Yeni Türkiye’nin ileri demokratik polis devleti

Tayyip Erdoğan rejiminin Yargı Paketi adı altında Meclis’e sevkettiği kanun tasarısı Emniyet’in ve Adliye’nin cezai yetkilerini ve etkilerini arttırmayı amaçlayan polis devleti yasalarının daha da şiddetlendirilmesidir.

Düşünülenler arasında polisin kişileri savcı ya da yargıç izni olmadan  gözaltına alma ve içeride tutma yetkisi veriliyor, “anayasal düzene karşı işlenmiş suçlar” diye tarif edilen davalarda sanıkları tahliye edilmeden tutuklu yargılaması yasalaştırılıyor –aynı zamanda bu sanıkların para ve mal varlıkların el koyma kararı da getiriliyor ve kitle gösterilerinde suç sayılan fiiller arttırılıyor, cezalar yükseltiliyor. 17-25 Aralık 2013 Tayyip Erdoğan darbesi sonrasında getirilen özel süper yetkili sulh ceza hâkimliklerin her tarafta ihdas edilmesi öngörülüyor.

Ayrıca aynı “makul şüphe ” tanımıyla yurttaşların dinlenmesi ve izlenmesi genişletiliyor. Yani polis devletinin özelliklerinden olan hafiyelik güçlendiriliyor, Tayyip Erdoğan Esad rejimine çata çata onun Muhaberat rejimini taklit ediyor.

Nitekim daha yasa çıkmadan Adana’da bir mahkeme gazeteci Aytekin Gezici’yi (Fuat Avni’nin tweetlerini toplayıp kitaplaştırdığı için) “devlet büyüklerine twitter yoluyla hakaret ettiği” iddiasıyla “makul şüpheli” nitelemesiyle gözaltına almış, evini aratmış ve cep telefonuna el koymuştur.

Yazılı ve görsel medyada genişçe yer aldığı için ayrıntılarını burada tekrarlamaya gerek görmediğimiz bu yasa ve onu izleyecek tamamlayıcı yasalar polis devleti zorbalığının şiddetlendirilmesinden ve yasalaştırılmasından başka bir şey değil.

Rejim getireceği uygulamaya “Almanya modeli” adını takmaktan hiç haya duymuyor. Eğer öngördükleri modele Almanya modeli denilecekse, o model olsa olsa Nazi Almanyasının modelidir, o polis devleti de Gestapo devletidir.

 Tayyip Erdoğan rejimi böyle yasaları getirmek için HSYK seçimlerinin istediği gibi sonuçlanmasını bekliyordu, o seçimlerden hemen önceki Kobanê dayanışması eylemleri aradığı gerekçeleri de getirdi.

Gerçi sahip olduğu destek nedeniyle “ne yaparsam tasvip bulur ” pervasızlığına sahipti, ama Kürt düşmanlığının yaygın ve etkili olduğu Türk toplumunda Kobanê eylemleri böyle faşist kanunlar için bahane yapıldı.

Sadece AKP, MHP türü devlet ve otorite manisi içindeki partilerin seçmenleri değil, sosyal demokrat geçinen CHP’nin de seçmenleri olaylara benzer yaklaştılar. O çaplı bir eylemliliğin bir partinin çağrısına bağlı olmadığını, uzun zamandır birikmiş bir öfkenin patlaması olduğunu anlamak istemediler.

Onların çeşitli muhalefet sözcüleri ve gazetelerinin bu konuda söyledikleri “AKP bölücü teröristleri şımarttı” lafından ibaret oldu.

Öfkenin patlamasının fitilini ateşleyen Tayyip Erdoğan’dan başkası değildi. Gaziantep’e geldi, 7 Ekim günü Suriyeli sığınmacılara nutuk atarken söylediği iki laf bardağı taşırdı: a) “Kobanê düştü düşecek” dedi, b) “PKK ile IŞİD arasında fark yoktur” buyurdu. [Aralarında fark görmediği örgütlerden IŞİD’in Halifesi “Kürtlerin kanı, malı, ırzı, namusu helaldir” diye fetva vermiştir, katliamcı ve tecavüzcü lafları Cuma hutbelerinde okunmaktadır.]

