Erkek kültü

Kültürel öğeler, ulus, etni, dil, din, sınıf, zümre, hatta meslek grubu veya aynı ülkenin aynı milliyetinin şu veya bu bölgesi gibi toplumsal gruptan gruba değişiklikler gösterebilir. O sosyal grupların kültürlerinde çeşitli ortak yanlar bulunabilir, ama gene de ayrı toplulukların kültürleri şu veya bu ölçüde farklılıklar gösterir.

Ama bütün coğrafyalarda, bütün ulusları, dinleri, dilleri sosyal sınıfları, bilcümle toplumsal zümreleri... İstisnasız onların hepsini kapsayan en küresel, en evrensel bir kültür vardır: Erkek Kültü.

Erkeğin hâkimiyetindeki bu kült, insanlığın sınıflı topluma geçtiği, tarihin başladığı çağdan beri bin yıllardır süregelmektedir. O egemenliğin kendiliğinden-toplumsal bir evrim içinde kalkacağına dair toplumsal veriler de mevcut değildir. 6,5 milyar insanın yaşadığı yeryüzünün neresinde olursa olsun, sosyal organizasyon erkeğin hâkimiyetine göre şekillenmiştir.

a) Toplumsal örgütlenmenin temelini oluşturan sosyal işbölümü (çalışma yaşamı ve aile),
b) Toplumların siyasi ve hukuki örgütlenmesi (devlet),
c) Toplumsal kültür (zihniyet, değerler, genel kabuller) erkeğin üstünlüğünü sürdürmesine hizmet eder.

Antik uygarlıklardan önce yaşamış olan toplulukların sosyal yaşamlarına dair bulguların en çarpıcısı özel mülkiyetin bulunmaması idiyse, belki ondan da çarpıcı olanı kadın-erkek ilişkileri, ya da daha yalın ifadesiyle kadın üzerineydi.

Çünkü uygarlık o prehistorik verileri ortaya çıkarıncaya değin insanların taşıyageldikleri toplumsal şartlanmalardan birisi de erkeğin toplumdaki, dolayısıyla toplumsal kurumlardaki, o kurumlardan ailedeki üstünlüğü idi. Çünkü binlerce yıldır erkeğin kadına üstünlüğüne ve bunun bir doğa olayı olduğuna inanılmıştı. (Gerçi, dünya nüfusunun büyük çoğunluğu hâlâ da öyle inanmaktadır, ama bilim o kanaati bir yanılsama olarak görmekte, erkeğin hâkimiyetinin doğasal değil, toplumsal olduğunu söylemektedir.)

Hangi sosyal katmanda olursa olsun, toplumsal yaşamdaki, evdeki (ailedeki), işteki, siyasi ve gayrı siyasi örgütlenmelerdeki yeri onu hep ikinci cins olarak tutmakta, herkes bu durum ezelden beri böyleydi sanmaktadır.

Bu kanı erkeğin işine geldiği, cins ayrımcılığı onun tahakkümüne hizmet ettiği için, itiraz tabii ki erkekten gelmez.

Peki, kadın niçin boyun eğiyor, hatta kadınların çoğu erkeğin üstünlüğü fikrini bir giysi gibi giyiyor? Kadının farklı düşünmesi mümkündür, ama erkeğin egemenliği, kadının düşünmesiyle ve mücadele etmesiyle bitmiyor, o egemenliği var eden nesnel koşulların değiştirilmesi, erkeğin egemenlik mekanizmalarının parçalanması, tahakküm araçlarının elinden alınması gerekiyor. Bu da ancak köklü toplumsal dönüşümlerle mümkündür.

Sosyal sınıf egemenliğinin sona ermesinin erkeğin egemenliğini bitireceği yolundaki kanılar pratikte gerçekleşmemiş, o toplumların deneylerinde de erkek hâkimiyeti sadece siyasette değil, toplumun değişik alanlarında sürmüştür.

Sosyal yaşamda kadın, özellikle o toplumların geleneksel yapıları göz önüne alındığında, büyük sıçramalar yapmış, toplumda azımsanmayacak statüler kazanmış, özellikle bilim, sanat, spor gibi akıl, hüner, beceri, büyük yetenek gerektiren alanlarda dünya çapında başarıya ulaşmışsa da, siyasal ve yönetsel mekanizmalarda –kadın kuruluşları hariç– bütün örgüt ve kurumlarda erkeğin baskınlığı olanca ağırlığıyla sürmüştür. İktidar kavramını hem siyasi iktidar, hem de her türlü kurumdaki yönetsel hiyerarşi diye alırsak, kadın o iktidarlar içinde bulunmamaktadır.

Kadının ezilmesi, ataerkilliğin iyice şekillendiği toplum türlerinin ilki olan köleci toplumda da, sonraki çağlarda da vardı. Kapitalizm kol emeğiyle çalışacak kadını erkekten daha ucuz işgücü olarak fabrikaya soktu. Fakat orta katmandan kadınlar evlerinde kaldılar, hizmet sektörü gelişme gösterene kadar beklediler.

“Sanayi Devrimi” denilen endüstrileşme evresinde işçiler üzerinde ağır sömürünün payı büyüktü, kadın ve çocuk işçiler üzerindeki yük ise yetişkin erkeklerinkinden çok daha fazlaydı. Bugün bile, “eşit işe eşit ücret” talebi önemini koruduğuna göre, sanayide de, hizmet sektöründe de cins ayırımcılığı sürüyor demektir.

Demektir ne kelime, Meryl Streep gibi dünyanın önde gelen bir aktristi, erkek oyunculara kadınlardan çok daha yüksek ücretler ödendiğini, bunun Hollywood'da yerleşik bir uygulama olduğunu söylemedi mi? Beyaz ve güzel kadın imgesinin olmazsa olmaz bir gereklilik sayıldığı, sayısız kadın oyuncuyu yıldız yapan ve kadın toplumundan çok, erkek değerlerine hitabeden sinema endüstrisinde bile, kadın oyuncu erkekten çok az para alıyorsa, başka sektörlerdeki farkı tahmin etmek zor değil. Öte yandan, sorun sadece eşit işe eşitsiz ücret de değil, eşitsiz ücrete razı da olsa, çeşitli sektörlerde kadının iş bulabilme şansı erkeklerden daha düşük. Kadının durumunun ABD'ye göre daha iyi olduğu AB ülkelerinde çalışan kadın oranı (toplam kadın nüfusu içinde) % 52 iken, çalışan erkek oranı % 81'i buluyor.

Dikkat ediniz, iş fırsatı ve ücret eşitliği konusunda bu söylediklerimiz Türkiye'ye veya Üçüncü Dünya'ya değil, gelişmiş ülkelere dair.

Avrupa'da burjuvazinin başlangıçtaki mücadelesi feodaliteye karşıydı. Köylüyü topraktan kurtarıp, serbest (endüstriyel) işgücü elde etmek için önce onu feodalin boyunduruğundan özgürleştirmek gerekiyordu. Aydınlanmacıların insan ve yurttaş haklarının savunmasının yükselen burjuvazi açısından önemi buydu.

Ne var ki, “insan hakları” terimi ortaya atıldığında, sözcük dilde “insan hakları=erkek hakları” demek oluyordu. Latincede “insan” anlamına gelen "homo" sözcüğü aynı zamanda “erkek” demekti, homme, uomo, hombre her üç Latin dilinde de hem insan, hem de erkek'tir.

İnsan sözcüğünün sıfat hali olan human veya humaine ile insancıl, insansever, insancıllık, insanlık anlamına gelen sözcükler de aynı şekilde homme'dan türeyerek (humaniste, humanisme, humanité) Fransızcadan başka dillere de girmişlerdir.

Söylediklerimiz Yunanca'daki “antropos, andras” için de geçerli: Antropoloji (insanbilim), philantrope (insansever), misantrope (insan düşmanı) gibi.

Konuşulan dil toplumsaldır, biyoloji ise doğadan gelir, orada antropos = insan değil, “erkek” demektir, örneğin Tıpta ya da Farmakoloji'de “androloji, androjen, andropoz, androsteron” gibi terimler sadece erkek için kullanılır.

İngilizce'de “man” aynı şekilde hem erkek, hem insan anlamına gelir. İnsanlık, ya “mankind” dır, veya “humanity” her ikisi de erkekten türemiştir. İngilizce'nin kökenindeki dillerden Almanca'da insan ve erkek biraz farklılaşır, erkek “Mann” iken, insan “Mensch”dir.

Buna rağmen, Almanya sözcüğünün kendisi ataerkildir: “Alman” veya “Almanya” kelimeleri, Germen kabileleri gevşek bir siyasi yapıda birleştirilirken ortaya çıkmış ve topluluğa “bütün insanların birliği, hepimizin birliği” anlamında “Alle Maenner” (Bütün Erkekler) denilmiştir. Fakat bugün, II. ligde oynayan –bir ara Mustafa Denizli'nin çalıştırdığı– “Allemania Aachen” takımı dışında, Almanya, Alman, Almanca sözcüklerine sözlüklerde bile rastlayamazsınız. Dünyada Almanya'yı genellikle Latince “German” kökünden gelen kelimeler temsil eder. Bizde Osmanlılar Nemçe derlermiş, sonradan Fransızca'dan Almanya (Allemagne) dilimize girmiş, Latince'nin ilk varisi İtalyanca'da bile Almanya ve Alman denilmez, “Töton”dan türemiş “Tedesce” veya “Tedesco” kullanılıyor.

Arapçada ise “insan” ve “erkek” tamamen ayrıdır, insan ins'tir, hem erkek, hem de erkeklik organı anlamına gelen kelime zekr veya zeker'dir. Şu halde, Türkçe'deki “insan” ve “erkek” sözcükleri Arapça kökenlidirler. Çocukluğumuzda dinlediğimiz masallardaki “in misin, cin misin?” sorusu da öyle.

[Yeri gelmişken hatırlatalım: Arapları aşağılayan Türklerin dilinde “Ne Şam'ın şekeri, ne Arabın yüzü” diye ırkçı bir tekerleme var. Bu çirkin sözün ilk bölümü 1998 Ekim ayında askeri ve resmi ağızlardan “Suriye'nin bir ucundan girip, öte ucundan çıkarız” denildiği günlerde büyük bir İstanbul gazetesine iri puntolarla manşet olmuştu. Oysa tekerlemenin aslı “Ne Şam'ın şekeri, ne Arabın zekeri”dir. O cümlenin doğrusunu bilmeyenler bilsinler de, utanıp hiç kullanmasınlar.]

Buna karşılık, insan için her iki dildeki “ben-i âdem” (insanoğlu) erkek kültünden gelmedir, insan hem Âdem, hem de onun oğlu olarak mükerreren (çift kat) erkektir.

Dolayısıyla, terimi ilk ortaya atan Fransızların dilindeki “droits de l'homme” sözü insan hakları için kullanılmış olsa da, siz onu “erkek hakları” gibi okusaydınız yanlış yapmış olmazdınız.

Çünkü ilk ortaya çıktıklarında o haklar erkekler içindi. Kadının, genel oy hakkı başta olmak üzere insan hakları yoktu veya bir serf olarak topraktan (ve derebeyinden) özgürleşecekse, o özgürleşme kocasına, babasına bağlıydı.

Bu nedenle, Fransız Devriminin ilk günlerinde (26 Ağustos 1789) yayınlanan "İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”ne mukabil, Olympe de Gouges 1791'de “La Déclaration de droits de la femme et de la citoyenne” (Kadınların ve Kadın-Yurttaşların Hakları Bildirgesi) dediği bir metin yayınlayacaktı. İnsan haklarına ilaveten kadın hakları kavramının gündeme gelmesi acı bir ironiydi, insan haklarının kadın haklarını içermemesi ister istemez kadının, erkek yanında ikincil insan sayıldığı anlamına geliyordu. O gün de, bugün de, “insan hakları” ile “kadın hakları” özdeş değildir.

Nitekim Birleşmiş Milletler önce “Siyasal Kadın Hakları Sözleşmesi”ni getirmiş (1952), o da yetmemiş, kadın karşıtı ayırımcılığa karşı bir sözleşme “Kadına Karşı Ayırımcığın Önlenmesi Sözleşmesi” (CEDAW) 1977 Dünya Kadınlar Yılında gündeme gelmiş, 1981'de onaylanmıştır. Belge Birleşmiş Milletler'in insan haklarına ilişkin sekiz sözleşmesinden biridir.

Aşağıdaki mitolojik dinsel ve toplumsal değinmeler, 1984-2014 yılları arasındaki yazılarımdan ve bazı toplantılarda sunduğum tebliğlerden yararlanılarak özetlendi.

İbranilerde kadın düşmanlığı

Yusuf ile Kardeşleri (ya da o oniki kardeşin babaları olan Yakub) öyle bir soydan geliyorlardı ki, bu kavim tarihte kadınları en acımasızca ezen, aşağılayan ve ataerkil öncesi toplumdan arta kalmış kadın lehine son kalıntıları da silip süpürmüş, kazıyıp yok etmiş bir kavimdi.

Tevrat'ta yer aldığı için İncil ve Kur'an'da da geçen efsanelerin baş kahramanı İbrahim (Abraham), İbrani topluluğunun ataerkil sembolüdür. Torunu Yakub ise, kavminin yalnızca güçlü bir lideri değildi. Eski Ahit'e göre, Yakub dişi bir melekle dövüşe tutuşup, onu yendikten sonra, kavmi kendisine “İsrael” lâkabını takmış ve zamanla o kavim Yakub'un adıyla anılarak İsrail Kavmi olmuş, Kur'an'da Ben-i İsrail (İsrail Oğulları) diye anılmış. O topluluğa ilk olarak ismini veren Hebres'ten başlayarak erkek soyundan devam eden, İbrahim'den ve İshak'tan (İzaak) geçerek Yakub'a ulaşan, Yakub'dan sonra İsrail adıyla ve Yakub'un oğullarıyla devam eden yönetim, hükümdarlığın babadan oğula geçtiği bir hanedandı. Her ne kadar, daha sonra Levi soyundan Musa (Moiz) yol gösterici ve Yahudi dininin kurucusu olarak çıktıysa da, onun ölümünü izleyen geçiş döneminin ardından krallık ilan edildi. Davut (David), Süleyman (Solomon, Salomon veya Salomo)... şeklinde babadan oğula geçen yeni hanedan oluştu.

Ön Asya'da İsrail kavmi yaşarken, komşu topluluklar da ataerkil toplumlardı, ama yörede ve bilindiği kadarıyla dünyanın diğer antik toplulukları nda hiç bir ataerkillik, kadını İbraniler kadar aşağılamamıştı, benzer erkek egemen ilişkiler içindeki komşu ülkelerde anaerkilliğin kalıntıları belli ölçülerde devam ederken, İsrail kavminde kadının statüsü ötekilerinkinden daha kötüydü. Kadının ve doğurduğu kız çocuklarının miras hakkı yoktu. Esasen, kız çocuklarının doğmaları bile istenmezdi.

Büyüdüklerinde babaları tarafından satılırlardı. Genç kızların veya evli kadınların ettikleri yeminler, verdikleri sözler, yaptıkları akitler babaları veya kocaları tarafından onaylandığı takdirde geçerli sayılırdı.

İbranilerden doğan ilk tek tanrılı dinlerden Yahudiliğin kadınlara böyle baktığını, Tevrat'taki toplum yasalarını ayrıntılarıyla inceleyen arkeolog rahip Roland de Vaux “Antik İsrail” adlı kitabında sergiliyor (Roland de Vaux, “The Antic Israel”, Danton, Longman,Todd, Londra, 1965.)

Aynı yasalara göre kadının boşanma hakkı yokken, erkek istediği anda kadını boşayabilirdi. Kocanın boşadığı kadın ailenin paraları, eşyaları ve gayrimenkulleri üzerinde hiç bir hak iddia edemezdi. Koca, günün birinde karısına “..Senin gözlerinde temiz olmayan bir şeyler görüyorum” diyerek, bir kâğıt imzalayıp onu boşayabilirdi. (Eski Ahit, V. Kitap.)

Bekâretini kaybeden kadın taşlanarak (recm'edilerek) veya yakılarak idam edilirdi. Kendisine tecavüz edilmişse, o erkekle evlenmek zorundaydı. Tecavüze uğrayan kadın evliyse, iradesi dışında meydana gelmiş bu olaydan dolayı da olsa, taşlanarak öldürülürdü. Bu konudaki ilgi çekici bulgulardan birisi arkeolog Ussishkin'in ”Silvan'daki Nekropolis” adlı kitabında yer alıyor. Arkeolog, 1970'te İsrail'de, karı-kocaya ait antik bir mezarda, erkeğin yüksek bir set üzerinde uzatıldığını, kadının iskeletinin ise aşağıda yattığını görmüş. “Kadın aşağılanmışlıktan, öldükten sonra bile kurtulamıyor” diyor yazar.

İsrail ve Yuda krallıklarında kadın hükümdarlar da olmuştu. Bunlardan birisi, İsrail topluluğu dışından getirilerek Yahudileştirilmiş bir Ermeni prensesinin soyundan geliyordu.

Kraliçeliğe kadar yükselen pagan inançlı kadın hükümdar, yeterince Yahudileşmediğinden olsa gerek, bölgedeki anasoyluk döneminin en büyük Ana Tanrıçası olan Astarte'nin (Aşerah) heykelini yaptırdığı için, putperest ilan edilerek tahttan indirildi ve Kutsal Kitabın daha sonraki versiyonlarında bu olaya yer verildi.

Diğer bir kraliçe, tahtı kocasıyla paylaşan Jezabel'di, tahta tek başına sahip olmak istiyor iddiasıyla pagan diye suçlanıp öldürüldü, cesedi köpeklere atıldı. Kraliçenin katili ondan yana sandığı herkesi öldürttü ve krallığını ilân etti. Jezabel'in ölümden kurtulan kızı, güneydeki diğer Yahudi krallığına (Yuda'ya) kaçtı ve iki krallığın arasının açık olması nedeniyle orada kısa bir süre kraliçelik yaptı. [Günümüzün Hıristiyan din kitaplarına baktım, Jezabel “peygamberleri katleden zalim bir kraliçe” imiş, hükmetmeyi temsil ediyormuş.]

