İş katliamı

TOMA ambülanstan önce geldi.

Son günlerin olayı ne CHP Kurultayı, ne Tayyip Erdoğan’ın Cardiff’te yaptığı ikili görüşmelere ait beyanları idi. Devletin ve işverenlerin “iş kazası” dedikleri, emek savunucularının ise “iş cinayeti” olarak niteledikleri on inşaat işçisinin ölmesiydi, Soma’da söylediğimiz gibi cinayet toplu işlendiğine göre, “iş katliamı”ydı. Söz konusu olan insan hayatıydı. Kaybedilen on candı. Ama o insanların aileleri ve sevenleri dışında kayıplar can yakmadı. Ahmet Davutoğlu onları şehitlik mertebesine yükseltti, ruhlarına Fatiha okudu.

Ölenleri şehit ilan etmek politikacının işi değil, din adamının da değil. İnanışa göre Rûz-ı Mahşerde adalet dağıtılırken şehadet belli olacak, yani sıkı dindar geçinen Davutoğlu’nun inancı çürük, ölenleri şehit ilan ederken politika yapıyor. Güya ölenlerin ailelerini teselli ediyor ve varislerine dul ya da yetimlerin yararlandıklar imkânları sağlıyor. Kan parasıyla olayı kapatıyor.

O kadar.

15 Mayıs 2014’te İstanbul Tabip Odası “Bugünden sesleniyoruz; maalesef bu inşaatlarda 8-10 işçi kardeşimizi kaybedeceğiz" diye uyardığına, ama hiçbir çalışma güvenliği için önlem alınmadığına, iş güvenliği ve denetlenmesi bakımından bir dizi aldırmazlık yapıldığına ve olay sabahı asansör insansız olarak aynı arızayı gösterdiğine, asansör görevinin henüz beş gün önce işe alınmış, sertifikasız bir işçiye verildiğine göre, katliam teammüdendir.

SEKTÖREL VAKA = FITRATINDA VAR

İşveren Aziz Torun olayı “sektörel vaka” diye niteledi. İmam Hatip’ten arkadaşı olan ve iktidarında ona “Yürü ya Aziz!” diyen Tayyip Erdoğan Soma’da 301 kişi öldüğünde ölümler için “bu işin fıtratında var” demişti.

İşte insan hayatına verilen önem bu kadardır. İnsan yaşamı onların umurlarında değildir. Madenlerde, inşaatlarda çalışanların ölmeleri olağandır. Fıtrat meselesidir, sektöreldir. Türkiye’de iş kazalarının AB ortalamasının 8 katı üstünde olduğunu da kamuoyunda bilen yoktur.

Olayın sorumluluğunu kimse üstlenmedi. Torunlar şirketi asansör firmasını suçladı. Asansör firması “asansörler inşaat firmasının sorumluluğundadır, ehil olmayan asansör görevlisi kullanmışlar, bakımları yapmamışlar” dedi. Bakanlardan biri ise işverenleri suçlayarak kendi iktidarlarını temize çıkarmaya kalkıştı.

Tabii bu durumda bizlere de “topunuz birden…” diye başlayan cümlelerle konuşmak düştü.

Olay bir hafta içinde kapatıldı, belleksiz ve vurdumduymaz toplum da olayı şimdiden unuttu, gündeme yeni maddeler girdi. Davutoğlu Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu görevlendirdi. Kurulun başındaki şahıs ise Bilal Erdoğan’ın arkadaşı çıktı. Adli soruşturmaya gelince, mahkeme usulen dört kişiyi tutukladı.

Aynı inşaatta geçtiğimiz Nisan ayında19 yaşındaki Erdoğan Polat adlı montaj işçisi düşerek can vermişti. Olayı inceleyen müfettişin raporunda; sepeti yere çakılan monoray iskele sisteminin doğru kurulup kurulmadığını anlaşılması için gerekli güvenlik testlerinin yapılmadığı, bağlantı elemanlarının bir testten geçirilmediği, kullanımına ilişkin üzerinde bir talimatnamenin olmadığı, risk değerlendirmesinin uygulanmadığı belirlendi. Ayrıca işçi Polat’ın mesleki eğitiminin olmadığı ve emniyet kemerini bağlayacak dikey yaşama hattının bulunmadığı saptanmıştı. Ölümü getiren bu aldırmazlıklara; Çalışma Bakanlığı, –2014’ten itibaren inşaatlarda ‘durdurma’ cezasını kaldırdığı ve ‘mühlet verme’ uygulamasına geçtiği için– ‘Etkin’ adlı taşeron asansör şirketine 5600 TL, Torunlar adlı inşaat sahibine de 6720 TL para cezası kesildi.

Dış cephe işinde kullanılacak çalışma sepeti kurulmaya çalışılırken, sepet bağlı olduğu yerden kopmuş, genç işçi de sepetle beraber 15. kattan düşerek ölmüştü. Polat’ın ‘Etkin Hareketli Platform İmalat’ adlı taşeron şirketin çalışanı olduğu anlaşılmıştı.

İnsan hayatına mal olan vurdumduymazlığın cezası yukarıda yazdığımız kadardı.