KOBANÊ PROTESTOLARI

Sokağa çıkanlar ve –çıkmadığı halde– onları destekleyenler zaten İslam Devleti (IŞİD)’nin arkasındaki gücün Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu ikilisi olduğunu biliyorlardı. Kuşatılmış olan Rojava Kürtlerinin Ezidiler gibi, Türkmenler gibi kitle katliamıyla karşı karşıya olduklarını da biliyorlardı. Ve Türk C.Başkanı şimdi bu katliamın eli kulağında olduğunu taraftarlarına müjdeliyordu.

Eylemlerin gündüz değil, akşam (o konuşmadan sonra) başlaması bu tespitin kanıtıdır. Gündüz değil, aynı akşam sokağa çıkma kararı almış HDP’yi ve Demirtaş’ı olaylardan sorumlu tutmak çirkin Türk partilerinin ve medyasının politika çirkinliğidir. Devletin istihbaratçıları ve AKP’nin yerel parti örgütleri çok iyi bilirler ki, öyle bir çağrı yapılmasaydı da halk patlayacaktı. Haftalardır akın akın sınıra gittiler, İslam Devleti saldırılarından kaçıp gelmiş insanlara yardıma koştular, onların yaşadıkları acıları gözleriyle gördüler. Bu arada “sığınmacıları aldık” böbürlenmesinden başka bir söz işitmediler.

Türk hükümetinin politikası “Kürtler Kuzey Suriye’den kaçsınlar, orası Kürtlerden boşalsın, böylece özerk kantonların Kuzey Kürtlerine örnek oluşturması ve yeni bir yaşam tarzının başlaması önlensin, boşalan yerlere benim sözümü dinleyecek Arap Selefiler yerleşsin. Böylece Kürdistan siyasal ve sosyal hareketinin gelişmesinden ve genişlemesinden kurtulayım” şeklindeydi. Buna “tampon bölge, güvenli bölge” adı altında TSK’nın yerleşmesi niyeti eklendi.

Rojava’da özerk kantonlar ilan edileli beri, Ankara’nın politikası Kürtleri Selefilere kırdırtmak olmuştu. PYD’ye karşı El Nusra’yı ve IŞİD’i saldırtmış, onu silah ve parayla desteklemiş, Selefi katillere her türlü yardımı yapmış, sınırdan girip çıkmalarını, yaralıların Türk hastanelerinde tedavi görmelerini sağlamıştı. IŞİD’e katılmak isteyen İslam mücahitlerine her türlü kolaylığı göstermiştir.

Silah ve mühimmat dolusu TIR’lardan bazıları mahalli yetkililer tarafından yakalanınca, Ankara görevlerini yapan o insanlar üzerinde terör estirmiş, TIR’ları serbest bıraktırmış, bu konuda AKP çoğunluklu parlamentodan kanun bile çıkartmıştır. 

İSLAMCI-ÜLKÜCÜ SALDIRILAR

7 Ekim 2014 gecesindeki ve sonrasındaki eylemlerde kan dökülmesinin başlıca nedeni İslam Devleti’nin suç ortağı, Türk siyasetinin uşağı, Kürt Hizbullah’ının devamı Hüdapar’ın silahlı saldırısıdır.  Diyarbakır’da olayın silahlı çatışmaya dönüşmesinin ardından başka illerde de ülkücüler, kökten dinciler ve Akgençlik denilen güruhlar –Kürt olsun olmasın– göstericilere saldırmışlardır.

İstanbul Esenyurt, Gaziantep ve Adana saldırıları bunun örnekleridir.

Tabii ki, o yerel saldırılar merkezi niteliklidir, kabahatlisi AKP ve emrindeki devlettir. 