Saba Melikesi: İsrail Krallığı döneminde, güney Arabistan'daki kabileleri (Eski Ahit, Yaratılış Kitabı, 10/28 ve Kralların Kitabı) yöneten Saba Melikesi Belkıs vardı (Belkıs veya “Bilikıs” melikenin Kur'anda geçen adıdır. )

Efsane, Süleyman'ın zamanından söz ettiğine göre, M.Ö. 10. yy.a, takriben 950'lere tekabül eder). Bugün Yemen dediğimiz topraklardaki toplulukları inceleyen Landes, bu kabilelerde kadının üstün konumunun onların henüz göçebelik evresinde olmalarına uygun düştüğünü söylüyor.

Gelgelelim, Yahudi mitolojisi Belkıs'ı rahat bırakmamış, Bedevi Melikesini Yemen çöllerinden getirerek servet avcısı fallokrat Kral Süleyman'ın yatağına sokmuş, erkeğin üstünlüğünü ona kabul ettirmiştir, zira Kutsal Kitaba göre Saba altın ticaretiyle ve zenginliğiyle ün kazanmış bir ülkeymiş. (Yesaya Kitabı 60/6, Yeremya 6/20, Ezekiyal 27/22).

Landes'in araştırmaları ise kabilelerin henüz ticaretten uzak bir evrede yaşadığı şeklinde. Bununla birlikte, o adlı bir kraliçenin yaşadığı kesin değil. Çünkü, M.Ö. 1. yy. ile M.S. 6. yy. arasındaki antik metinlerde Saba Krallığı çokça geçmekte, fakat kraliçeden söz edilmemektedir. Efsanede güzel ve akıllı bir kadın olarak anılan Belkıs Yahudi-Hristiyan kültüründeki kadın düşmanlığının etkisiyle sonradan cadı ve büyücüye dönüştürülmüş (Zeitschrift P.M., 5/2004, Münich, sf. 56.) Belkıs efsanesi Afrika'ya da geçmiş, çünkü Saba'lı tâcirler oralara mallarını ve kültürlerini götürmüşlerdir. Melike orada saygın bir imaja sahiptir, Ethiopya'da ise kutsal bir kadındır. Örneğin, Ethiopya'nın son imparatoru Haile Selasiye tahtını Belkıs'tan başlatmış ve kendisini Belkıs'ın 225. halefi ilân etmişti. Daha da ilginci, siyah melike Belkıs son on yıllar içinde ABD'deki Afrikalı-Amerikalı özgürlük hareketinde bir ikon haline gelmiştir. [Hollywood ise bir çok kez yaptığı gibi sıradanlaşmış, Belkıs rolünü göğüsleri açıkta, bacakları ortada erotik bir Gina Lollobrigida'ya oynatarak maçoların hoşuna gidecek değersiz bir film yapmıştır. (1954.)]

Arkeolog Nicholas Clapp, “Die Königin von Saba” adlı kitabında Belkıs'la ilgili tarihsel verileri inceliyor, bir araya getiriyor (Rütteln und Loening, 2004.)

Sarah, Ester, Judit: Bununla birlikte, İbrani mitolojisinde bir çeşit “azize”lik mertebesine ulaşmış az sayıda kadın da vardır. (Tabi, “azize” sadece Hıristiyanlar için geçerli bir sözcüktür, Yahudi dininde rahibelik ve azizelik yoktur. Burada sözcüğü benzetme yapmak için “saygın dindar kadın” anlamında kullandım.) İbrani anlatılarında saygıyla anılan kadınlardan birisi İbrahim'in zevcesi Sarah'dır (İslamiyette “Sara Hatun” diye anılır). Sarah üç dinde de “güzelliği dillere destan” diye geçen, manevi saygınlık sahibi bir kadındır, ama İbrahim'le birlikte Firavun'a sığındıklarında kocasının ona “Zevcem olduğ unu kimseye söyleme, kız kardeşimmiş gibi yap” demesine (Eski Ahit, Yaratılış Kitabı, Bab 12) bugün bazı feminist yazarlar dikkat çekerler.

Gene Perslere karşı kavmini katliamdan kurtarmak için, Pers kralı Ahasveros (veya Assuerus, Xerxes) ile evlendiğine inanılan Ester başka saygın kadındır. Eski Ahid'in “Ester Kitabı” nın baş kişisine atfedilen kişilik ve olay tarihsel değildir ve hikayenin M.Ö. 3. ya da 2. yy.da çıktığı sanılmaktadır. Racine soylu bir Fransız hanımın siparişiyle yazdığı “Esthère” adlı oyunda, onu İran'da hayırsever bir hükümdar eşi olarak çok iyilikler yapan, yoksullara, düşkünlere yardım eden, halk tarafından çok sevilen –Hıristiyanlıktaki azize imgesine uygun– bir profillle anlatır.

Diğer bir saygın kadın Yahudilerin Babillilerle yaptığı savaşta, muharebe meydanında düşman (hükümdarı Nabukadonozor'un) komutanı Holofernes'in çadırına girerek kafasını kestiğine inanılan Judit'tir. Eski Ahit'in “Judit Kitabı” ilahiyatta inanılırlığı bulunmadığı (apokrifa olmadığı) gibi, tarihle de her hangi bir ilgisi yoktur.

Samson ve Dalilah: Fakat Yahudi mitolojisinde bir de Dalilah (veya Delilah, Dalila)) vardır. Eski Ahit'in “Yargıçlar Kitabı”nda anlatılan (16. Bab, 4. - 21. ayetler) bu efsaneyi, kadına ihanet rolünü biçtiği ve erkeğin kadına âşık olmasının ona bela getirdiğini söylediği için (ayrıca, İsrail-Filistin kavgasının ne denli eskiye dayandığını da gösterdiğinden) buraya aktarmak istiyorum.

Yahudi inanışına göre, tanrı İbrani kavminin atası İbrahim'e o sırada Kanaan (veya Kenani) ülkesi denilen toprakları vaadetmişti. Abraham'ın torunu Yakub'un –yukarıda da geçtiği gibi– oniki oğluyla birlikte İsrailoğulları adını alan kavim, Filistinlilerle aynı topraklarda yaşıyorlar ve aralarında bitmez tükenmez savaşlar sürüp gidiyordu. Filistinliler sahte tanrılara inanıyorlardı, onların baş tanrısı Dagon'du ve onun adına büyük bir mabed yaptırmışlardı. İsrailliler içinse, tanrı tekti, İsrailoğulları onların hiç birisinin tanrı olmadığını öğrenmişler, tek ve gerçek Tanrı'ya ermişlerdi.

Her iki taraf da birbirine kesin üstünlük kuramıyordu. İsrailoğulları Tanrıya itaatten uzaklaşıp, günah işlemeye başlayınca, Filistinlilere yeniliyorlar, sonra Tanrıya yakarıp tövbe istiğfar ediyorlar, doğru yola geliyorlardı. Bu döneme girince, Filistinlileri yeniyorlar ve kovuyorlardı. Sonra tekrar gevşeyince, felaket başlarına geliyor, Filistinliler gelip topraklarını alıyorlardı.

Derken, Tanrı Musa'yı peygamber olarak gönderdi, o da kavmine yol gösterdi, onları derledi, topladı. Musa sonrasında krallığa kadar bir geçiş dönemi yaşandı (M.Ö. 1200-1000.) Bu dönemde yönetici yargıçlar söz sahibi oldular. Samson bir yönetici yargıçtı.

Anne ve babasının uzun yıllar çocuğu olmamıştı, Tanrıya çok yakardıktan sonra, elçi olarak gelen bir melek bir oğulları olacağını ve kendisini Tanrıya adayacağını, büyük hizmetlerde bulunacağını müjdeler. Samson (veya Simson) böyle doğar.

Tanrının Samson'a bazı şartları vardır: 1- saçlarını hiç kestirmeyecekti, çünkü o saçlar vasıtasıyla insanüstü bir fizik güce sahip olacaktı, 2- üzüm yemeyecekti, 3- ağzına bir damla olsun şarap koymayacaktı.

Samson kavmine büyük hizmetler yapar, Filistinlilere çok zarar verir, hatta bir defasında bir eşeğin çene kemiğiyle bin Filistinliyi öldürür. Sonra yargıç olur ve 20 yıl yargıçlık yapar. Derken Dalilah adlı şuh bir kadına âşık olur. Ondan sonra yoldan çıkar, yeminlerini tutmaz, şarap içer, üzüm yer, bütün gecelerini Dalilah'nın evinde geçirir.

Samson'un tutkusunu öğrenen Filistinliler Dalilah'ya para vaadederek, gücünün sırrını öğrenmesini isterler. Uzun ısrarlar sonucunda genç kadın gizin saçlarda olduğunu Samson'a söyletir, onu gece ilaçla uyutarak saçlarını keser. [Rubens ünlü tablosunda bu sahneyi resimlemiştir: Arkada, kapıda bekleyen Filistinliler, mumla ışık tutan yaşlıca bir kadın ve başı kucağında uyuyan Samson'un saçlarını kesen Dalilah.]

Filistinliler Samson'u alıp götürürler, gözlerine mil çekerler. Gündüz olunca, Dagon'un tapınağına topladıkları üç bin kadar Filistinliye teşhir ederler. Samson kalabalığın alay ve hakaretlerine uğrarken, Tanrıya gücünü geri vermesi için yakarır, isteği kabul olur. Kollarıyla sütunları yerinden oynatınca, dev taşların birbiri ardı sıra düşmeleriyle tapınağı Filistinlilerin başına yıkılır, bu arada kendisi de ölür, ama bütün hayatı boyunca yaptığı hizmetlerden daha büyük bir yararlık göstermiş, Filistinlilerin ileri gelenlerini, seçkinlerini, askerlerini öldürmüştür. Ondan ataları İbrahim'e vaadettiği toprakların sahibi olurlar.

[Aradan 3000-3500 yıl geçti, iki kavim arasındaki savaş hâlâ eskisi kadar şiddetle devam ediyor. Niçin? Çünkü, Tanrı o toprakları İsrailoğ ullarına vaat etmişmiş. Filistinli-İsrailli çatı şması, adeta Havva ile Adem'in oğulları “Habil ile Kabil” efsanesinin ezelden beridir süre gelen cisimlenişi gibidir.]

Görüldüğü gibi, Dalilah burada ihanet ve desisenin simgesidir, olumsuzluk Troya efsanesindeki gibi kadındadır. Zaten, zavallı erkeğin başına ne gelirse kadın yüzünden gelmektedir. Kadına yüz vermemek, âşık olmamak, önemsememek gerekir.

Tevrat'ın bu önemli efsanesini Camille Saint-Saens operalaştırmış, Rembrandte kara kalemle, Rubens (1610) ve van Dycke (1620) yağlı boyayla resimleştirmiştir. Sinemada Cecile B. DeMillle Samson and Delilah için Hedy Lamarr ve Victor Mature'ı oynatırken (1949), Alman Nic Roeg'ün yeniden yapımı olan iki bölümlük TV filminde (1996) Dalilah'yı Liz Hurley yorumladı.]

Ataerkil toplumlara geçildikten sonra anaerkil kalıntıların veya geleneklerin silinmesi, kadı nın aşağılanması elbette ki yalnızca İbranilere özgü değil. Söz konusu geçiş, bir çok toplumda nisbeten yumuşak ve barışçı şekilde olmuşsa da, gene de hayli kan dökülmüştür.

Ama tarihte bilinen en şiddetli anaerkillik karşıtı uygulamalar İbranilere ait. Ayrıca, Tevrat pagan döneminden kalmış her türlü tapınağın, putun, o ibadetlere yarayan her şeyin (dağ başında kutsal bellenmiş ağaçlara varıncaya değin) yok edilmesini sert ve kesin bir dille buyurmuştur.

Bu nedenle, hem tek tanrılı din öncesindeki bütün kutsal binalar ve bu arada tanrıça mabetleri, heykelleri, tasvirleri Yahudi coğrafyasında yok edildikleri için, o döneme ait zengin sanat eserleri de ne yazık ki, ortadan kaldırılmıştır.

Ataerkil Yahudi dini kadını bu denli şiddetli bir baskı altına alırken, erkekler için çok-eşliliğin sınırı yoktu. Sadece varlıklıların değil, dar gelirlilerin, hatta yoksulların da çoğu kez birden fazla kadınla evli oldukları görülüyordu.

Kral Süleyman'ın hareminde 700'den fazla kayıtlı eşi bulunduğunu Kutsal Kitap övgüyle anar. Daha da önemlisi, o kadınların çoğunun Ön Asya'daki çeşitli topluluklardan gelen prensesler olmasıydı, o toplumlarda kız çocukların miras hakları bulunduğu için, Solomon'un “ekonomik nedenlerle” o kadar çok kadını eş olarak haremine aldığı söylenir.

Yani, kendisi kız çocuklarına miras hakkı tanımayan bir topluluğun hükümdarı, başka topluluklardaki kadınların miras haklarından yararlanacak kadar ilkesiz ve ikiyüzlüydü. Mademki, Tanrı, kız çocuklarına miras düşmeyeceğini buyurmuştu, o halde o kadınların mirasına hangi dinle ve hangi yüzle el koyuyordunuz?

Yukarıdaki paragraflarda, kadının tarihte uğratıldıklarına örnek olarak İsrail kavmini ve onun toplumsal ilişkilerini düzenleyen Yahudi dinini almamın nedenlerinden birisi, o kavmin kadınlara uyguladığı baskının boyutlarını göstermek idiyse, diğeri de Yahudiliğin, aynı coğrafyada doğan Hıristiyanlığa ve Müslümanlığa beşiklik etmesi, onlardaki birçok ilkeyi, kuralı belirlemesidir. Her üç dinin de kadına bakışı birbirine hayli yakın olmuştur.

Oysa İbrani soyunun öncelerine gidildiğ inde, onların da anasoylu bir dönem yaşadıkları görülecektir. Örneğin, J. Hasting, 1900'de yayınladığı “İncil Sözlüğü”nde İbranilerin içinden çıktıkların Sami'lerin (veya Semit'lerin) geçmişindeki en büyük tanrılar-tanrı-çalar topluluğunun başında Tanrıça Astoret olduğunu söyleyerek, “Bu tanrıça, Sami'lerin ilkel anaerkil örgütlenmesindeki baş tanrısallıktı, aşkı nda özgür, klanın doğurgan anası, barışta ve savaşta lideri olan insan-ana'nın timsaliydi” der. Şimdi daha gerilere giderek anaerkil ve ataerkil mitolojilerden bazı kadın betimlemelerine bakalım.

Mitolojide anasoyu

Alexander Puşkin, bir öyküsünde John Tanner adlı İngiliz'in Kuzey Amerika'da başından geçmiş gerçek olayı anlatır. Otovuavlar adlı yerli kabilesinin eline düşen Tanner'ı, kabile şefi olan Net No Kua ismindeki kadın evlatlığa kabul eder. Net No Kua kabilenin en saygı n kişisidir, kayığında kendi soyunun (gens) bayrağını taşır. Britanyalılarla kabilesi adına görüşmeye gittiğinde Britanya kalesinden top atışıyla selâmlanarak karşılanır.

Tanner'ı hayretler içinde bırakan bu durum, tarih öncesindeki eski yaşam biçimlerinden, her nasılsa 18. yy.a intikal etmiş bir örnekti. Sadece 18. yy.da değil, 19., hatta 20. yy.da da böyle topluluklara rastlandı. [Bunlardan en önemlisi, 1914-1920 yıllarında Yeni Gine'de Melanezya ve Avustralya yerlileri arasında çalışmalar yapan Malinowski'nin Trobriand adasındaki gözledikleridir. (Emre Caner, “Kutsal Fahişe'den Bakire Meryem'e Toprak ve Kadın”, Su Yayınları, İstanbul, Eylül 2004, sf. 28-36.)]

Anaerkil düzen insanların sürü halinde yaşamaktan çıkıp örgütlenmeye başladıkları zamana özgü ilk sosyal organizasyon biçimi olarak biliniyor. İnsanların üretim araçlarını kullanması, onları geliştirmesi açısından yapılan zaman tasnifinde birinci aşama olarak anılan paleolitik çağı (yontma taş devri) arkeologlar M.Ö. 30.000 yıllarına dek götürüyorlar. O döneme ait en eski arkeolojik veri Fransa'da bulunmuş. Yarım mağara büyüklüğündeki büyük bir kaya girintisinin duvarına kazınmış bir kadın resmi arkeolojide “Laussel Venüsü” diye anılıyor. Yaşı uzmanlarca 30.000 yıl tahmin edilen ve elinde bir bizon boynuzu tutan bu kadının bir tanrıça tasviri olduğu sanılmakta. Aynı duvardaki başka resimlemelerde, üç kadın daha görülüyor, kadınlardan birisinin aşağı kısmında, baş aşağı duran bir insan başı ve omuzları gözüküyor ki, bunun bir doğum sahnesini betimlediği sanılıyor. Gene bir başka köşede, başı ve kolları kopmuş, ama vücut duruşundan kargı attığı sanılan bir erkek figürü var. Aynı duvarda ayrıca bir sırtlan ve bir de at resmiyle kabartmalar halinde gösterilmiş bir kaç dişilik organı bulunuyor.

Yukarı paleolitik çağa ait bir başka önemli arkeolojik bulgu M.Ö. 25.000 yaşında taştan yapılma bir tanrıça heykeli. Paleolitik çağdan çıkışta M.Ö. 9000 - 7000 yıllarına (Ön-neolitik çağa) ait Ön Asya'da bulunan mağara resimlerinden ve heykellerden ibaret o dönemin sanatı tanrıçaların ve kadının toplumdaki üstün konumunu gösteriyor.

