Mayo isimli meydanda yürüyüş yaptılar ve sonraları eylemlerini Plaza de Mayo Anneleri adı altında Perşembeleri sürdürdüler. [Bu isimle dernek kuran kadınlardan beşi kaçırılacak, neden sonra cesetleri bulunacaktı.]

İster Plaza de Mayo veya Galatasaray yahut bir başka protesto, eylem biçimlerinin evrenselliğinin, halkların birbirlerinden öğrenmelerinin sevindirici bir örneği.

Türkiye’de ise ilk kez 27 Mayıs 1993 Cumaresi günü kayıpların anneleri Galatasaray Lisesi önünde oturdular, sonra eylemlerini her hafta tekrarladılar.

Bir dönem için ara verilen hareket sonra tekrar başlatıldı.

Cumartesi Anneleri 25 Ekim 2014 Cumartesi günü 500. eylemlerini yapacaklar.

Hareketin başlamasından bu yana 21 yılı aşkın zaman geçti. Bu zaman zarfında annelerin pek çoğu öldü, ama eylemi onların kızları, torunları sürdürdü.

 KADIN HAREKETİNİN GURURU

Anneler hareketi şimdilik unutkan toplumun yaşayan belleğidir. Devlet terörizminin dününe, bugününe… ve yarınına karşı yükselen reddiyedir.

Toplumun devlet adlı kanayan yarasının bir gösterisidir. Parayla ve irili ufaklı menfaatlerle zayıflamış diyelim ki gündelik hayat gailesi altında perdelenmiş toplumsal vicdanın (bilincin) kendisidir. Sadece devlete değil, aldırmazlığa, kanıksamışlığa karşı yükselen bir çığlıktır.

Protestonun evlat ve torun üzerinden yapılması eylemin manivelasını bireysel gibi gösterse de, hareket toplumsaldır. Yani sosyal bilinçlidir. Cumartesileri oraya gelen kadınlar birbirleriyle tanışıklığı aşıp kalıcı dostluklar kurmuşlardır. Birbirlerine kendi öykülerini anlatmakla başlayan ahbaplıkları, zamanla sıkı bağlara ve (bireysel hedefleri geçip politik yakınlıklara) varmıştır.

21 yılda 500 eylem gerçekleştirilmiş olması –aradan bir kuşağın geçmiş olması– eylemi sürdüren kadınların kararlılığını ve hareketin sürekliliğini göstermektedir.

Bu vakıa aynı zamanda sosyal mücadelenin kadınlar sayesinde sağlanmış bir kazanımıdır, iftihar vesilesidir.