Bu tür geniş çaplı olaylara hırsızların, yağmacıların katılmasını önlemek zordur. Meydana gelen yağmacılıkları PKK veya HDP’nin üstüne yıkmak kara propaganda amacı taşımaktadır. Mesela kalabalık mitinglerde cep telefonunu, cüzdanını çaldıranların sayısı hayli fazla olur. O hırsızlardan, yankesicilerden mitingi düzenleyenler sorumlu tutulamaz. 

Örnek verelim, Esenyurt’ta gece tahrip edilen bir süpermarketin ertesi günkü görüntülerini tv ekranlarında izlemişsinizdir: Orta yaşlı kadınlar yanlarına çocuklarını, hatta torunlarını almışlar, marketten sağlam ürünleri ya da malları topluyorlardı. O tipler eylemci değildiler, siyasetle ilgileri de yoktu. Sadece günlük hayatta çok gördüğümüz fırsatçı ve bedavacı kişilerdi. [Mesela İstanbul Galatasaray’da reklam olsun diye iç fanilası dağıtıldığında, değeri 1 TL bile olmayan o fanilaları insanların nasıl birbirlerini iterek, kakarak kapıştıklarını, bir tane bile alamamış kişilerin beş taneyi kucağında kaçıran bir tipin elinden bir fanila kapmak için nasıl kavga ettiğini arada bir tv ekranlarında izleriz.]

Bu açgözlülüğün yoksullukla, muhtaçlıkla ilgisi yoktur; onlarınki sadece ve sadece bedavacılıktır. Ramazanlardaki açık iftar sofralarında saatlerce beklemek veya araçlardan dağıtılan sandviç ekmeği, iki zeytin, bir hurma tanesini almak için uzun uzun kuyruklarda usanmadan ayakta durmak ne muhtaçlıktan kaynaklanır, ne de dinsel bir ritüeldir, sırf beleşçilik güdüsünden ileri gelir.]   

Protestolardaki yağmacılıklar siyasi eylemcilere yorulamaz, ama yakmak, yıkmak, tahrip etmek gibi davranışlar siyasi aşırılıklardır ve asla tasvip edilemez. Fakat bu şiddeti de HDP’ye yüklemek de bir başka siyasi sahtekârlıktır.

Yakın yıllarda Paris banliyölerindeki isyanlarda, Hamburg’da göçmenlerin sokak hareketlerinde veya ABD’de polis şiddetine karşı zenci-beyaz protesto eylemlerinde olayların şiddete dönüştüğü oldu. Batı’nın politik dilinde “eylemin dejenere olması” denilen bu olgu sadece tepkisellikten ibaret kalan, somut siyasi hedefleri olmayan, herhangi bir örgütsel yönlendirmeden yoksun, spontane (kendiliğinden gelme) hareketlerdir.

Ama Kürdistan siyasi hareketi gibi hayli örgütlü, siyasi programlı bir hareketin siyasal otokontrol dışına çıkmaması, disiplinden uzaklaşmaması için kitle liderlerinin eylemleri mümkün mertebe disiplinde tutmaları gerekir.

Ne HDP’nin, ne de PKK veya KCK’nın “bankaları yakın, işyerlerini tahrip edin” diye bir talimatı olabilir. İşyerlerini tahrip etmek, İslamcıların veya ülkücülerin silahlı saldırılarına aynı dille yanıt vermekten farklıdır ve öyle yapılmasını hareketin siyasi örgütleri de reddetmektedir. Fakat önümüzdeki dönemde benzeri davranışların tekrarlanmaması, sokak gösterilerin sivil itaatsizlik sınırlarını aşmaması için insanlar bilinçlendirilmelidir.