Neolitik çağa (cilalı taş devri) ilişkin olarak Don kıyılarında ortaya çıkarılan büyük bir insan konutunda mamut başı iskeletinden yapılmış karyolalar, sayısız mamut kemiğinden imâl edilmiş çeşitli ev eşyaları ve el aletleri, sileksin (çakmaktaşının) işlenmesiyle yapılmış çeşitli araç-gereç ve av silahları bulunmuştu. Aynı konutta mamut dişinden ve kemiğinden özenle yapılmış heykelciklerin hepsinin kadın heykeli olması bir başka ilginç bulguydu.

Neolitik evreye ait arkeolojik verilerden de anlaşılıyor ki, insan topluluklarının ilk örgütlenme biçimlerinde kadın binlerce yıl boyunca toplumda birincil konumda olmuştu. Bir başka deyişle, kadın-erkek ayırımı anaerkil toplumda da vardı ve kadının lehineydi. Ama o topluma “kadın egemen toplum” demek, kadının egemenliğini de ataerkilliğin erkek egemenliği kadar mutlak ve şiddetli baskıcı saymak yanılgı olur. Gerçi toplumda erkeğin saygınlığı yoktu, kadınların da erkeğe pek nâzik davrandıkları söylenemezdi, ama gene de anaerkil toplumda kadının üstünlüğü onu izleyen ataerkil baskıda olduğundan daha yumuşaktı.

Birincisi, o toplum sınıflı bir toplum değildi, adilâne bir üleşim vardı, egemen bir zümre şekillenmediği için, iktidar yapısı da oluşmamıştı.

İkincisi, üretim –ve dolayısıyla tüketim– karmaşıklaşmamış, ürün fazlası birikmemiş, üretim araçlarının özel mülkiyeti sosyal sınıflaşmaları getirecek kadar gelişmemişti. Kadın hane'nin sahibesiydi, erkeğin asli göreviyse avcılıktı. Soy anadan geçiyordu. Her iki cinsin de kendi alanında bir hiyerarşisi olmakla birlikte, klanda kadının belli bir üstünlüğü, bir ayrıcalığı vardı.

Bugün bilindiği kadarıyla o dönem insanların doğada buldukları yenilmeye yarar maddeleri yenilebilir hâle getirdikleri evreydi. O besinler, esas olarak kimi bitkilerin toprak yüzeyine yakın bitkisel yumruların toplanmasından ve hayvanların avlanmasından oluşmaktaydı. O durumdaki besinlerin bir kısmı çiğ yenseler bile, bir kısmı da pişiriliyordu. Bu işin yapılması, doğadan sağlanan besin maddelerinin işlemden geçirilerek yenilebilir –veya daha kolay yenilebilir– kılınması bir anlamda üretimin en ilkel biçimiydi. Bu üretim beslenmede insanları hayvanlardan ayırt eden ilk etmendi.

Maymunun muzu soyması yahut hindistancevizini ağaçtan atıp kırması, karıncanın yiyecek depolaması veya balarısının doğadan aldığı bitki özünü vücudundaki kendiliğinden biyolojik süreçlerden geçirerek yiyeceğe dönüştürmesi üretim sayılmayacağına göre, doğada sadece insan üretim yapan yaratıktı.

İnsanların doğadan aldıklarını işleyerek tüketmeleri, ilkel de olsa sosyal bir işbölümüyle gerçekleşiyordu. Kadının ve erkeğin yerini belirleyen bu ilk toplumsal örgütlenmede erkekler ava gitmek, hane'ye çiğ et getirmekle yükümlüydüler. Kadın ise bunların pişirilmesinin yanı sıra, yenilmek üzere kök ve meyve ya da diğer yararlı bitkileri veya kurbağa, kertenkele ve benzeri küçük hayvanları toplamak, su taşımak gibi işleri yapıyordu. Hayvan derilerinden ya da elverişli bitkilerden giyecek dikmek, ev eşyaları yapmak da kadının göreviydi. Bu şekilde, kadın yaptığı işin doğası gereği topluluktaki ekonomik faaliyetin birinci belirleyici öznesiydi. Zamanla, gene doğadan alınan buğday, çeltik, arpa gibi tahılların kullanılmasıyla, ev araçlarının geliştirilmesiyle kadının işlevi daha da genişledi.

Kadının saygınlığının ve üstünlüğünün asıl boyutu onun doğurganlığıydı. Çocuğun hangi etkenle meydana geldiğini henüz bilmeyen erkek, doğurduğu için kadına giz ve kutsallık atfediyordu. Bulunan sayısız arkeolojik objelerde kadının doğurganlığı vurguyla tasvir edilmiştir. Doğa karşısında güçsüz olan insanlarda ölüm yaygın olduğundan, doğum topluluğun devamı için çok önemliydi, ölüme karşı koyan başlıca etmen doğumdu, doğuran insan ise kadındı.

[Daha sonraları, tarıma geçildiğinde, kadının doğurganlığıyla toprağın üretkenliği arasında paralellik kurulması, Ana Tanrıça kültü sona erdikten sonra, kadın tanrılar topluluğunda tanrıça olarak yer aldığında, Bereket Tanrıçası kavramının çıkması ve Bereket Tanrıçasının tanrı değil, tanrıça olması da rastlantı değildi.]

Ama kadının üstünlüğünün asıl nedeni gene de onun ekonomik işlevindeydi. Toplumbilimci V. Klein “İlk toplumda kadınlar sosyal zenginliğ in kaynağıydılar, konutların sahibesi, yiyeceğin üreticisi, hanenin koruyucusu idiler. Bu nedenle, erkek ekonomik bakımdan kadına bağımlı ydı” diyor.

Daha sonra, insanlar, hayvanları beslemeye, üretmeye ve yetiştirmeye başladılar. Keçi, koyun, sığır, öküz, domuz gibi hayvanların beslenmesi, sürülerin otlatılması ereklerin görevi oldu. Gene de bu yeni işlevleri onların ekonomik önemlerini arttırmış değildi, sadece hayvan avlamanın yerini, hayvan besleme almıştı. Hayvancı lık daha az fizik gücünü, daha az tehlikeyi gerektiriyordu. Buna karşılık, beslenen hayvanlardan elde edilen yeni ürünlerin işlenmesi kadının ekonomik önemini daha da arttırıyordu. Yün eğirmekten, süt ürünlerine kadar bir dizi yeni iş kadının görevi olmuştu. Ayrıca, çömlekçilik veya daha gelişkin ev eşyalarının yapı lması, mağaralardan çıkıp evlere yerleşilmesinde çadır yapımı, konut inşaatı gibi işler de kadına kalmıştı.

Avcılıktan çobanlığa geçildiği bu evrede (Birinci işbölümü), hayvanların sadece tüketilecek kadar avlanmalarının yerini, hayvanların yetiştirilmesi aldı ve böylece “artan ürün” (“artı ürün” değil, “artan ürün”) ortaya çıktı. Hayvanı yetiştiren erkeklerde, besledikleri hayvanların klanca tüketilmeyen fazlasını kendi mülkiyetleri sayma eğilimleri başladı, özel mülkiyet duygusunun ilk biçimleri belirdi. Daha sonra o ürün fazlalarının “meta” (Arapça'da “matah”) hâline gelerek, değişim (mübadele) değeri kazanmasına ilkel toplumdan çıkış bölümünde değineceğim.

Derken, tarıma geçilip toprağa yerleşildi (ikinci işbölümü.) Eski devirlere ait en zengin arkeolojik verilerin bulunduğu Orta Doğu'da neolitik döneme ait ve tarıma dayalı üretim yapıldığını gösteren yerleşik topluluklara rastlanıyor. Tarımın başlangıç evrelerinde de, kadının toplumsal konumunu koruduğu, kadının tarım ürünlerini evde işlemenin yanı sıra, toprakta da çalıştığı görülüyor. Orta Anadolu'da Çatalhöyük'te ve Antalya yakınlarındaki Hacılar'da yapılan kazılar M.Ö. 6.500 - 6.000 yıllarındaki topluluklarda hem kadının birincil konumunun sürdüğünü, hem de kadının tarımda da çalıştığını göstermiştir.

Neolitik dönemin ilkel mitolojisi –o zamanlar yazı henüz icat edilmediğinden– günümüze ancak yazısız arkeolojik objelerle intikal edebilmiş durumda.

Anaerkil dönem (ve o dönemden çıkış) konusunda zengin arkeolojik veriler edindiğimiz Ön Asya'da o sıralarda yaşamakta olan değişik toplulukların hepsinin tapındıkları büyük tanrıça ya da ana tanrıça Gökler Tanrıçası'ydı: Astarta (Fenikeliler), Aştar, Aştoret, İştar (Kuzey Samiler ve Babil), Attoret, Attar, Athar (Asuriler), Ate veya Atheh (Kilikya, bugünkü Adana-Antakya yöresi), Hathor, Aşerah, İşara, Au Set (Mısır), İsis (Mısır tanrıcasına daha sonra Yunan mitolojisinin verdiği ad), İstar, İnin, İnnana, Nana, Nut, Anat, Anahita, vb.

Bu dönemde henüz tanrıya (erkek ilâha) rastlanmıyordu. Yukarıda anlattığımız nedenlerle sadece kadın kutsandığı için, tapınılanın cinsiyeti dişiydi, onu en büyük ana olarak görüyorlardı, tıpkı klanın ve bağlı bulundukları gens'in büyük anasına duydukları saygı gibi.

Bulgulara göre, Ana Tanrıça veya Büyük Tanrıça olgusu sadece Ön Asya'da değil, dünyanın başka yörelerindeki insan topluluklarının evriminde de vardı. Ünlü mitolog Robert Graves şöyle diyor: “Bugüne dek kalabilmiş kanıtlardan ve efsanelerden anlıyoruz ki, tüm neolitik Avrupa, çok çeşitli adlar alan Ana Tanrıçaya ve son derece homojen bir dinsel görüşler sistemine sahip olmuştur, aynı Ana Tanrıçayı Suriye ya da Libya'da görmek mümkündür. Büyük Tanrıça ölümsüzdü, değişmezdi ve kudretliydi: babalık kavramıysa henüz dinsel düşünceye girmemişti.”

Anaerkil düzenin paleolitikte olduğu gibi, tüm neolitik çağda da ve kısmen kalkolitik evrenin (bakır devrinin) başında da devam ettiği, yer yer bronz çağına (tunç devri) kadar vardığı, bir başka deyişle tarımın bir sosyal işbölümü olarak ortaya çıktığı aşamada da var olduğu belirtiliyor.

Araştırmacı C. Dawson, “ilk tarım Ana Tanrı çanın kutsal konutları etrafında doğmuş olmalı, dolayısıyla bu (yerleşme yerleri) sosyal ve ekonomik merkezler ve kutsal yerler olup, gelecekteki kentlerin çekirdeğiydiler” diyor.

Bir başka bilimci W. Schmidt, ilk kültürler için şöyle yazıyor: “Burada üstün olan kadınlardı. Kadınlar sadece çocuk doğurucu değillerdi, aynı zamanda besinin baş üreticisiydiler. Besinlerin sadece toplanmadığını, tarımla da üretildiğini gören kadınlar, toprağı değerlendirdiler ve aynı zamanda ona sahip oldular. Böylece hem ekonomik, hem de toplumsal güç ve saygı nlık edindiler...”

Hawks ise “neolitik devrin ana-hukukuna dayalı klan sisteminin egemenliği nedeniyle, toprak mirasının ana soyundan intikal ettiğini” söylüyor.

Bununla birlikte, tarım gelişip –aşağıda göreceğimiz gibi– ürünler meta haline gelince, erkeğin de toplumdaki rolü artmaya başladı. Böyle olduğu içindir ki, tarım öncesi topluluklarda sadece tanrıçaya –veya tanrıçalara– tapınılırken, ana tanrıçanın yanında onun oğlu, kocası veya kardeşi olarak, erkeği temsilen ilk tanrı belirdi.

Bulunduğumuz coğrafyanın en eski mitolojilerinden Sümerlerde Damuzi diye anılan, sonradan adı Tammuz'a dönüşen, gene aynı bölgede Attis, Adonis, Osiris ya da Baal gibi adlar alan bu ilk tanrı hep genç erkek olarak gösteriliyordu. Bu ise, erkeğin toplumsal öneminin artması yla birlikte, ananın oğluna verdiği önemi göstermekteydi.

Gerçekten de, Ana Tanrıçanın, oğlunu kendisinin yanı sıra topluma takdim etmesi, ataerkil toplumun, anaerkil toplum bağrında yeşermeye başladığı anlamına gelmekteydi. Tıpkı kamusal mülkiyet toplumunun bağrında ilk özel mülkiyet nüvelerinin belirmesi gibi.

Tammuz annesinin masum ve uysal oğlu olarak kalmayacak, yavaş yavaş güç kazanarak, anasını binlerce yıllık tahtından indirerek, oraya bir daha kalkmamak üzere kendisi kurulacaktı.

Ne var ki, Tammuz'un –veya başka isimlerle anılan ona koşut tanrıların– o tahta oturması kolay kolay olmadı. Tanrının tanrıçayı tahtından indirmesi hem uzun bir dönemi gerektirdi, hem de toplumdaki her büyük değişiklikte olduğu gibi, sosyal çatışkıları getirdi. Dünyanın bazı yörelerinde o çatışmalar nispeten yumuşak geçerken, bazılarında da sert oldular. Örneğin bazı antik Orta ve Güney Amerika efsanelerinde erkeklerin kadınlara karşı gizli örgütler kurdukları, tanrıçayı tanımamak için kendilerine gizlice tanrılar icat edip, onların totemlerini yaptıkları, kadın totemlerin yerine erkek totemlerine taptıkları, mağaralarda gizli-saklı toplantılar veya ayinler tertipledikleri, hatta toplanıp kabiledeki tüm kadın ve genç kızları öldürdükleri, kız çocuklarını kurdukları erkek düzeninde büyüttükten sonra, türün devamını sağladıkları anlatılır.

Sümer mitolojisinde Damuzi, Ana Tanrıça İnanna'nın (sonradan Nana) oğlu olarak belirdiğinde, önce kendisini tanrıçanın “yatağında ispat eder.” Böylece Damuzi hem oğul, hem de kocanın sembolü olur. İnanna ise Damuzi'ye en büyük payeyi vererek, onu “ülkenin çobanı” yapar. Böylece hayvanları ehlileştirip yetiştirmenin, hayvan beslemenin önemi ve erkeğin yeni görevi anlaşılmaktadır.

Efsanenin devamında, İnanna bir gün ölüler ülkesine geçmek ister ve tahtını Damuzi'ye bırakır. Damuzi “büyük bir sevinçle” tahtı kabul eder, fakat tahtta başına buyruk davranır, oysa Ana Tanrıça zamanında ülke kadın ve erkeklerden seçimle oluşan bilgiler meclisiyle yönetilmektedir, Tanrıça hükümdar değil, sadece meclisin başıdır. (Klan örgütlenmesindeki ilkel demokrasi söz konusudur.) Damuzi ise keyfince yönettiği gibi zulüm de yapmaktadır. Bunun üzerine Ana Tanrıça ölüler ülkesinden geri dönerek Damuzi'yi öldürür ve yeniden yönetimin başına geçer.

Bu efsane eski Sümer kitabelerinde anlatılmaktadır. Bir yanda, “taht” ve tahtı oğluna bırakmak kavramı oluşum halindeki sınıflı topluma özgü bir simgedir ve hükümdarlığın (hanedanın) oluşmasını göstermekte, ama ilkel demokrasi de direnmektedir, öte yandan anaerkil düzen ile ataerkil düzen mücadele etmektedir.

Bulunan başka yazılı dokümanlar, öykünün devamını dile getiriyorlar: Damuzi ölmüş olması na rağmen, erkeğin toplumda güçlenmekte olan konumu Sümerlerde krallığın ilk ortaya çıkışına dair öykülerle dile getirilir. Ana Tanrıça kendisine hem eşlik, hem de rahip olarak En'i seçer. Daha sonraki anlatılarda Ensi diye geçen bu erkeğin nüfuzu giderek artar. Derken, Lugal (önemli adam) adını alır. Böylece krallık kurumu kurulmuş olur. Ama başlangıçta çok uzun bir bir dönem Ensi'ler veya Lugal'lar seçimle işbaşına gelmekte, hiçbiri topluluğu tek başına yönetmemektedir. Gene, başka yazılı öykülere bakılırsa, her yılbaşında yapılan dinsel törenlerde Ana Tanrıçayı temsil eden rahibenin, Damuzi'yi temsil eden kralla (Enmerkar) evlendiği belirtilir (M.Ö. 2600.)

Sümer ülkesi daha sonra doğudaki Akat'ları n kontrolüne geçti. Bu dönemde Babil mitolojisinde benzer öyküyü görmekteyiz. Sümer'deki İnanna, bu kez Aşk Tanrıçası İştar adını almıştır (ataerkil topluma geçilmiştir.) Damuzi Tammuz olmuştur. Tammuz İştar'ın sadece oğlu ve kocası değil, kardeşidir de. Babil efsanelerinde Tammuz, Sümer'den farklı olarak, Ana Tanrıçanın emriyle öldürülmez, kaza eseri ölür ve tanrıça buna çok üzülür, yas tutar. Ön Asya'da pek çok yazılı anlatımı bulunmuş olan Sümerlerin ünlü “Gılgamış Destanı” Babil efsanelerinde de vardır. Babil'in Gılgamış'ı Aşk Tanrıçası İştar'dan evlenme teklifi alır. Gılgamış, İştar'ın daha önceki kocalarını öldürttüğünü söyleyerek, onların adlarını sayar ve evlenmeyi reddeder.