Bu iki olay Tayyip Erdoğan rejimin inşaat çılgınlığının boyutunu gösteriyor. İnşaatı durdurma cezasını kaldırmak demek, müteahhit firmaya “sen istediğini yap, bir an önce inşaatı bitir” demektir.

Yüksek bina manyaklığıyla ve AVM histerisiyle kendinden geçmiş siyasi iktidar için işçi ölümlerin önemi yoktur. İnşaat bir an önce ve mümkün olan asgari maliyetle bitsin, bu kadarı yeter.

Alt tarafı bir fatiha okursun. 40. günde bir de mevlid parlatırsın. Sonrası bakara-makara-kukara.

SENDİKASIZ YENİ TÜRKİYE

Bu iş katliamlarının bir başka suçlusu da işveren ve devlet işbirlikçisi rezil sendikacılıktır.12 Eylül faşizminden başlayarak baskıyla, hileyle, korkutmayla işçi yanlısı sendikacılık tasfiye edilmiş satılık sendikalara mahkûm edilerek sahipsiz ve sendikasız bırakılmıştır. Tuzla tersanelerinde yaşananlar aklımızdan çıkmadı. Soma faciası vuku bulduğunda satılmış sendika yöneticilerinin nasıl işveren ağzıyla konuştuklarını nefretle gördük.

Bu olayda ise1500 işçinin hiç sendikası yok. Sarı dahi olsa, sendikaya yazılan işçiler kapının önüne konuldukları için sendika olmamış. Yerin dört kat altında penceresiz beton duvarlar arasında sıkışık ranzalarda ya da yer yataklarında yatıyorlar. Tayyip Erdoğan rejiminin işçileri nelere mahkûm ettiği, ne menem halk babası olduğu o odaların perişan görüntülerinden belli.

1500 kişinin çalıştığı işyerinde on işçi ölmüş, olay mahalline gazeteciler haber için hücum etmişe, konuşan tek bir sendikacı ya da işyeri temsilcisi yok.

Havsalanız alıyor mu? Tabi alıyor, işte AKP ve onun yalaka medyacılarının Yeni Türkiye’si budur. Yeni-liberalizmi en vahşi biçimde uygulayan Türk rejiminin tıyneti böyledir.

“Rejimin vahşeti” sözünü abartma saymayın. Olayın vuku bulduğunu haber alan mülki amirler oraya ambülanslardan önce TOMA’ları ve gazcı polisleri göndermişlerdir.

Sadece bu haber ve görüntüleri rejimin tıynetini gözler önüne serer.

“YAŞASIN ÖLÜM”

İstanbul kentinin başındaki devlet yetkilisi, H. Avni Mutlu "Ölüm, yuvaya dönüş gibi. Yerin, göğün ve ruhun derinliklerine cesurca bakabilene ve sevgiyle yaşayabilene neden korku versin. Seviyorum seni ölüm" diyen bir ölüm güzellemesi yaptı.

Vali Bey neden böyle bir mesaj yazdığı yönündeki soru üzerine, insanların genelde doğumlarda büyük bir sevinç yaşadığını, hayatın en önemli gerçeklerinden biri olan ölümde de büyük üzüntü duyduğunu anımsatarak, şunları söyledi:

"Elbette ki üzüntü olacak, ayrılık üzüntüyü getirir. Ama derin üzüntü içinde yaşayan insanlar var. Genel olarak insanlar ölüm gerçeğinden de biraz korkuyorlar. Halbuki onun yeni bir hayat, ebedi bir hayat olduğunu hiçbir zaman unutmamak lazım. Aslında gerçek hayata geçişin önemini kavrayıp ona göre yaşamak, çok değerli diye düşünüyorum. Aslında hiçbir zaman korkulmaması gereken şeyin ölüm olduğunu özellikle vurgulamak istedim. Dolayısıyla hayatınızı yaşarken ölüm korkusu içinde değil, ölümü severek, bekleyerek yaşama içinde olmanız gerekir diye düşünüyorum. Ölüm korkulacak bir şey değil, ölüm bir düğün.

Ama farkına varabilenler için. Şayet siz bir düğüne hazırlık yapıyorsanız, yeniden bir hayata mutlu bir şekilde başlamayı düşünüyorsanız, ölüm hiç de korkulacak bir şey değildir. Buradan paylaşmak istediğimiz şey, o korkuyu yaşamak durumunda olanlara... Hiç de korkulacak bir şey yok. Aslında hayatınızı cesaretle, severek mutlu bir şekilde yaşayın. Ama gerçeğin farkına vararak, bilerek yaşayın. Ölümün bir son olmadığını, ebedi hayata, gerçek yaratıcıya, gerçeğe dönüş olduğunu bilerek yaşayın. Dolayısıyla ölümünüzden korkmayın, sizi karşılayacak olan ölümden korkmayın. Sizi karşılayacak ölüme, sevinçle gidebilecek bir hayat sürün."

***

Teşekkür ederiz, bizi ihya ettiniz. Ama bizim de cevabımız var. Faşizmden söz ederken zaman zaman hatırlarız: İspanya İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçilerin sloganı “Arriba Espana” iken, Falanjistler “Viva la muerte” (Yaşasın Ölüm) diye haykırırlardı.

Yaşaması gereken insan değil, ölümdü. Ve diyalektiğin bu kadarı da ancak faşistlere yakışırdı.