PROVOKATÖR KİM

Medyada” provokasyon” lafı çokça tekrarlanıyor. Provokasyonu kim yapar? Eylemi dejenere ederek, onun mal olduğu siyasi hareketi halkın gözünden düşürmek, eylemi hedefinden saptırmak isteyen ajanlara provokatör denir. Nitekim 1960’lı yıllardan beri bu tür olayların duruşmalarında çeşitli sanıklar için mahkemeye “filanca şahıs bizim elemanımızdır” diye resmi yazı gönderildiğine (ve o kişilerin tahliyesinin sağlandığına) çok tanık olmuşuzdur.

İki örneği anımsatalım: 2011 Mart’ında hakkında dava açılmış A.S. isimli bir şahıs “terör örgütü üyesi olmak, 2009-2010 yıllarında terör örgütü tarafından düzenlenen eylemlere katılmak ve Molotof kokteyli atmak” suçlarından İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmaya başlanmıştı. Tutuklu sanık “terör eylemlerine devlet için katıldığını söyleyerek “2008’den beri MİT’e ve emniyete çalışıyorum” demiş, MİT de yazıyla onun sözlerini doğrulamış ve suçlu tahliye edilmişti. (Vatan, Damla Güler, 26 Ocak 2014). Demek ki PKK yaparsa suç olan bir eylemi, MİT yaparsa suç olmuyordu.

Gene İstanbul’daki bir başka otobüs yakma davasında failin MİT mensubu olduğu MİT’in yazılı ikrarıyla ortaya çıkmıştı. Olayda bir genç kızın öldüğünü de hatırlatalım.

Devletin gizli kuruluşlarının yaptığı eylemlerin aynısını devrimcilik adına yapmanın hiçbir akli izahı olamaz.

BİNGÖL SUİKASTİNİ KİM YAPTI?

Öte yandan olaylardaki karanlık nokta Çapakçur (Bingöl) Emniyet Müdürüne yapılan saldırıda iki polis şefinin hayatını yitirmesidir. Resmi ağızlar kaçan bir arabadaki dört kişinin öldürüldüğünü söylemiş, Davutoğlu “cezalandırıldılar” diye açıklama yapmıştır. KCK Merkezi ise saldırıyı kendilerinin yapmadığını, ortada karanlık bir tertip bulunduğunu, otomobildeki dört kişinin saldırıyla ilgilerini bulunmadığını belirtmiştir.

Olayla ilgili yayın yasağının konulması şüpheleri arttırmıştır. Çünkü THK’nın bir F-16 uçağının düşürülmesi, Reyhanlı’da 53 kişinin öldüğü patlama gibi olaylarda da yayın yasakları konulmuş, olayların üstü örtülmüştür.

Ayrıca Bingöl olayında hayatını kaybeden Em. Md. Yrd. Arif Şahin İstanbul’da görevliyken 17 Aralık 2013 sonrasında ”cemaatçi”, “paralelci” ilan edilerek şimdiki görev yerine sürgün edilmiş.

Kobanê ile dayanışma ve AKP politikalarını protesto amaçlı eylemleri gölgeleyen ve bilumum Türkçüye kara propaganda vesilesi veren tahrip hareketleri yüzünden oluşturulan sis perdesini sıyırıp olaylara çıplak gözle bakıldığında bazı önemli saptamalar ortaya çıkıyor:

- Bugüne değin Kuzey’in Kürtleri pek çok sivil itaatsizlikte bulundular. Hiç birisi bu kadar yaygın ve etkili olmadı.

- Eylemler kent ve kasaba merkezleriyle sınırlı değildi, sayısız köyde köylüler de harekete katıldılar.

- Kadın uyanışının yeni örneklerini gördük: Bu kez köy kadınları da aktiftiler, yollara çıkıp lastik yakarak, zılgıt çekerek eylemde yerlerini alıyorlardı.

- Kasaba ve kentlerdeki kadınlar düz damlı evlerin damlarına veya apartman balkonlarına çıkıp zılgıt çekiyorlar, aşağıdan geçen jandarma, polis araçlarına kap-kacak atıyorlardı.