Gılgamış'ın andığı uzun listede farklı zamanlarda iki ayrı Tammuz vardır. Bu da, mitolojide ölen Tammuz'un yerine bir yenisinin konulduğunu göstermektedir. Hem Sümer, hem de Babil'in Gılgamış öyküsü Tanrıça İştar'ı bütünüyle olumsuzlamış, daha sonra Yunan mitolojisinde de yapılacağı gibi, onu kötülüğün simgesi göstermiştir. Tanrıça, evlenme teklifiyle Tammuz'a krallık önermektedir. Gılgamış ise bir yandan ölümsüz olmak ve tahtı kraliçe ile paylaşmamak, ona tek başına sahip olmak dileğindedir. Babil Gılgamış'ının babasının bir kral (Lugal veya Enmerkar) olması gösteriyor ki, Gılgamış'ın yolu, tahtını Tanrıçayla paylaşmaktan, tek başına ve ölümsüz (tanrı) olarak onu ele geçirmeğe kadar giden yoldur. Nitekim tanrıçanın önerisini reddeden Gılgamış, kendisi gibi bir erkek olan arkadaşı Endiku'yla birlikte kadının kutsal boğası nı öldürür, boğanın butlarını ve cinsel organını tanrıçanın suratına fırlatarak, “Elimden gelseydi, boğaya yaptığımı sana da yapardım” der ve kendisi için tezahürat yapan halkın arasından geçerek, ölümsüzlüğü aramak için yola koyulur. Bu olay, Babil öncesinde Erech'te meydana gelmiş bir ayaklanmayı temsil etmektedir. Antik Yunan tarihçisi Diodoros Sicilus aynı dönemlerde Yukarı (Güney) Nil'de meydana gelmiş benzer bir olaydan bahseder. Nubi kabilesinde “tanrı çaya krallık eden” bir erkek, kadın erkek bütün ruhbanlara karşı baş kaldırarak, onları öldürür ve tahtın tek sahibi olur. Burada ruhbanlardan kasıt, Kralın bağlı bulunduğu bilgeler meclisidir, efsanede kral diye anılanlar, ilkel komün toplumunda kabile tarafından seçilen –ya da atanan– askeri şeflerin, sınıflı topluma geçiş evresinde edindikleri ayrıcalıklı konumdur. Nubi kabilesinde olan ise muhtemelen o geçiş sürecinin tamamen sona erdiği yönetim değişikliğini göstermektedir.

Gılgamış efsanesinde anlatılan olay –tanrıçayla evlenerek kral olanların öldürülmeleri– bir gelenekti. Bu gelenek, askeri kudreti ellerinde tutan kralların yönetime tek başına sahip olmamaları için geçiş döneminin çatışkılarında başvurulan bir yöntem olabilir.

Her ne kadar, efsaneler kralı tanrıçanın seçtiğ ini söylüyorlarsa da, gerçek hayatta tanrıça mevcut olmadığından, yaşlılar meclisi tarafından krallığa getirilen kişi, tanrıçayı temsil eden başrahibe ile evlenmekteydi. Bir kaç kitabede yaşlılar tarafından seçildiği açıkça yazılan kralın, “tanrıça tarafından seçildiğinin” söylenmesi, yeni yöneticiye kutsallık kisvesi vermek içindi. Ama aynı kral, ertesi yıl büyük ayinde kurban vermek biçiminde öldürülüyor ve “tanrıça kendisine yeni bir kral seçiyordu.” Daha sonraları bu gelenek kayboldu, kralın öldürülmesinin yerini daha hafif biçimler aldı, örneğin her yılbaşında adam kutsal tapınağa götürülerek dövülür ve hakaret edilir oldu, aynı anda kralın elbiseleri giydirilmiş olan bir başkası (dublörü) kent içinde gezdirilerek törenle ölüme gönderilirdi.

Antik Mısır'da benzer bir öykü vardır. Tanrıça İsis'in oğlu ve kocası Horus ölmektedir. Daha sonraki öykülerde, ölen İsis'in kardeşi ve kocası Osiris'tir. Fakat Osiris'in yerini sonraları bir başka Horus alır. M.Ö. 3000 yıllarına ait kayıtlar erkeklerin Osiris'in mezarında kurban edildiğini yazarlar. Mısır'daki Osiris, Mısır'ın kolonisi olan Biblos'ta (Bugünkü Kuzey Lübnan) Adonis olur. Adonis İbrani dilinde “efendi, bey” anlamına gelen Tammuz'un Yunan mitolojisine geçmiş muadilidir.

Eski Yunan efsanelerinde Suriye ya da Kıbrıs kralının kendi kızından olan oğlu Adonis'i Aşk Tanrıçası Afrodite ile Yeraltı Tanrıçası –ve Ölüler ülkesinin kralı Hedis'in eşi– Persephone paylaşamazlar. Adonis dört ay kraliçe Persephone'nin, sekiz ay Afrodite'nin yanında kalarak ikisini de hoşnut eder. Ama bu erkek güzeli çobanın Afridote'yle beraberliğini kıskanan bir başka erkek güzeli Apollo veya başka anlatılarda Savaş Tanrısı Ares ya da Bereket Tanrıçası Artemis (Ön Asya'daki Ana Tanrıçanın Yunan'da aldığı biçim) azgın bir boğayı Adonis'in üzerine salar ve delikanlıyı öldürtür. Bu anlatım efsanelerin yöreden yöreye ve zaman akışı içinde değişen toplumsallıklarda nasıl aktarıldığına iyi bir örnek oluşturuyor. [Adonis, bugün Batı'da, özellikle fiksiyon dilinde, mecazi olarak delikanlı yaştaki erkek güzeli anlamında kullanılır ve sempatik sayılmayan (tecavüzcü) Appolo'ya tercih edilir.]

Aynı hikâyeler, benzer şekillerde, Kanaan (=Kenani, bugünkü İsrail toprakları) efsanelerinde Gökler Tanrıçası ve krallığın Tanrıçası Anath ile düşmanı tarafından öldürülen oğlu-kocası Banal, ya da Anadolu'da Ana Tanrıça Kibele ile ölen oğlu-kocası Attis öyküleriyle anılır. (Banal ve Attis öldükten bir süre sonra, tekrar canlanıp, hayata dönerler.) Tammuz ve yukarı da adlarını andığımız adaşları anaerkil dönemin etkisi ve kalıntıları iyice azaldıktan sonra, baş tanrıya dönüşürler.

Kadının yeni toplumdaki ikincil yerine bağlı olarak tanrılar ailesinde yer alan tanrıçalar giderek önemsizleşirler, ama hem köklü inançlar kolay yok olmadığı, hem de yeni toplumda eski toplumun gelenekleri, kalıntıları uzun süre yaşadığı için, bu tanrıçalar tek tanrılı dinin ortaya çıkmasına kadar varlıklarını korurlar ve yukarıda da gördüğümüz gibi İbranilerde tek tanrılı Yahudilik doğunca, paganizme karşı açılan savaşla tümüyle silinirler. Bölgede pagan dönemden geriye kala kala arkeolojik kazılardan bulunacak yer altı objeleri kalır.

Komün toplumundan çıkış ve ataerkilliğin araçları

Klan sisteminin dağılarak, komün toplumunun yerini sınıflı topluma terketmesi, anaerkil düzenin yerini alan ataerkil düzenin güçlenmesi toplum yaşamında nasıl gerçekleşti?

Sınıflı topluma geçişin ilk tohumlarını avcılığın öneminin iyice yittiği, hayvan beslemenin geliştiği evrelerde aramak gerekir. Bu sürecin tamamlayıcı öğesini ise kabileler arasında –hatta aileler arasında– yapılan savaş veya kavgalardan elde edilen köleler oluşturuyordu. Ama başlangıçta köleler köle olmaktan çok tutsak gibiydiler.

Çünkü götürüldükleri topluluklarda besin kıttı, ancak o klanı doyuracak kadardı. Savaşta tutsak düşen, gittiği yerde ancak kendi yiyeceğini üretiyordu. Hayvancılığın gelişmesi ve sürülerin büyümesiyle erkeğe ihtiyaç arttı. Çoban yapılan tutsaklar sayesinde daha geniş sürüleri otlatmak, kontrol etmek, beslemek mümkün hâle gelmeye başladı. O aşamadaki miras düzeninde, herkesin kendi kullandığı iş aleti, vârislerine kalıyordu. Sürüleri de erkekler güttüğünden, çalıştırıldıkları için artık tutsaktan çok köle olan insanlar iş aleti sayıldığından, erkek ölünce, ona hizmet eden köleler de vârislerine kalmaya başladı. Gerçi o evrede sürüler henüz kamu malıydı, bu mülkiyet gensin demokratik usulle seçilmiş başkanında somutlanıyordu. Kabilenin başı topluluk adına sürüye sahipti. Zamanla başkanlık babadan oğla geçer olunca, en büyük serveti oluşturan sürüler de görünüşte kabilenin başkanında, fakat gerçekte babadan oğluna geçecek biçimde hep aynı erkek soyun mülkiyetinde bulunuyordu. Yukarıda İbrani soyundaki hanedanı gördük, her ne kadar hanedan sonra kesintiye uğradıysa da, İbranilerin yeni önderi Musa, Tevrat'ın ilk bölümü Genessis'te “sürülerin İbrahim'in öz hakkı” olduğunu söylüyordu.

İbrahim örneği, İbranilerin göçebelik aşamasında özel mülkiyete başladıklarını göstermekle birlikte, ilkel toplumdan çıkış başka başka topluluklarda başka gelişmeleri getirdi. Bu gelişmeler, bir yandan sürülerin giderek çoğalması, erkek kölelerin gitgide daha fazla önem kazanması şeklinde olurken, iş aletlerinin gelişmesi kadın kölelerin de sayısını arttırıyordu.

Böylece, erkek kölelerin yanında kadın köleler de (cariyeler, halayıklar) erkeğin mülkü olmağa başladılar. Özellikle, tarıma geçişle birlikte sürülere bakmanın yanında, toprağı işlemek de köle emeğini gerektirdi.

Tarıma geçilince, toprak bir üretim aracı olarak önem kazandı, gitgide öne çıktı, iş aletleri hüneri, beceriyi gerektirecek şekilde gelişti, daha önceleri basit eşyalara sahip olmak biçimindeki özel mülkiyet, yavaş yavaş üretim aracına sahip olmak şeklini aldı. Mülkiyet erkek elinde toplanır oldu. Toprak da ona ait olunca, tarım erkeğin nüfuzunu büsbütün arttırdı.

Nihayet, varılan gelişim düzeyinde, insanların elinde tüketebileceklerinden daha fazla ürün birikmeye başladı. Bu ise “ürün”ün “meta” olmasını (mübadele değeri kazanmasını) getirdi.

Ürünün metaya dönüşmesi toplumda zaten uç vermiş olan özel mülkiyetin asıl temelini oluşturdu. Miras hakkı eskisinden daha büyük önem kazandı. Ve en önemlisi insanlar da (köleler) meta olarak mübadeleye sokuldular. Böylelikle, üçüncü işbölümü olan ticaret doğuyor, komün toplumundan çıkılarak sınıflı topluma geçiliyordu.

Kölesi fazla olan taraşarın elindeki ürünler de fazla olduğundan, bazen savaş yapmadan da ayni olarak, yani mal karşılığı bir başka malın (kölelerin) satın alındığı oluyordu. Böylece belli aşiretlerin elinde büyük servetler biriktikçe, onların içindeki bazı ailelerin, hatta bazı genslerin mülkiyetinde metalar hem araçlar, hem de ürünler toplanmağa başladı. Bir kabilede kölelerin çoğalması –ve ürünlerin kazandığı büyük önemle birlikte– kölelerin eskisi gibi aileye katı lmış yeni bireyler olmaktan çıkıp, tam anlamıyla köle haline gelmeleri tek tek topluluklar içindeki ilk sınıfsal ayrışmayı getirdi. Buna rağmen o toplumlarda birçok özgür insan da vardı. Ne ki, meta değişimi başlangıçta kabileler arasında yapılırken, zamanla aileler arasında yapılmaya başlandı. Bu, özgür ve eşit yurttaşlar arasında farklılaşmaları getirdi, derken koyunun birim olduğu para doğdu (para sonradan koyun postuna, post şeklindeki taş tabletler, en sonunda madeni sikkelere dönüştü.)

Tüm o gelişmeler erkeğin üstün konumunu pekiştirirken, birbirlerinden köle, sürü ve toprak elde etmek için kabileler arası savaşların kızışması, silahı ve ona sahip savaşan erkeği daha da güçlendirdi. Toplulukta demokratik usullerle seçilen askeri şeflerin nüfuzları çoğaldı. Maden işlemeciliğinin gelişmesiyle, özellikle demirin işlenmesiyle bu alanda da erkek üstünlük sağladı. Böylece kadın yavaş yavaş ekonomik yaşantının dışına itildi. Geriye kala kala soylara ait olan miras düzeninin değişmesi kaldı.

Servetlerin babadan oğula geçmesini sağlamak için anasoylu topluluktaki miras düzeninde bir değişiklik yapmak gerekiyordu. Çünkü anadan geçen miras zincirinde, ölen erkeğin mülkiyeti sürüler, köleler, topraklar, avadanlıklar kendi çocuklarına geçmiyordu, erkek ve kız kardeşlerine ya da kız kardeşlerinin çocuklarına veya annesinin kız kardeşinin (teyzesinin) çocuklarına geçiyordu. Çocuklar babalarının soyuna değil, analarının soyuna aittiler, soy zinciri kadın tarafında sürüyordu. Miras ana tarafından onun kandaşına geçiyordu. Servetin artışıyla ve erkeğin aile içindeki gücünün yükselmesiyle, bu miras düzenini değiştirme eğilimleri uç verdi, babalar mirasın kendi çocuklarına intikal etmesini istiyorlardı.

Ve Engels'in deyişiyle, “görünüşte çok basit görülen küçük bir değişiklikle” tarihin en büyük değişikliklerinden birisi yapıldı. Doğan çocuklar ana soyundan çıkarılıp, baba soyuna alındılar, analarının soyuyla değil, babalarının soyuyla çağrılır oldular. Mirasın hep aynı soy içinde kalması esas gelenek olduğundan, aynı soy denilince ananın soyu yerini babanın soyuna bıraktı ve böylece miras düzeni tamamen değişerek, erkeğin eline geçiverdi.

Böylece, meta üretimiyle ve özel mülkiyetle birlikte, mülkiyetin babadan oğla (erkek tarafına) aktarılmasıyla, kadının zaten ekonomik bakı mdan önemsizleşmiş konumu, toplumsal bakımdan da –haklarını yitirmekle– tamamlanıyordu. Arkadan gelen tek-eşli aile, ataerkil düzenin ve erkek soylu miras hukukunun bir gereği oldu.

Ataerkilliğin hukuki araçları

Bölümü bitirmeden önce, çok sözünü ettiğimiz ataerkillik neydi, literatürde nasıl anlatılmaktadır, bu soruların yanıtını arayalım.

Ataerkil babanın kendi yönetimindeki toplum biriminde o birimin diğer fertleri üzerinde hukuki, sosyal ve ekonomik mutlak üstünlüğünü öngören sosyal sistemdi. Hukuk fakültelerinin ilk senelerinde Hukuka Başlangıç, Hukuk Felsefesi gibi derslerin yanı sıra Roma Hukuku okutulur.

Roma hukukunun ilkelerini temel alacak olursak, bu hâkimiyetin en önemli araçları şunlardı:

  • Babanın, eşi ve çocukları üzerindeki hukuki hâkimiyeti (Patria potestas).
  • Babaların egemenliğinin toplum genelinde zor yoluyla ve soylu bir üst sınıf eliyle icra edilmesi (Patriçiler).
  • Çok tanrılıkta, tüm tanrı ve tanrıçaların (eski Türkçeyle ilâh ve ilâhelerin) üzerinde bir Baba tanrının mutlak hâkimiyetinin kabul edilmesi veya tek tanrılıkta tek bir Tanrı Baba'nın evreni tek başına yönettiğine inanılması.
  • Baba tarafının anne tarafına hâkim olduğu bir akrabalık sistemi (Patrilineum).
  • Soy ağacının bilinen ilk büyük atadan (Patriarch) başlatılması.
  • Soyun babadan geçtiğinin kabul edilmesi.
  • Miras hakkının baba soyundan geçmesi (Patrimonium).
  • Kadının hanedeki konumunun kayınpederinin isteğine göre belirlendiği bir evlilik düzeni.
  • Çocuğun, babasının adını sürdürmek hakkı ve görevi (Patronymikon).
  • Babasız erkek çocukların korunma ve bir babanın (Patron) himayesine verilme hakkı (ama kızların bu haktan mahrum tutulması).
  • Babanın, eşinden doğan çocukları tanıma veya reddetme hakkı.
  • Babanın kan bağı (akraba) olmayan kişilerden evlatlık edinme hakkı.
  • Kişinin doğduğu kentin resmi söylemde “Babaşehri”, vatanının ise “Babayurdu” (Patria) diye anılması.

Görüldüğü gibi, parantez içindeki temel sözcükler hep “Baba”yla ilgilidir. Burada yazılı olan özelliklerin çoğu günümüz hukukunda yoktur, ama dünyayı çağdaş hukukun iyi-kötü belirleyici olduğu coğrafyalardan ibaret saymamak gerekir. Halen, yukarıda yazılı ataerkil düzende yaşayan yüz milyonlarca insan vardır. Türkiye'deki hukuk sistemi de çağdaş standartlara yaklaştırılmakla birlikte, o hukukun işlemediği ve çok sayıda insanın ataerkillik hâkimiyetinde yaşadığı kimsenin meçhulü değil.

Örneğin, miras hukukunuz mu çağdaş? Yapı lan kadın araştırmaları arazi mülkiyetinin % 92 sinin erkeklerde bulunduğunu, sadece % 8 oranında kadının toprak sahibi olduğunu ortaya koyuyor. Miras çocuklara eşit intikal ediyorsa, niçin kadının toprağı yok? Kız çocuğu toprağı kocasına götürmesin diye, daha babasının sağlığında mı hukuki kılıf bulunuyor? Kocası ölen kadınlara miras olarak toprak düşmüyor mu? Mirasın büyük bölümünün çocuklara geçtiği doğrudur, ama kadın-erkek oranı yarı yarıya olduğuna göre, ölen erkeğin kız çocuklarına kalan mirasın akıbeti nedir? Böylece, sorulara başladığımız noktaya geri dönmüş oluyoruz.

Hemen belirtmek gerekir ki, komün toplumundan çıkış, üretici güçlerin gelişmesine büyük bir ivme kazandırdı. Fakat,

a) toplumda sınıflaşmayı getirdi, ezen ve ezilen sınıfları ve ara katmanları doğurdu, insanın insan üzerindeki egemenliği şekillendi,
b) erkeğin egemenliğindeki toplum oluştu, her sınıf ve katmandan erkek kadın üzerinde mutlak bir hâkimiyet tesis etti.

Anaerkil (matriarkal) toplumda ne özel mülkiyet vardı, ne kölelik, ne siyasi iktidar (devlet), ne de cinslerden birisinin diğerine tahakküm etmesinin temel kurumu olan çekirdek aile. Kadının toplumdaki üstün konumu, erkekleri kendi kölesi ve mülkiyeti gibi görmesi ve kullanması şeklinde değildi.

Ataerkil toplumda ise monogam evlilikle aile ortaya çıktı, kadın erkeğin mülkiyetine girdi, sadece evde çalışan insan olarak kadının işgücü değil, erkeğe haz veren insan olarak kadının bedeni ve cinselliği de erkeğin malı oldu. Batı dillerinde aile sözcüğü Latince'den gelir; “famulus =ev kölesi” demektir, bunun çoğulu olan “familia” ise bir erkeğe ait tüm köleler (köleler topluluğu) anlamındadır, erkeğin cariyeleri ve iş yapan köleleri gibi, eşi de o köleler topluluğunun içindeydi.

Buraya kadar yazdıklarım anaerkil toplumu yüceltmek için değildir, sadece erkeğin hâkimiyetinin bir doğa olayı olmadığını vurgulamak içindir.

Simone de Beauvoir “le Deuxieme sexe” (İkinci Cins) adlı kitabında şöyle diyor:

“Ana Tanrıçanın başparmağı altında insanlar soyun anneden geçtiği bir sistemde yaşıyorlardı, ama uygarlığın ilkel bir aşamasına hapsolmuşlardı... Kadının [ataerkillikle birlikte] değerini yitirmesi insanlık tarihinin zorunlu bir aşamasını temsil ediyordu, zira kadının saygınlığı onun pozitif değerinde değil, erkeğin zayıflığındaydı. Kadında, doğanın erkek için rahatsız edici gizleri bulunuyordu, ama erkek doğadan özgürleşince, kadının hane'sinden kaçıverdi... Böylece, ataerkilliğin zaferi ne rastlantıdır, ne de şiddete dayalı bir devrimin galip gelmesi.”

Çoğumuzda bir koşullanma vardır, tarihte olup biten her şeyi asıl veri kabul ederiz, cereyan etmiş olandan sanki başka türlüsü mümkün değilmiş, o süreç mutlaka o şekilde, aynı tarihsel mecradan seyretmek zorundaymış gibi algılamaya yatkınızdır.

İlkel komün toplumundan ticaretle birlikte sınıflı topluma geçiş üretim güçlerinin gelişmesine uygun bir sosyal organizasyondu, ama bu noktada kadın niçin köleleştirildi, cinselliği baskı altına alınarak bedenine niçin yabancılaştırıldı, bunun toplumsal işlevi ve yararı neydi, bu soruların yeterli bir izahı yoktur.

Çünkü tek-eşli ailede ev işlerini ve çocukların yetiştirilmesini gerekçe göstermek ikna edici değil. Hem köleci, hem de feodal toplum evrelerinde, sadece en üst sosyal sınıfta değil, genişçe orta katmanlarda da ev işlerini anne yapmıyordu, çocuğu da o yetiştirmiyordu.

Niçin yeni sosyal örgütlenmede kadın ve erkek toplumsal üretime (dolayısıyla sosyal yaşama) birlikte katılmadılar?

Erkeğin egemenliği, sadece egemen sınıfla sınırlı kalsaydı, belki erkeğin egemenliği=sınıfın egemenliği diyebilirdik, ama en alt katmanlara kadar erkek kadına mutlak egemen oldu.

Erkeğin egemenliği, bir sınıfın diğer sınıflara egemenliği biçiminde yansımadı, her sosyal sınıfın veya katmanın içinde de erkek kadına hükmetti. Kadın tarih boyunca o denli aşağılanmış, öylesine baskı ve şiddet altında tutulmuştur ki, bunu üretim sürecinin bir gereksinmesi kabul etmek mümkün değildir.

Örneğin, Türkiye'de erkeklerden oluşan aile meclisi kararlarıyla genç kadınların öldürülmesini veya bekâret tabusunun “çağdışı” sözcüğüyle nitelendirmesini çok düşüncesizce buluyorum. O suçlar bugün için “çağdışı” ise, demek ki, “çağ içi” oldukları dönemler vardı. İnsanların yarısını sosyal yaşamdan dışlamak, eve kapatmak, toplumun küçük kadınları olan kız çocuklarını baskı, şiddet ve çarpıklık içinde yetiştirmek, tarihin hangi döneminde, hangi toplumsal gereklilikle açıklanabilir?

Cinayetlere “töre cinayeti” demek ister istemez suçu toplumsal göstermek, o törenin doğduğu yüzyıllardaki kadın katili zihniyeti aklamak, o törenin bugüne ulaşmasını kabullenmek anlamına geliyor.

Gelenek veya töre denildi mi, belli bir dönem belli bir toplulukta uygulanan ve genellikle işlevli oldukları (veya sanıldıkları) için kalıcılaşan ilkeler, kurallar, inanışlar, alışkanlıklar anlaşılıyor. Kadının bedenine mülkiyet koymak, erkekte asla aranmayan, hatta ayıplanan bekâreti kadına mutlak şart koşmak, evleninceye dek cinselliğini ve bedenini ona yasaklamak hangi üretim süreciyle veya gerekli sosyal ilişkiler sistemiyle açıklanabilir?

Anaerkil yapının çözülmesiyle kadının ezilmesi, dışlanması, şiddetli bir baskı altına alınması başlamıştır. Toplumsal yaşamdan ve onun resmi ideolojisinden, sanat yapıtlarına dek kadın aşağılanmıştır, zavallı, aciz, budala yerine konulmuştur. Yetmemiş, kötülüklerin anası, fenalığın simgesi haline getirilmiştir.

Tek eşli aile fuhuş eşliğinde yaşadı

Bilindiği gibi, aile kadın için tek eşliliktir. Ailenin belirmesiyle birlikte fuhuş da doğmuştur. Evli kadın evine kapatılıp mutlak surette tek erkeğe mahkûm edilirken, erkek hem kölelik sistemi gereği cariye satın alarak çok kadınlı cinsel yaşamını sürdürmüş, hem de fahişelerin bedenini kullanmıştır.

Anaerkil dönemin kutsal rahibeleri, şimdi saray, köşk ve diğer varlıklı evlerdeki dansözlere, lir, harp çalan güzel kadınlara dönüşmüştür. Kentlerde fuhuş evleri açılmıştır, köleler hariç her sınıftan erkeğe (her keseye) göre cinselliği satın almak mümkündü.

Antik Pompei kentini açıklayıcı bilgilerle gezenler görmüşlerdir: O dönemin zengin ve canlı bir kentindeki toplumsal yaşamın çeşitli veçheleri gibi, fuhuşun da yeri açıkça belli olur.. M.S. 79'da Vezüv'ün püskürmesiyle tamamen küller ve tüfler altına gömüldüğü için, 19. yy. başlarındaki kazılarla ortaya çıkarılana değin bozulmadan kalmış bu antik kentin binalarının önemli bir bölümü, iç mekânlardaki yaldızlı tezyinata veya boyalara varıncaya değin, tüm özellikleriyle, işlevleriyle –bugün bile içinde oturulabilecek kadar– canlı ve sağlamdırlar.

Genelevlerin kent agorasından sonra en önemli ortak mekân olduğu görülmektedir. Fresklerin, duvar resimlerinin, heykellerin, kabartmalı küvetlerin kayda değer parçaları Napoli –ve hatta Roma– Ulusal Arkeoloji Müzelerine kaldırıldığı halde, kimi zengin evlerindeki büyük mermer küvetli, duvarları fallüs kabartmalı veya cinsel birleşme tasvirli özel seks odaları evin erkeğinin çok sayıda kadınla yaşadığı cinselliğine –veya misafiri erkeklerle birlikte kadınlarla eğlenmeğe– ne denli önem verdiğini sergilemektedir. Grup seksi dâhil her türlü cinsellikten alınan bütün o hazlar, evli kadınlar için değil, sadece erkekler ve onların kadın-erkek fahişeleri içindi.

Ne acı bir realitedir ki, Eski Yunan ve Roma kentlerinde kadınların sosyal ve kültürel yaşama katılmaları, toplumda yer edinmeleri ancak fahişelikle mümkündü.

Tarih kitapları, kadınların kültürel ve sosyal gelişmelerini özel olarak eğitilen, sanattan, müzikten, tiyatrodan anlayan, lir çalan, güzel sesiyle şarkı söyleyen, görgülü-bilgili yetiştirilen (Orta çağ Avrupa'sında Fransızca'dan gelme “courtisane” sözcüğüyle anılacak olan) pahalı ve kibar fahişelere bağlamaktadırlar. [Not: Courtisane, aynı dildeki court=saray sözcüğünden türemiştir. Salt bu anımsatma bile, neyin ne olduğunu açıklamıyor mu?]

Courtisan'lığın mitolojideki en ünlü simgesinin hangi tanrıça olduğuna birazdan değineceğiz.

Yunan mitolojisinde kadın

Batı merkezli kültür hegemonyası nedeniyle yazılı metinlere en çok aktarılan, tiyatro, edebiyat, heykel, resim, mimari ve nihayet sinema sanatlarında en çok geçen mitoloji Yunan mitolojisidir (Roma mitolojisi aşağı-yukarı aynı tanrılar-tanrıçalar ailesinin tekrarıdır, sadece isimlerin çoğu değişmiştir. Bu nedenle, Batı'nın kültür birikiminin ayaklarından birisi Yudaho-Kristiyan (Yahudi - Hıristiyan) kültürüyse, diğeri Eski Greco-Romen (Antik Yunan-Roma) mitolojisidir.

Mitolojideki tipolojileri ölümlüler ve ölümsüzler diye özgül bir ayırıma tabi tutarsak, kadın kahramanlar da bu ayırımın içine girerler. Ama böyle bir ayırım toplumsal simgeleştirme olarak hiç bir şey ifade etmez. Çünkü ölümsüzler ne denli ilâhi (tanrısal) olurlarsa olsunlar, insanüstü kudretlerine, gizlerine ve mistik özelliklerine rağmen-tıpkı hayatta karşılaştığımız reel insanlar gibidirler. Yalan söylerler, hile yaparlar, âşık olurlar, kıskanırlar, öç alırlar, kadınlara cinsel tacizde bulunurlar, korkarlar, üzülürler vb. Kısacası, tüm olumlu ve olumsuz yanlarıyla gündelik hayattaki insanlar gibidirler.

Kadınlar için de aynı şey söz konusudur. İster ölümlü, ister ölümsüz olsun, kadın tiplemeleri toplumdaki genel kabullerin, anlayış ve algı layışların ya da önyargıların dışında değildirler. Bu saptamaya sadece bir ek yapmak gerekiyor: Bazı kadın tanrıçalara atfedilen olumlu ve saygın özellikler (yukarıda bereket tanrıçaları vesilesiyle andığımız gibi) ataerkil toplum öncesinden kalmış bir mirastır, gelenektir.

Önce, kadın düşmanlığının Yunan mitolojisindeki bazı çarpıcı örneklerine değinelim. Bunlar arasında en hakaretâmiz olanı, en çirkini Pandora efsanesidir.

Pandora daha sonra Yahudi-Hıristiyan-Müslüman dinlerinde de başka şekillerde (Havva / Ava olarak karşımıza çıkacak) kadını kötüleyen bir imgedir.

Pandora: Yunan mitolojisinde insanlığın sembolü bir erkektir: Prometheus başlangıçta Olympos katındayken, tanrılara karşı ve insandan yana bir suç işler, mitolojideki demirci ustası Hefaistos'un yanına gider, ateşi bir kamış içinde gizlice Olympos'tan çıkararak insana verir ve Olympos'tan kovulur, (bu nedenle insanlığın simgesi haline gelmiştir.) En sonunda ceza olarak, Kafkas'larda bir kayaya zincirlenir ve ebediyete kadar ciğerini bütün gün bir kartal yer, geceleyin ciğeri tekrar büyür. Bir rivayete göre bu ceza 30 yıl, bir başkasına göre 30.000 yıl sürmüştür. Bir diğer anlatıda Herakles okuyla kartalı öldürür, Prometheus zincirlerini kırar, vb. [Kafkas Mitolojisine göreyse, Prometheus Çerkes'tir.]

Prometheus'un tanrılara karşı ve insandan yana –daha önceden– işlediği bir suç daha vardır: Büyük bir öküzü keser, etleri kemiklerinden ayırır, kemiklerin üzerini yağla sıvar, lop etleri öküzün postuna doldurur, Zeus'a iki kümeden birisini seçmesini söyler. Seçmediği küme insanın olacaktır. Zeus yağla kaplı kümeyi daha kıymetli sanarak tercih eder. Böylece, kemikler tanrılara, et insanlara düşer.

Çok hiddetlenen Zeus insanı cezalandırmak için kilden eşsiz güzellikte bir kadın yapar, ona hayat verir. Bu insan İLK KADIN'dır. Tanrılar kadını nadide armağanlarla bezedikleri için adına “hepimizin (tüm tanrıların) armağanı” anlamında Pandora derler ve yeryüzüne gönderirler. Pandora beraberinde bir kutu götürmektedir, kutu veba ve tüm öldürücü hastalıklarla, delilik, elem, sefâlet, kötülük, ihânet, belâ, erdemsizlikle doludur.... Kötü olan ne varsa hepsi kutunun içindedir.

Promotheus kendisine elinde kutusuyla gönderilen bu armağanı kabul etmez. [Eski Yunanca'da Prometheus, “önceden gören” demek.] Pandora bu kez Prometheus'un kardeşi Epimetheus'a gider [Epimetheus ise “sonradan gören” demektir.] Prometheus “tanrıların göndereceği hiç bir armağını kabul etme” diye kardeşini uyarmış olmasına rağmen, Epimetheus Pandora'nın büyülü güzelliğine tutulur.

Genişçe bir öyküsü Hesiodos tarafından “İşler ve Günler”de anlatılan (M.Ö. 8. yy.), ama başka versiyonları da bulunan Pandora efsanesinde, kimilerine göre merakı, kimilerine göreyse salt kötülüğü nedeniyle Pandora kutunun kapağını açar ve bütün fenalıklar, lânetler tüm dünyaya onun elinden yayılır. (Bazı anlatılarda, Pandora'nın kutuyu kendisinin açmadığı, Epimetheus'a açtırdığı söylenir.) Zeus'un gönderdiği kutudaki tüm kötülükler arasında, sadece tek bir iyi şey vardır, Umut'tur (Elpis), ama o kutunun içinde kalır.

Hesiodos erkeklere, “kadının tatlı diline, güzel görünüşüne kanmamaları, kadınlara inanmamaları” için öğütler verirken, Samos'lu (Sakız'lı) Semonides aynı efsaneden yola çıkarak, kadınları “Zeus'un bize yaptığı en büyük kötülük” diye tanımlıyor. “Pandora'nın kutusu” deyimi ise Batı dillerine olumsuzluğuyla girmiştir.

Üç semavi dindeki “Adem ile Havva” efsanesinde de kadın Yasak Meyve için erkeğini kandıran, onu da, kendisini de cennetten kovdurtan yaratıktır. [Anlaşıldığı kadarıyla, Pandora'nın kötülüğü ile Prometheus'un Olympos'tan kovulması birleşmiş olmaktadır.]

Pagan dönemindeki kadın düşmanlığı, tek tanrılı dinlere geçince daha da azmıştır. Ön Asya kökenli ilk semavi din olan Yahudi'lik ve onun doğduğu İbrani kavmi, sonraki adıyla İsrailoğulları, adı üstünde fazlasıyla erkekti. Yahudilikteki kadın düşmanlığı orada kalmamış, Hıristiyanlığa da intikal etmiştir. Kilise uzun süre kadını “instrumenta diaboli” (şeytanın âleti) ilân etmiştir, Yeni Ahit Âdem'in başına gelen “nice binlerce acı”nın Havva yüzünden olduğunu buyurur.

İslamiyetin kadına bakışını ise hepimiz yeterince biliyoruz.

Pandora ve Havva benzetmesini 16. yy. ressamlarından Cousins “Eva Prima Pandora” tablosuyla resimlemiştir.

Gelgelelim, Pandora efsanesi sanatta fazlaca işlenmeye değer görülmemiştir, Giacomo Rosso'nun Paris'te önemsiz bir müzede “Pandora Kutusunu Açıyor” diye bir tablosu vardır. Pandora efsanesi adına yapılmış bir opera veya müzikal yok. Sinemada sadece iki filmin adında Pandora bulunur: Alman komünist yönetmen Pabst'ın sınıf atlama konusunu işlediği bir sosyal drama olan “Pandora'nın Kutusu” (1928) ve Britanyalı Lewin'in Ava Gardner ve James Mason'ı oynattığı yarı fantastik filmi “Pandora ve Uçan Hollandalı” (1951.)

Kadın düşmanlığını simgeleyen efsanenin erkek icadı olduğu besbelli, ama kadının en fazla aşağılandığı bu öyküde bile, Pandora sadece bir aracıdır. Dünyaya kötülükleri gönderen tanrılar tanrısı Zeus'tur. Kötülüğün kaynağı Olympos'ta hüküm süren ataerkil despottur. Evet, eğer kadın-erkek meselesi söz konusu olacaksa, o despot, kadın değil erkektir.

Zeus: Kadın düşmanlığı –ve seksizm– konusunda Yunan efsanelerindeki Zeus (Roma'da Jupiter) karakteri üzerinde durmadan olmaz.

Tanrılar katının başındaki bu şahıs, ilginç bir şekilde, olumsuz bir tiptir. Elinde şimşekleri vardır, oraya buraya çakarak şiddet saçar. Zeus sevilen değil, korkulan bir kişiliktir. Herkes onun gazabından çekinir. Ayrıca hilekâr ve sahtekârdır.