Bu örnekleri anmamızın nedeni o denli politikleşmiş ve kararlılığını, eylemliğini böyle genişletmiş bir halk mağlup edilemez. Yeni baskı ve şiddet kanunlarıyla onlara daha çok acı çektirebilirsiniz, fakat kararlılıklarını kıramazsınız, tam tersine onları daha çok bilersiniz. Bir toma yerine on toma alırız, onlar dünyayı dar ederiz gibi tehditlere kimsenin aldırmadığını, sizden önceki yönetimler “IRA modeli, ETA modeli” gibi arayışlardan öğrenmediniz mi?  

 Yaşanılan öfke patlamasının bir nedeni Kobanê’de ölüm kalım mücadelesi veren Kürtlere karşı politikalarınıza tepkinin taşması idiyse, diğeri de iki buçuk senedir “çözüm süreci, çözüm süreci” diye oyalamanıza, kandırmacanıza  isyan etmekti, tahammül sınırının aşılması, sabrın taşmasıydı.

Halkın artık “bizimle dalga geçmeyin” demesiydi. Siz habire “yol haritası, yol haritası” deyip, o haritayı bir elma şekeri gibi gösterip, bir türlü açıklamadıkça, yol almadıkça, Kürt siyasi yöneticileri ilişkilerin türü nedeniyle sabredeceklerdi, ama dişini sıkan halk bir yerde patlayacaktı.

Öyle oldu.

Siz ne yaptınız? İslam Devleti yanlısı İslamcıları ve Türk-İslam sentezcilerini onların üzerine saldınız. Kan dökülmesine vesile oldunuz.

Kürt ve Kürdistan düşmanlığı hepinizin kanına, iliğine işlemiş. Genel Kurmay Başkanı PYD’yi terörist ilan ediyor, hükümet ve devlet sorumlusu olarak siz düzeltme yapmıyorsunuz.

Ama Beyaz Saray ona yanıt verircesine PYD’yi resmi muhatap aldığını açıklıyor. Bugünkü GK Başkanlarının selefleri Irak Kürdistan Özerk Yönetimini de tanımamışlardı, Başbakanları Bülent Ecevit’le birlikte özerk devleti “kırmızı çizgi” ilan etmişlerdi.

Ne oldu? Orası şu anda F.Almanya’dan sonra en fazla ihracat yaptığınız ve çokça yatırımla para kırdığınız ülke oldu.

Daha da önemlisi, yatırımların başını OYAK çekiyor. OYAK harflerinin açılımını yazalım: Ordu Yardımlaşma Kurumu. Yani ordunun ticari ve sınai şirketi. Emekli olan askeri personelin ikinci emeklilik ikramiyesinin çeşmesi.

Madem kırmızı çizginizdi, neden yatırım yaptınız?

Batı Kürdistan’a ve PYD’ye karşı takındığınız tavır ister istemez bize Güney Kürdistan kurulurken izlediğiniz hakaretamiz ve düşmanca tutumu hatırlattı.

Bu kafayla ne AKP, ne asker, ne CHP Kürt sorununu halledebilir. Abdullah Öcalan’ı bugün resmi müzakereci ilan etmeniz zaten yapmakta olduğunuz şeyin adını koymaktır. Ama zihniyetinizi behemehal hâkim ulus olmaktan çıkarmadıkça, evrensel normlardan, insanların ve ulusal-kültürel insan topluluklarının hak eşitliğinden çok uzakta kaldığınız müddetçe sizlere iyimser bakılamaz. Sizin birlik birlik dediğiniz, Türk hâkimiyetinden başka bir şey değil.

Ne yazık ki, insanlara, hem Kürtlere, hem de Türklere daha daha acı çektireceksiniz ve barışa yol vermemek için direteceksiniz. Şimdi yaptığınız 2015 Genel Seçimlerini atlatmak manevrasıdır. O seçimleri iki ay olsun öne almaktan medet umduğunuza göre endişelisiniz demektir.