Kindardır, intikamcıdır. Egoist mi egoisttir. Onun adaletinden ve hakkaniyetinden değil, nefretinden, kurnazlıklarından söz edilir. Kısacası, Zeus'u gökten yere indirecek olursak, şerrinden korkulan müstebit bir dünya hükümdarının profilini buluruz.

Ama burada konumuz Zeus değil, erkek kültü ve kadın düşmanlığı olduğundan, tanrılar tanrısının olumsuz özelliklerini öykülerle tek tek sıralamak yerine, sadece Zeus'un kadınlara yaklaşımını örneklerle anacağız.

Erkek egemenliğinin önde simgelerinden olan Zeus, dolayısıyla kadın düşmanlığının yani kadını cinsel haz aracı gibi gören erkek zihniyetinin baş temsilcisidir:

1- Yedi kez evlenmiştir, eşlerinin adı Metis, Themis, Eurynome, Demeter, Mnemosyne, Leto ve Hera'dır.
2- Cinsel tacizci ve tecavüzcüdür. Bizim Yeşilçam filmlerindeki “Tecavüzcü Coşkun” Zeus'ın yanında sempatik kalır.)
3- Altın ışık hâline bürünüp Danae'ye, satir kılığına girip Antiope'ye, alev olup Aegina'ya, kuğu olup Leda'ya, beyaz boğa olup Europe'ye (Avrupa'ya) tecavüz etmiştir.
4- Sayısız aşk maceralarının ve tasallutlarının kurbanları arasında Alkmene, Anaxithea, Kallisto, Karme, Kassiopeya, Dia, Dione, Elara, Elektra (bu Elektra, Agamemnon'un kızı Elektra değil), Hesione, Io, Maya, Neara, Niobe, Okyanus Pluto'su, Protogenya, Semele, Styx, Tavgete, Thalia, Tymbris ve daha nice nimfa'lar (su perileri) ve ölümlü kadınlar vardır. Baş tanrının iğfal ve kız kaçırma öyküleri, zamanına ait heykel, kabartma, çömlek-vazo desen ve resimlerinden Michelangelo gibi büyük ressamların tablolarına değin klasik sanata geçmiştir.

Helena: Yukarıda iki vesileyle değindiğimiz Troya Savaşı efsanesine, şimdi de kadın açısından bakalım.

Bu savaş, o mitolojideki en büyük öyküdür ve birçok mitolojik karakter efsanede yer almıştır. “İlyada” başta olmak üzere birçok antik Yunan destanı, Aeskhilleus, Sophokles ve Euripides'in çeşitli tragedyaları, ya da bir takım efsaneler, şiir, heykel, resim, kabartma, fresk, desen bu öyküden esinlenir.

Her ne kadar, öykünün önde gelen kahramanlarının çoğu Aekhilleos (Aşil), Hektor, Aias (Ajax), Odysseus, Philoktetes, Paris, Menalos, Diomedes, Priamos, Phoenix, Nestor gibi erkek kahramanlar idiyse de, efsane ve bağlantılarında doğrudan yahut dolaylı olarak öykü ve etrafındaki (önce ve sonrasındaki) olaylarda kadınlar pay sahibidirler.

Şimdi “kadın parmağı”na burada bir miktar ayrıntılı olarak eğilelim.

Bilindiği gibi, savaş Troya kralı Priamos'un oğlu Paris'in, Sparta kralı Menalos'un eşi Helena'yı Troya'ya getirmesiyle başlar. Yani savaş “kadın yüzünden”, daha doğrusu “kadını paylaşamamak yüzünden” çıkmıştır. Savaşın hiç de Helena yüzünden çıkmadığını, Menalos'un altın ve mal için sefere çıktığını Aeskhilus'un “Agamemnon” undan öğrenmiştik. Fakat bir an, efsane içinde kalalım ve olayın öncesine gidelim.

Helena da, Paris de bu olayı yaşamaya yazgılıdırlar. Yani, olacaklar onların iradelerin üzerindedir, buyruk yüksek yerden, Olympos'tan gelmiştir. Ama anlatının o kısmında da “kadın parmağı” vardır, Paris'in yazgısını buyuran ilâhi kudretin içinde de dişi cins bulunmaktadır. Şimdi bu tanrısallığı (ya da daha doğrusu tanrıçasallığı) görelim.

Helena, şimşekler çakan Zeus'un sayısız tecavüzlerinden birisinin ürünüdür. Bir gün kuğu kılığına girerek Lakmedaemon kralı Tindareus'un eşi Leda'yı hamile bırakır. Helena, annesinin karnından çıkan kuğu yumurtasından insan olarak doğar. Anne bir, baba ayrı kardeşlerinden birisi, altınla ilgili değinmede de andığımız gibi, Klytaimnestra'dır. [Başka bir versiyona göre, İntikam Tanrıçası Nemesis kaz kılığında gezerken, Zeus kuğu haline girip, onunla birleşir, oluşan yumurtayı çobanlar Leda'ya verirler, yumurtadan çıkan bebek Helena kralın sarayında onun evlatlığı olarak yetiştirilir.]

Helena büyüyüp genç kız olduğunda artık güzelliği dillere destandır. Nice yiğitler, prensler, hükümdarlar talibidir. Ne var ki, Helena'nın yazgısı tanrıça Afrodite tarafından çizilecektir. Çünkü yıllık dini törenlerin birisinde Tindareus Afrodite'ye adak sunmadığı gibi, onu küçümsediğini belli etmiş, pek hiddetlenen tanrıça öç almak için, kralın her üç kızını da (Klytaimnestra, Timandra ve Helena'yı) zina suçuyla lekelemeye ahdetmiştir. [Euripides'in “Orestes” piyesi, ayrıca Hyginus ve Apollodorus'un kitapları.]

Helena evlenecek yaşa geldiğinde, babalığı kızına talip olan erkekleri saraya çağırır, o kadar çok erkek koşup gelir ki, sonuçta Odysseus'un önerisiyle evleneceği erkeği babasının değil, Helena'nın seçmesine karar verilir. Kralın tek şartı vardır: Genç kız kimi seçerse seçsin, diğer erkekler onun tercihine saygı göstereceklerine ve o erkeği hayatlarının sonuna kadar savunacaklarına dair peşinen ant içeceklerdir (Hesiodos, Apollodorus, Pausanias, Hyginus ve Ovidus.)

Yemin töreni yapıldıktan sonra Helena Menalos'u seçer. Helena'nın evliyken Paris'le Troya sarayına giderek kocasını terketmesi mitolojide yazgı da olsa, olayı, efsanenin kaynaklandığı toplumda bir kızın evleneceği erkeği seçmesine karşı gösterilen hoşgörüsüzlüğün bir yansıması diye görmek doğrudur. Öykünün kadına ilişkin başka bir yönü daha vardır. Kralın, öneri sahibi Odysseus'a armağan olarak Penelope'yi vermesi anlatıya tamamlayıcı bir negatif boyut daha katar.

Zira erkeğini kendisi seçen kadın (Helena) yadsınırken ve felaketlere sebep olurken, kocasını kendisi seçmeyen ve erkeğe ödül olarak verilen, iradesinin dışında biriyle evlendirilen Penelope yüceltilir: Çünkü sefere çıkıp kimisine göre 20, kimisine göre 30 yıl dönmeyen kocası Odysseus'u sadakatle bekler, iffet sembolü olarak mitolojiye geçer. Evli olduğu adamla ruhsal ve cinsel her türlü ilişkiden ve eşiyle bir arada yaşamaktan yoksun kalan, günlerini, aylarını... Yıllarını gergef işleyerek geçiren Penelope'nin doğa dışı, insanlık dışı yaşamı kadınlığın erdemi, erdemliliğin de timsali gibi gösterilir.

Buna karşılık, üç kız kardeşin diğer yazgılısı Klytaimnestra sefere giden kocasını beklemez, onun kuzeniyle aşk yaşamaya başlar, efsane sadakatsiz kadının suçluluğunu şiddetlendirmek için onu katil de yapar, kocası dönünce âşığının yardımıyla Agamemnon'u öldürmekle damgalar.

Anlaşılan, Eski Yunan'da sefere çıkan erkekler geride bıraktıkları eşlerine güveniyorlarmış, Odysseus, Agamemnon, Troya'ya giden Akha'lı diğer evliler ya da Odyesseus'la Altın Post seferine çıkan diğer erkekler gibi örneğin.

Çağa geldiğimizde erkek geride bırakacağı kadına güvenmez olmuştu ki, haçlı seferlerine çıkan çapulcu ordularının başındaki soylular eşlerine bekâret kemeri takıp kilidin anahtarını yanlarında götürmek gibi dâhiyane bir yöntem bulmuşlardı. Emre Caner'in R. Lewinshon'dan aktardığına göre (a.g.e., sf. 92), Tanrı adına ve de İsa aşkına Mukaddes Topraklara giden erkek orduları bir yıllık sefer için 13.000 kişilik fahişe konvoyları götürüyorlar, ama geride bıraktıkları eşlerinin cinsel organlarını kilit altına alıyorlarmış.

Neyse ki kadınlar esaret kemerlerinden kurtularak, bedenlerinin ve ruhlarının isteğini yerine getirmenin yolunu buluyorlarmış, Hüseyin Kılıç'ın “Batıda Kadın ve Cinsellik” kitabında yazdığına göre, tek anahtarı olan kilidi ya çilingire açtırıyorlar veya bir kaç beden zayışayarak kemeri kalçalarından çıkarıyorlarmış.

Pek de iyi ediyorlarmış. Kadın mülk olduğu için iffet ve sadakat söz konusu oluyor, onun sahibi-efendisinde ise o denilenler aranmıyor. Örneğin, iffet kelimesi niçin erkek için yoktur da, sadece kadın için vardır? Eşinin iffetini, sadakatini bu şekilde –üstelik de hiç de sağlıklı olmayan, enfeksiyona, cilt hastalıklarına yatkın olan bu yöntemle– güvence altına alan, daha doğrusu aldığını zanneden Haçlı savaşçıları, çadırlarda, örtülü arabalarda fahişelerle halvet olurlarken, her nasılsa günaha girmiyorlardı. Halbuki bir sonraki paragrafta göreceğimiz gibi, Tanrıları da, onun Oğlu da fahişeyle yatmayı erkeğe çok kesin dille yasaklamıştı.

Yakın yıllarda Türk Ceza Kanununda yapılacak değişiklikler nedeniyle hayli tartışılan zina konusunda üç Semavi dinin temel Kutsal Kitaplarında yazılı müşterek ilahiyatın ne dediğine bakalım

Eski Ahit'in ilk beş kitabının “Mısır'dan Çıkış” (Exodus) 20/2-15'te anılanında, On Emir'den birisi “Öldürmeyeceksin” ise, diğeri “Zina etmeyeceksin”dir. Aynı emir, “Yasanın Tekrarı” (Deuteronomion) bölümünde de tekrarlanır (5/18.)

Yeni Ahit'te Aziz Pavlos'un Korintoslulara I. Mektubunda (6/13-20) şöyle denilmektedir:

“...Beden zina için değildir, Rab içindir. Rab da beden içindir... Bilmiyor musunuz ki, bedenleriniz Mesih'in parçalarıdır. Öyleyse, Mesih'in parçalarını alıp, bir fahişenin parçaları mı yapayım? Asla! Bilmiyor musunuz ki, bir fahişeyle birleşen kişi onunla tek beden olur. İkisi tek ten haline gelir... Zinadan kaçının. İnsanın işlediği başka her günah beden dışıdır. Ama Zina eden kişi, kendi öz bedenine karşı günah işlemiş olur. Hem bilmiyor musunuz ki, bedeniniz içinizdeki Kutsal Ruh'un mabedidir, o size Tanrı tarafından bahşedilmiştir ve siz kendinize ait değilsiniz.” [Yeni Ahit'in Martin Luther tarafından yapılan Almanca çevirisinden, Ant. Gideonbund, 1967, sf. 188.]

Kur'an'da ise şöyle deniliyor:

“Onlar... Allah'tan başka mâbud beklemezler, haklı bir dava dışında insan öldürmezler (çünkü O, öldürmeyi yasaklamıştır), zina etmezler, bunları yapan cezasını çekecek, Mahşer Günü cezası ikiye katlanacak ve tövbe etmedikçe hiç bir zaman affa mazhar olmayacak...” (Furkan suresi, 25/68-70.)

“Ey peygamber! İman eden kadınlar sana gelip Allah'a şirk koşmayacaklarına, hırsızlık yapmayacaklarına, zina etmeyeceklerine, çocukları nı öldürmeyeceklerine, başkalarına, kendilerinin icat ettikleri korkunç bühtanlar atmayacaklarına ve adil ya da iyi şeylerde sana itaatsizlik etmeyeceklerine dair yemin ederlerse, yeminlerini kabul et ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Hiç şüphesiz, Allah Gafur'dur, Rahim'dir.” (Müntehine s., 60/12.)

“Zinaya zinhar yeltenmeyin! Çünkü o kerih ve ahlâksız bir şeydir.” (İsra s.,17/32.)

“Zina eden erkeğin ve zina eden kadının her birine yüz kamçı vurun. Ve merhamet etmeyin, zira Allah'a ve âhiret gününe içten inanıyorsanız, Allah'a itaatsizlik etmiş olursunuz. Cezalandırılmalarına çok sayıda mümin şahit olsun.” (Nûr s., 24/2.) [Kur'an (zamanının önde gelen Arapça-İngilizce çevirmeni N.J. Davud'un İngilizcesinden) Penguin Y., Middlesex, 1983, sf. 213, 268, 236 ve 214.]

Dikkat edilirse, Kur'andaki zina kelimesiyle, İncil'deki zina kelimesi örtüşmüyor. Kur'an zinayı –kiminle olursa olsun, kim yaparsa yapsın– evlilik dışı cinsel ilişki diye anlarken, İncil, yukarıdaki alıntılarda da açıkça ifade edildiği gibi, bir erkeğin bir kadın fahişeyle yatmasını kastediyor. Baktığım İncil çevirilerinin Türkçe olanında kelime “zina” diye geçerken, Almanca, İngilizce ve Fransızca'sında fahişeyle yatmak anlamındaki kelimeler seçilmiş, üç çevirinin hiç birinde evlilik dışı ilişki anlamındaki “Ehebruch, adultry, adultère” kullanılmamış.

Bu anımsatmayla söylemek istediğim şey, İncilin bu çok açık günah ilânına rağmen, Papanın ve piskoposlarının takdislerle, dualarla, ayinlerle uğurladıkları kutsal ordular, resmen ve alenen on bini aşkın fahişeyi “günah yataklarıyla birlikte” yanlarında götürüyorlardı.

Hangi din, hangi inanç, hangi İsa, hangi Tanrı yasağı? Bütün o sözlerin koca bir sahtekârlık olduğu besbelli. İsa “komşunu sev” demişse, komşun olmayanı (uzaktaki Müslümanı, Yahudiyi) katlet, kıymetli nesnelerini gaspet mi, demiş? Aşkı para için yapan kadını yasaklamışsa, savaşa giderken yanında onlardan götürmene cevaz mı vermiş? Bütün bunların yapılmasına din adamları önayak olsun mu, istemiş?

Ve asıl önemli olanı, Kilise denilen ruhani hiyerarşiyi kendi mi kurmuş, o kişileri bizzat mı atamış? Adına davranan din adamlarına noterden vekâletname mi, devletten mühürlü yetki belgesi mi vermiş? Din adamı ne demek? Bir toplumsal örgütlenme. Tanrı dediğiniz ise, adı üstünde tanrısallık, ilâhilik. Ne yerdedir, ne göktedir, ne dünyadadır, ne kâinattadır, her yerdedir, hiç bir yerdedir... Dede Erenlerin dediği gibidir.

İlâhiliğin böyle bir örgütlenmeye ve vekâlet müessesesine ihtiyacı mı var? Pagan dönemini, onun tanrılarını ve tapınaklarını reddettiniz, tanrı yı teke indirdiniz ve öbürleriyle kıyaslanmayacak denli olağanüstü mistik, metafizik bir yere yücelttiniz, (bu haliyle insana yabancılaştırdınız, insanlar eskiden İnnana'nın, Damuzi'nin, Zeus'un iyiliklerini de kötülüklerini de biliyorlardı, onları insanüstü fakat gene de kendileri gibi, görüyorlardı, tek tanrılık ise tapınılanı dokunulmaz, erişilmez ve eleştirilmez kıldı.) Eski dönemin tanrılarını kaldırdığınız ama tapınağı ve tapınmayı kaldırmadınız, tapınma yerlerine başka isimler buldunuz, sinagog dediniz, kilise dediniz, toplanmak fiilinden cami dediniz, fakat paganların mabet töresini korudunuz. Bir mekânda buluşup birlikte tapınan (ayin yapan) pagan toplumu insanlarının alışkanlıklarını tek tanrılı toplumlara taşıdınız, ortak ibadetleri kurumlaştı rdınız, hatta eski dönemin müzikli veya melodili ayinlerini de tek tanrılı dine taşıdınız, tanrının müziğe ihtiyacı mı vardı, ayrıca sizin müziğinizden siz hoşlanıyorsunuz, evrendeki onca gezegenin hâkimi, niçin oturup sizin müziğinizi dinlesindi?

Çok tanrılı dönemdeki tanrılar bir çeşit insan gibi olduklarından, insanlar hoşuna gider diye ayinlerinde kendi müziklerini ve çalgılarını tanrılarına dinletiyorlardı, bu normaldi, ama Tanrı teke inip, o denli gökselleşince siz gene de müziğinizi dinletmeğe devam ettiniz. Besbelli ki, o müzik Tanrı için değil, kendiniz içindi. Kısacası, ritüeller değişti, ama ritüelcilik kaldı.

O ayinleri eski dönemdeki gibi din adamları yönetmeye devam etti. Oysa “Tanrıyla kul arasında” bir aracıya niçin gerek olsundu? Marx'ın dediği gibi, Hahamlık, rahiplik, imamlık bir meslek olmuştur? İnsanın geçimini Tanrı üzerinden kazanması, ruhaniyeti meslek yapması size aykırı gelmiyor mu? “Peki, o adamlar nasıl geçinsinler?” diye bir soru bile olmamalı. Siz kiliseleri, sinagogları, camileri kaldırın, onları toplumda sadece tarihsel eser olarak değerlendirin, tarihsel eser değerleri yoksa başka sosyal amaçlarla değerlendirin Değil mi ki ibadet “Allah ile kul arasındadır” diyorsunuz, bırakın, evinde, tarlasında ya da şehir parkında veya belediye otobüsünde... istediği her hangi bir yerde ibadet etsin, dua etsin, namaz kılsın. Yahudiler Şabbat'ta, Müslümanlar Ramazan ya da Kandil günlerinde oruç tutarken nasıl ki, hahama ve imama ihtiyaç duymuyorlarsa ve o yaptıkları da Tanrıya ibadet etmek ise, diğer ibadetlerini de o şekilde aracısız yapsınlar.

Daha doğrusu hiç yapmasınlar.

O insanlar ibadeti borç bildiklerinden dolayı öyle yapmakla manevi huzur duyuyorlar, öyle yaparak kendilerini Tanrıya (ve Cennete) yakınlaşmış hissediyorlar.

Oysa Tanrının kendisine ibadet edilmesine (tapınılmasına) niçin ihtiyacı olsun? Mademki, sizden önceki pagan devri, İslamiyetin deyimiyle “Cahiliye Devri”ydi ve mademki, Cahiliye Devri sona erdi, siz niçin hâlâ Cahiliye'nin cahil törelerini, ritüellerini sürdürerek tapınmayı şart koştunuz?

Tapınmanın da tapınağın da, Allah'la kul arasındaki din adamının da her tek tanrılı dinin kendinden önceki “Cahiliye Devri”nde kalması gerekmez miydi? Fakat siz tanrıya ibadet etmeyi insana borç kıldınız. Tanrı insan mı ki, insanlar gibi alacağı-vereceği olsun, insandan ne alacağı olabilir ki, insan ona borçlu olsun? Kaldı ki, pagan Kureyş'in kutsal mabedi Kâbe'de her biri bir tanrıyı temsil eden putların en büyüğü Baş Tanrı'ydı ve Adı Allah'tı. Yani Allah adını İslamiyet icat etmedi, o sadece diğer tanrıların tamamını kaldırdı, sadece Allah'ı Tanrı kabul etti. Sonra o Tanrı, elçi seçtiği Muhammed Mustafa'ya mesajlarını sureler ve ayetler halinde nâzil etti (indirdi). Peygamber onları kâtiplerine deriler üzerine yazdırdı, hâfızlara ezberletti, Halifesi Osman da 30 cüz halinde topladığı o metinlerle Kur'anı kutsal kitap haline getirdi.

Müslümanlar ibadeti “Allah rızası için” yaptığınızı söylerler. Sizin ibadetinize ihtiyacı mı var? Birinden iyilik gördüğünüzde teşekkürünüzü “Allah razı olsun” diye ifade edersiniz, iyilik gören sizsiniz, niçin teşekkürünüzü Allah'ın üstüne yıkıyorsunuz?

Paris'in yargısı ve yazgısı: Bir adı da Alexandros olan Paris doğmadan önce, annesi Hakabe rüyasında karnından alevler çıktığını ve tüm Troya'yı yaktığını görmüştür. Rüya yorumcuları doğacak çocuğun ülkeye felaket getireceğini söyledikleri için, Priamos, bebeği bir hizmetkârına vererek, ölsün diye dağa bıraktırır. Fakat bebeği önce bir dişi ayı emzirerek büyütür, sonra da bir çoban ailesi onu evine alır (Apollodorus, Hyginus, Tzetzes, Pindar). Alexandros büyüyüp, bir su perisiyle evlenir, dağda kendi halinde bir çoban olarak sakin bir yaşam sürerken, tanrılarla tanrıçalar onu rahat bırakmazlar, dağdan alıp en önemli öykülerine kahraman yaparlar.

Daha önceden geçen bir olaya göre, Olympos'taki bir düğüne Kavga Tanrıçası Eris davet edilmez. O da buna kızıp, ortalığı karıştırmak için düğün yerine bir elma atar. Elmanın üzerinde “en güzel kadına” yazmaktadır. Oradaki üç tanrıçanın (Hara, Athena ve Afrodite) üçü de elmanın gökten kendisine atıldığını söyler. Zeus kavgada hakem olmak istemez, hem üç kadından birisi olan Hera Zeus'un yedinci eşidir, hem de (ya da kimilerine göre) kafasında ölümcül bir plan vardır.

Zeus ikinci eşi tanrıça Themis'le bir çözüm bulur, dağdaki çoban Paris'i Olympos'a getirip hakem yaparlar ve üç tanrıçadan en güzel olanı na elmayı vermesini isterler. Her üç kadın da delikanlıya vaatte bulunur: Hera Asya Krallığını verecektir, Athena sonsuz akıl ve başarı bahşedecektir, Afrodite ise Güzel Helena'nın aşkını.

Mitolojide “Paris'in Yargısı” diye geçen tercih, aynı zamanda ilâhi bir yazgıdır da. Zeus'la Themis'in o kadar insan arasından dağdaki bir çobanı getirmeleri kimi anlatılarda onların, Troya faciasına dek uzanacak yazgıyı birlikte çizdikleri şeklinde verilir.

Bu yazgının açıklamasına göre, Zeus, Helena ile Paris'i kullanarak Asa ile Avrupa'yı birbiriyle savaştıracaktır. Başka efsanelere göre, yeryüzünde artan insan sayısını azaltmak, yarı-tanrı olanların soyunun saygınlığını arttırmak için böyle korkunç bir savaşa karar vermiştir (Cyprianus, Procius, Apollodorus...) [Demek, savaşlar yoluyla nüfus fazlasını azaltmak fikri Malthus'tan çok önce de vardı ki, mitolojiye girmişti.]

Kassandra: Paris Helena'ya bir an önce ulaşmak için yola koyulur, Troya'ya gelir, orada prens olduğu anlaşılır. Burada bir parantez açıp, Yunan mitolojisinin önemli ve saygın kadın kişiliklerinden Kassandra'yı analım. Priamos'la Hakabe'nin kızı (Troya Prensesi) olan Kassandra, bir gün Apollo tapınağında uyurken tanrının tasallutuna uğrar, uyanan genç kız kaçarak tecavüzden kurtulur. Apollo ona bir pazarlık önerir, bekâreti karşılığında prensese insanüstü bir kehanet gücü verecektir. Kassandra teklifi kabul eder, tanrıdan o doğaüstü gücü alır, fakat bekâretini vermez. Çok kızan Apollo “bari Tanrına bir öpücük ver” diyerek kızı kandırır ve öpecek gibi yaparken, dudaklarına tükürür. Böylece, Kassandra olacakları önceden görecektir, haber verecektir, fakat dudaklarından çıkan kehanetlere kimse inanmayacaktır.

Kassandra bu yetiyi kazanır kazanmaz, korkunçluklar görmeğe başlar, ölüler, yaralılar, kan gölleri, yanan evler, babasız kalan çocuklar, ağlayan kadınlar... Savaş felaketinin çeşitli yönlerini gösteren sayısız görüntüler gözlerinin önünden geçip durur.

Genç kız dehşet içinde tapınaktan saraya koşar, sarayda bir tören yapılmaktadır. Dağdan kente gelen çobanın aslında prens olduğu anlaşılmış, onuruna şölen düzenlenmiştir. Kassandra yabancıyı görür görmez dehşet içinde çığlık atar, eşi görülmemiş bu dehşet çığlığı törenin sessizliğini yırtmış ve herkesin kanını dondurmuştur. Prenses parmağıyla yabancıyı işaret ederek, “Bu yumuşak ve hoş kokulu âşık, dişi bir ayının eniğidir. Bu adam cinayetin soluğudur, yıkımın ve ölümün kızıl ve kızgın yalımıdır. Hepimizin ölümüne yol açacaktır. İş işten geçmeden onu öldürün. Hepimizi korkunç bir cehenneme gönderecek pis bir solucandır o! Onu hemen ezin. Öldürün. Adını da Alexandros diye çağırmayın. Onun adı Paris'tir, korkunç ölümle evli kişidir” (İlyada).

Kassandra'nın sözlerine aldıran çıkmaz, tersine bir kral oğlu olduğunu öğrenen Paris vakit yitirmeden gider, Menalos'un eşi Helena'yı Saparta'dan alır getirir. Kassandra bir kez daha uyarır, Helena'nın derhal gönderilmesini ister. Gene aldıran çıkmaz, hatta çığlıkları düğünü bozuyor diye mahzene kapatılır. [O gün bugündür, “Kassandra'nın çığlığı” deyimi savaşa karşı uyarı ve barış çağrısı olarak kullanılmaktadır.]

Savaş uzayıp giderken, Troya'lılar Helena'yı suçlarlar, ama kayınpederi Kral Priamos Helena'ya, “Suçlu sen değilsin kızım, asıl suçlu tanrılardır, bu kanlı savaşı başıma onlar açtılar” der (İlyada).

Erkeğin savaş ganimeti olarak kadın: Troya efsanesinde Paris ile Agamemnon arasındakinden başka Aekhilleos ile Agamemnon arasında da “kadın meselesi” vardır. (Agamemnon ile kuzeni Aigisthos arasındaki “kadın meselesi” olmuştur.)

Kuşatma uzadıkça, Akha'lılar Ege sahillerindeki başka sitelere talan seferleri düzenlerler. Seferlerden birinde Aekhilleos'un getirdiği ganimetler arasında iki amca kızı olan Kriseis ile Briseis de bulunmaktadır.

Genç kızların babaları iki komşu kentin Apollo tapınağının rahipleriyken, Aekhilleos babasını öldürdüğü Briseis'i kendisine ayırır, Kriseis'i ise başkomutan Agamemnon'a sunar.

Kriseis'in babası getirdiği pahalı hediyelere rağmen, kızını geri alamayınca tanrısından yardım ister. Apollo da Akha ordularına veba gönderir. Salgından kurtulamayacaklarını anlayan komutanlar Agamemnon'a baskı yaparak Kriseis'i geri vermesini isterler. O da kabul etmek zorunda kalır, Kriseis'i bırakır.

Bırakmasına bırakır, ama bu kez de Aekhilleos'un çadırındaki Briseis'e el koyar. Çok sinirlenen Aekhilleos savaşı bırakıp gider. Yani, Mitolojideki “Aşil'in Öfkesi”nin de nedeni kadındır. Aekhilleos tüm ısrarlara rağmen dönmez, ancak yakın arkadaşı Patkroklos'un Hektor tarafından öldürüldüğünü duyuncaya, geri gelerek tekrar savaşa katılır.

Bazı anlatılara göre, Troya'nın diğer prensesi Poliksena kardeşi Troilos'la birlikte atlara su almaya gittiğinde Aekhilleos'la karşılaşırlar. Aekhilleos Poliksena'yı gözüne kestirir, Troilos'u öldürür, ama genç kız kaçar. Aekhilleos'un kızı almak için babası Priamos'la pazarlık yaptığını ve Briseis olayını bahane ederek savaştan çekildiğini söyleyenler de vardır (Frigyalı Dares Frygius, Roma'lı Diktis Cretensis.)

Başkalarına göre, olay daha sonra (Hektor'un ölümünden sonra) geçer. Poliksena babasıyla birlikte Aekhilleos'tan ağabeyi Hektor'un ölüsünü almaya gittiğinde, Aekhilleos ona âşık olur, genç kızı elde etmek için tapınağa, Priamos'la pazarlık yapmaya gittiğinde Paris'le tutuştuğu dövüşte öldürülür. Yani, Aekhilleos'un savaştan çekilmesi daha öncedir, geri gelmesinin Patroklos'un öldürülmesiyle ilgisi yoktur. Euripides “Hakabe” isimli tragedyasında Aekhilleos'un hayaletinin Akha'lılara göründüğünü, Poliksena'nın kendi mezarı üzerinde kurban edilmesini istediğini, bu dileğini oğlunun yerine getirdiğini anlatır. Prensesin kabahati, erkeğe –üstelik de düşman ordularıyla gelip kentini kuşatan düşman kahramanına– teslim olmamaktır.

Troilos'la Poliksena'nın öyküleri değişik anlatımlarla bir kaç kez işlenmiştir. Frygius, Cretensis ve Euripides'ten başka, Vergilius: “Aeneid”, Seneca: “Troades”, Benoit de Sainte-Maure: “le Roman de Troie” (Troya'daki Romalı), Guido delle Colonne, Boccacio, Chauser: “Troilus and Crisseyda”, Henryson: “The Testament of Cressida”, Shakespeare: “Troilus and Cressida”, Dreyden: “Troilus and Cressida”.

Yani Troya savaşında erkek egemen kadın-erkek ilişkileri Helena'dan ibaret değildir.

Savaşta, Hektor Patrolkus'u, Aekhilleos Hektor'u, Paris Aekhilleos'u, Philoktates Paris'i öldürür. Aekhilleos'un zırhı kendisine verilmeyen Akha kahramanlarından Ajax (Aias) çıldırıp intihar eder.

Bilinen Tahta At hilesiyle kuşatma orduları kente girerler. Kassandra tahta atın iç yüzünü söyleyip, atın içeri alınmasını önlemeye çalışırsa da, dinleyen çıkmaz. Akha orduları Troya'yı yakıp yıkarlar, el koydukları savaş ganimetleriyle birlikte, Helena'yı da alıp memleketlerine dönerler.

Savaşan galip tarafın yağma ve talanı, taşınabilecek kıymetli mallara ganimet olarak el koyması çağlar boyu sürmüştü. Ganimetler arasında insanlar da vardı. Gaspedilip götürülen insanlar köle oluyorlardı. Böylece, insanın mal sayılması erkeğin işgücüne, kadının ise hem işgücüne, hem de cinselliğine el koymak içindi. Alıkonulan insanlar ya doğrudan doğruya o erkeklerin veya meta olup, esir pazarlarında köle yahut cariye diye satılarak başka erkeklerin işinde, evinde ve yatağında hizmete koşulurlardı.

Argos kralı Menalos'un kardeşi Agememnon Troya'ya Helena'yı alıp, kocasına getirmek için gitmişti, ama dönerken, düşman tarafının prensesi Kassandra'yı da kendine ganimet aldı.

Agamemnon'un dönüşüyle, Troya savaşı öncesinde başlamış olaylar zincirine bir dizi yeni halka eklenecekti.

Klytaimnestra ve İfigenia: Burada efsanenin bir kötü kadını daha karşımıza çıkıyor. Klytaimnestra Aigisthos'la aşk yaşadığı için öykülerin çoğunda kötülenir. (Ama kocası Agamemnon'un savaş çadırında odalık yaptığı savaş ganimeti Briseis ve Kriseis üzerinde durulmaz.)

Bazı tragedyalar Klytaimnestra'yı “iyi” ile “kötü” arasında bocalayan, içinde büyük hesaplaşmalar geçen, fırtınalar esen –ve sonraları Dostoyevski'nin ustalıkla yaratacağı “düal karakterli” (ikili kişilikli) erkeklere benzeyen– bir kadın olarak çizmişlerdir. “Danimarka Prensi Hamlet”in annesi Gertrude da bir Orta Çağ Klytaimnestra'sı sayılabilir, ama Shakespeare Gertrude'u kötülemez, hatta babasının hayaleti, Hamlet'ten annesine kötü davranmamasını ister.

Yunan mitolojisinde ve onu esas alan tragedyası nda Klytaimnestra kocası Agamemnon'u ve onun Troya'dan getirdiği Kassandra'yı öldürür. Efsanenin çoğu versiyonlarında o fiilinin nedeni Aigusthos'la evlenmek niyetidir.

Agamemnon ile Klytaimnestra'nın üç çocuğu vardır: Elektra, Orestes ve .İfigenia. Yunan orduları Troya seferi için bütün hazırlıklarını tamamladıkları halde, günlerce rüzgâr esmediği için yelkenler şişmezler, gemiler limandan çıkamazlar. Sonuçta, rüzgârın çıkmasını tanrıça Artemis'in engellediği anlaşılır.

Çünkü başkomutan Agamemnon bir gün avlanırken, Artemis'in doğada en sevdiği geyiği öldürmüştür. Tanrıça şimdi öç almaktadır. Artemis, Agamemnon'a, ancak kızı İfigenia'yı kurban etmesi halinde rüzgârın çıkmasına izin verecektir. Agamemnon Mykenai'daki Klytaimnestra'ya haber göndererek kızını Aekhilleos'la nişanlayacağı için İfigenia'yı alıp getirmesini ister, gerçek niyetini gizler. Annesinin getirdiği İfigenia'yı babası Artemis tapınağında kurban verir. [Daha sonraki efsanelerde hikâye değişir: Artemis son anda bıçağın altına bir geyik koyar, genç kızı da uçurarak Tauris (Kırım) yarımadasına götürür. İfigenia oradaki Artemis tapı nağında uzun yıllar rahibelik yapar. Öyküsünün devamını birazdan dinleyeceğiz.]

“İlyada”da Krysothemis adıyla andığı İfigenia'nın ölümden kurtulmuş öyküleri daha sonra bazı tragedyalara konu olmuştur: Euripides'in “İfigenia Auilis”te, “İfigenia Tauris”te, Racine'in “İfigenia Aulide”de, Goethe'nin İfigenia Tauris'te ve Glück'ün aynı adlı operası.

Bazı yorumlara göre, Klytaimnestra'nın kocası nı öldürmesi, kızının intikamını almak içindi. Kaldı ki, Afrodit, Klytaimnestra'nın babasına kızıp, her üç kızını da kocalarına ihanetle yargılamıştı.

Cezalı Soy: İlahi yazgı bu kadardan ibaret değildi. Agamemnon'un atları tanrılar tarafından cezalandırılmış bin soydan gelmekteydi. Zeus'un en sevdiği ölümlü oğlu Lidya kralı Tantalos tanrılara saygı duymuyordu ve inanmıyordu.

Birgün tanrıları evine davet ederek, kendi çocuğu Pelops'u kesip, pişirip önlerine koyar, ama ikisi hariç diğerleri etten yemezler. Kimilerine göre Tantalos, tanrıların insan yiyici (yamyam) olduklarını göstermek için böyle yapmıştı ve suçlarını dünyaya ispatlamak istiyordu.

Öyle de olsa, böyle de olsa Tantalos'un işlediği büyük bir suçtu. Yunan mitolojisi insanın kurban edilmesinden hiç hoşlanmazdı, gerek İfigenia öyküsünün sonradan düzeltilmesi, gerekse Tantalos'un öyküsü veya başkaları, daha önceki devirlerde insanların tapınaklarda kurban edilmesini yadsımak için anlatılmıştır. Ayrıca, babanın kendi çocuğunu ya da yakınlarının çocuğunu öldürmesi en büyük suçlardan birisi olduğu için efsaneler o öldürülecek çocuğu ya dağ başına bıraktırır veya Musa gibi bir sepetin içinde Nil kıyısındaki sazlıklar arasına. Hatta çoğunlukla bu çocuk tekrar saraya girer. Sadece efsaneler değil, çocukluğumuzda dinlediğ imiz birçok prens öyküsü de böyledir.

Tanrılar Tantalos'u Hades'in yeraltı ülkesinde bir gölün başına koydular. Susayıp su içmeye eğildiğinde sular çekiliyordu, acıkıp ağaçtan meyve koparmaya uzandığında dal ulaşamayacağı kadar yukarı yükseliyordu. Yani, Tantalos da –Sisifos gibi– sonsuza dek cezalandırılmıştı.

Tantalos'un kızı Kraliçe Niobe babasından daha koyu bir tanrı düşmanıydı ve Olympos'ta oturanlara açık açık meydan okurdu. Halkı tanrılara tapmamaya çağırdığı için Apollo ile Artemis gelip kadının gözleri önünde 14 çocuğunu öldürürler. Niobe de oracıkta gözlerinden yaş gele gele kaskatı kesilir, tanrılar onu gece gündüz ağlayan bir taş parçasına çevirmişlerdir. [Manisa yakınlarında görünüşü kadın yüzüne benzeyen ve içinden su akan bir kaya, öyküsünü Niobe'den alır. Efsane, Anadolu mitolojisinde daha fazla olan anasoylu kalıntılara bir örnek sayılabilir. Öyküyü Aeskhilus “Niobe” adlı tragedyasına konu yapmıştır (ayrıca, Hesiodos, Homeros, Apollodorus.)

Tanrılar Pelops'u hayata geri getirirler, Sonradan Olympos oyunlarını başlattığı söylenen Pelops'un iki oğlu vardır: Arterus ve Tyetes.

Agamemnon'un geldiği soya adını veren Arterus'un karısı kayınbiraderi Tyetes ile ilişki kurar. Arterus, Tyetes'in iki çocuğunu pişirip, ziyafette babalarına yedirerek öcünü alır. Bu kez intikam sırası Tyetes'e gelmiştir. Bir tanrı elçisi, ancak kendi öz kızından çocuğu olursa, bu oğlun Arterus'u öldürebileceğini söyler. O da kızı Pelopya'nın yatağına gizlice girerek, hamile bırakır, doğan çocuğuysa annesiyle birlikte Arterus'a gönderir. Genç kız kimden olduğunu bilmediğ i bu çocuğu, yolda giderken kırlarda terkeder ve Arterus'un sarayına gidip, bilmeden amcasıyla evlenir. Dağda çobanlar tarafından büyütülen çocuk, daha sonra saraya gelerek Arterus'a evlatlık olur. Arterus onu Tyetes'i öldürmekle görevlendirir. Fakat öldüreceği adamın öz babası olduğunu öğrenince, gidip amcasını öldürür ve babasıyla birlikte Mykenai'yi yönetirler. Derken, Arterus'un oğlu Agamemnon, gelerek onları kovar ve tahta oturur. Ama kendisi Troya seferine çıkınca, kovduğu amcaoğlu çıkagelir ve Klytaimnestra'yla aşk yaşamaya başlar. İşte, yukarıda adı geçen Aigisthos bu kişidir. Klytaimnestra'yla evlenen Aigisthos yedi yıl krallık yaptıktan sonra, Orestes tarafından öldürülür.

Birbirine bağlı öykülerden de görüleceği gibi, Arterus soyu babadan oğla cezalandırılmaktadır. Dedesi Tantalos kendi öz çocuğunu öldürmüştür, cezalandırılmıştır. Babası Arterus iki yeğenini öldürmüştür, üçüncüsü tarafından öldürülmüştür. Kendisi (Agamemnon) öz kızını kurban vermiş, ama eşi ile amcaoğlu tarafından öldürülmüştür. Öcünü ise oğlu Orestes'le kızı Elektra alacaktır.

Zincirin nereye vardığına bakalım: Orestes Tanrılar mahkemesinde yargılanıp beraat ettikten sonra, beraatın diyeti olarak Apollo'nun verdiği görev gereği Tauris'e giderek, tapınaktan Artemis heykelini alıp getirecektir.

Ama arkadaşıyla birlikte orada tutuklanırlar, tanrıçaya kurban edilmek üzere rahibe İfigenia'ya verilirler. Ama iki kardeş birbirlerini tanırlar ve birlikte kaçarlar, gelip Attika'da bir Artemis tapınağı inşa ettirip, heykeli onun içine koyarlar (Yukarıda andığım “İfigenia Tauris”te tragedyalarında ve operasında anlatılan bu öyküdür.)

Bir süre sonra, Orestes artık evlenmek ister. Genç adamı, küçük yaştayken Hermione'yle nişanlamı şlardır. Hermione Orestes'in kuzenidir, amcası Menalos'la yengesi Helena'nın kızıdır. [Demek ki, beşik kertmek o zamanlar da varmış!] Fakat Menalos ahdine uymamış, Orestes'in nişanlısını, Aeskhilleos'un oğlu Neoptelemos'la evlendirmiştir. Adı “yeni savaşçı” anlamına gelen Neoptelemos babası savaşta ölünce, savaşa çağrılır, gelir ve tahta at içinde Troya kentine ilk girenler arasına katılır (İlyada.)

Aeskhilleos'un hayaletinin çağrısına oğlunun uyduğunu söylemiştik. O oğul Neoptelemos'tur, Troya Prensesi Poliksena'yı babasının mezarının üzerinde “babasının anısına” kurban diye keser. Babasının öldürdüğü ve cesedini arabasının arkasına bağlayıp surların etrafında 9 gün dolaştırdığı Hektor'un bebek yaşındaki çocuğunu surlardan aşağı atarak öldürür [görüldüğü gibi “yeni savaşçı” eskilere gerçekten de taş çıkartacak biriymiş!] Neoptelemos, öldürdüğü bebeğin bahtsız annesi Andromakhe'yi savaş ganimeti olarak kendisine ayırıp, Hermione'nin üzerine kuma getirir. Andromakhe de çok çileli kadınlardan birisidir: Thebai kralı olan babası onu Troya prensi Hektor'a armağan etmiştir. Kadının kocasını Aekhilleos, ondan olan bebeğini ise onun oğlu Neoptelemos öldürmüştür, o da yetmezmiş gibi kocasının katilinin oğluna ve çocuğunun katiline üç çocuk doğurmuştur.

Burada aktardığımız son ayrıntılar, Euripides'in “Andromakhe”, “Troyalı Kadınlar”, Racine'in “Andromacque”, Jean Anuilh'un “La Guerre de Troie n'aura pas lieu” (Türkçe'ye “Troya'da Savaş Olmayacak” diye çevrildi) oyunlarında işlenir. Euripides adı geçen iki tragedyasını Atina-Sparta arasındaki Peleponez savaşları sırasında yazmıştır. Özellikle, Troyalı Kadınlar'ın acısını dile getiren aynı adlı oyun, savaşta tarafsız kalan Melos kent-devletini Atinalıların istila edip, yakıp yıkmalarını, talan etmelerini ve sakinlerine büyük acılar çektirmelerini yermek için kalemle alınmış, Melos kenti yerine, mitolojik Troya kullanılmıştır.

Ama Troya efsaneyken, Melos'taki vahşet hakikidir. Bu oyunla ilgili ilginç olan bir husus, savaş bütün şiddetiyle sürerken, Atina yönetiminin, kendisini ağır bir dille eleştiren ve vahşetle suçlayan bu oyunun oynanmasına izin vermesi sonraki çağlarda eleştiri özgürlüğüne tarihten ender bir örnek olarak gösterilmiştir.

Elbette ki, eski çağların demokrasisine bugün öykünmenin anlamı yok, fakat bunca uygarlık, demokrasi, düşünce özgürlüğü, ifade hürriyeti laşarının edildiği günümüzde, öyle kıyasıya savaş içindeki bir ülkede, o ülkenin askerlerinin yaptıklarını teşhir etmek, “düşman” ilân edilenin ülkenin insanlarını savunmak, işgâlci ülkenin yönetimine de, ordusuna da öyle ağır eleştiriler getirmek, nerede ne kadar mümkündür, bu soruyu kendimize sormamızda yarar var.

Soydan gelen cinayet zincirinin son halkasını da ekleyelim: Orestes beşik kertmesi nişanlısını geri almak için Neoptelemos'u öldürür, Hermione'yle evlenerek Argos tahtına oturur.

Kadına meta gibi bakılması ve işgücü olarak satılması

Yukarıda anlatılan öykülerin çoğu ile günümüzün kan davaları arasında benzerlikler bulabiliriz. Bizde kan davalarının büyük çoğunluğu ya arazi ihtilaşarından veya su kavgalarından yahut da kız kaçırmalardan başlar.

Diyebiliriz ki, kadın da toprak gibi mal olduğu için böyledir. Kız kaçırma olayının “namus meselesi”, onur konusu yapılmasının altındaki dürtü o kızın kaçırılmaması halinde erkeğe parayla satılacağıdır. Kız kaçırıldıktan sonra onun piyasa (pazarlık) değeri düşmektedir. Kızı, kızkardeşi kaçırıldı diye, karşı taraftan birisini öldürerek kan davasını başlatan erkeğin bilincinde ve psikolojisinde ar, namus, şeref, töre gibi öğeler dışa vursa da, kız kaçırma yüzünden adam vurmanın ilk ortaya çıkışına ve sonradan töreleşmesine bakıldığında, a) kadının mal gibi olması (hatta topraktan da daha az değerli mal olması), b) bir işgücü değeri taşıması ve bir erkeğe –daha doğrusu o erkekle birlikte onun ailesine– para karşılığında satılması yatmaktadır.

İki erkek arasındaki “kadın kavgası” için aynı olgu (sorunun her durumda ekonomik olduğu) söylenemez, ama istediği kadına ulaşamayan, onu başka erkeğe “kaptırdığını” düşünerek zıvanadan çıkan erkeğin kıskançlığı, kudurması, cinayete kadar gitmesinde o kadının illâ ki, emek gücünü değil, ama bedenini kendi mülkiyetinde görmenin rolü büyüktür.

O erkeğin bilincinde o kadının tercihi hiç bir önem taşımaz. Kendi tercihi o kadını istemektedir, diyelim ki, onunla evlenmek ısrarındadır veya onunla zaten evliyse –ama eşi ayrılmak istiyorsa– onun gitmesine karşıdır.

Niçin? Çünkü o kadın kendi “mülkiyetindedir” Veya bizzat erkeğin kendisinin ne istediği önemlidir, kadının isteğinin, tercihinin önemi yoktur.

Binlerce yıldır süregelmiş erkek hâkimiyeti toplumu böyle koşullamıştır.

Yukarıda anlatılan efsaneler günümüzden üç bin yıl önceye veya daha da eskiye dayanmaktadır. Fakat hiç birisini bugün yadırgamıyorsak, “demek, insanlar eskiden o kadar geriydiler ki, kadın yüzünden birbirlerini öldürüyorlardı” diyerek o olayları tarihsel bilgilerin arkeolojik kazıları gibi görmüyorsak, o zihniyet şu veya bu şekilde halen devam ediyor demektir.

Bu tür koşullanmaları aşmış erkeklerin de egemen zihniyetli olmadıkları ileri sürülemez. Örneğin, onların pek okumuş, pek uygar olanları bile kadını küçümserler veya kadına toplumda belli roller biçmişlerdir. İş yaşamında bir kadının yönetimi altında çalışmayı kolay hazmedemezler.

En gelişmiş toplumlarda bile kadına ev dışında biçilen misyon belli kadın meslekleridir. Hemşirelik, ilkokul ve yuva öğretmenliğinin daha yaygın olduğu öğretmenlik, sekreterlik (şimdilerde asistanlık), hizmet sektöründe memurelik, laborantlık, bilemediniz eczacılık, kimyagerlik, doktorluk... bunlar öğrenimli kadınlara biçilen belli başlı meslekleridir. (Mühendislik bile kadına fazla yakıştırılmaz, siz Türkiye'ye aldanmayın, Batı'daki kadın mühendis oranı bizdekinden çok daha azdır.)

Öğrenimsizler ise, kadın işi sayılan belli fabrika işçiliklerinin yanında (konfeksiyon, trikotaj, kimya, ecza, elektronik montaj vb.) hizmetçilik, temizlikçilik (gündelikçilik), evlerde bakıcılık gibi işler yaparlar. Gelişmiş kapitalist ülkelerde küçük boy firmalara veya bürolara varıncaya kadar bütün işyerlerinin temizliğini temizlik firmaları üstlenmişlerdir ve mesai saati bitiminde ya da ertesi sabah erkenden yapılan temizliğin çalışanları (cam silicilik hariç) hemen hemen tamamen kadındır.

Evlere giden gündelikçilerin sadece bizde yaygın olduğu sanılmasın, Batı'da da böyledir. Hatta, bizde büyük ve orta boy kentlerde ev temizliğinde gündelikçi kadınlar çalışırlarken, Batı ülkelerinde küçük kasabalarda da bu usul yaygındır ve onlar çoğunlukla göçmendirler ya da zencidirler.

Burada konumuz erkek hâkimiyetinin tarihsel kökenini işlemekti. Yukarıdaki uzun değinmeler, erkeğin kadına yukarıdan bakmasının doğa olayı olmadığını, sınıfsız toplumdan çıkma sürecinde toplumsal olarak başladığını, tarihle devam ettiğini göstermek ve kadının çağlar boyu süregelen diskriminasyonunun altını çizmek içindi. Yoksa erkek ve kadın ayırımı yapmak için değil.

İnsan önce insandır, bireydir

Hemen belirtelim ki, toplumun her katmanındaki erkeklerde olsun, kadınlarda olsun, ister kanaat olarak, ister gevezelik olarak çokça konuşulanlardan birisi erkeklere ve kadınlara birtakım özellikler atfetmektir.

“Erkek şöyle yapar, kadın böyle yapar, erkek şudur, kadın budur” gibi sözler olur olmaz ve sıkça tekrarlanır. Hemen herkesin zihninde öyle kanılar, yargılar, önyargılar vardır. Atfedilenler, yakıştırılanlar doğrudur veya değildir, haklıdır veya haksızdır...bu ayrı bir konu. Ama kadın ve erkeği huylarına, alışkanlıklarına, davranı şlarına göre bu tasnife tabi tutarak ayırmak da bir koşullanmadır ve ayırım önünde sonunda kadının aleyhine tecelli eder.

Kadın-erkek tasnifi yapmak, insanların kimliklerini, kişiliklerini o tasnife göre açıklamak en iyi niyetli halinde bile bir koşullanmadır.

Oysa önce insan vardır. Artılarıyla, eksileriyle, üstünlükleriyle zayıflıklarıyla, yetenekleriyle, yetersizlikleriyle, sevimlilikleriyle sevimsizlikleriyle birey vardır.

Önce kadın-erkek vardır diye bakmak, hem çarpıklıktır, hem de bu konudaki önyargıların temelidir.

Kişiyi cinsiyetine göre ayırmaksızın öncelikle ve özellikle, onu insan olarak, birey olarak görmek, onun özelliklerine, kişiliğine cinsiyetinin ötesinde bakmak, değerlendirmeyi cinsiyetler üstü yapmak şarttır.

Halbuki erkek kültünün baskın olan çarpıklığı, insana önce insan olarak değil, önce kadın ve erkek olarak bakmak şeklinde karşımıza çıkar.

Peşinen böyle yaparsak, o kişiyi hemen tasnife tabi tutmuş olur ve kadın kategorisi için de, erkek kategorisi için de toplumda veya zihnimizde mevcut genellemelerin içine yerleştiririz.

Kim ne derse desin, toplumdaki en köklü, en derin, en eski koşullanma, erkeğin egemenliğine, kadının bağımlılığına dayandığı için, cinsiyete dayalı her tasnif şu veya bu şekilde söylediğimiz koşullanmadan etkilenecektir.

En kötüsü, toplumda erkek kendi önyargılarını derece derece kadına da kabul ettirmiştir, erkek hâkimiyetindeki toplum kadınların çoğunu da şartlandırmıştır.

Türkiye'de çekirdek ailede annelerin önemli bir bölümü oğullarına daha fazla önem verir. Kızlarını evde kendine yardımcı, sadece babaya değil, erkek kardeşlerine hizmetçi yapar, ama erkek evlâtlarını ayrıcalıklı tutar.

Kız evlat ailesinde ikincildir, evlenince kocasının yanında böyledir, çalışma yaşamında da böyledir. Kadın ne kadar yetenekli ve dirayetli olursa olsun, çalıştıkları kurumların yönetsel hiyerarşisinde erkek hâkimiyeti vardır.

Bunlar yetmezmiş gibi erkek tarafından rahatsız edilirler, tacize uğrarlar.

Kısaca “kadın kültü” diye bir kavram yoktur. Buna karşılık, erkek kültü vardır, baskın olan ve hâkimiyetin kriterlerini toplumun her sınıf ve katmanına dayatmış olan erkektir. Ne yazık ki, onun egemenliğinin zihniyeti çok evrenseldir, çok küreseldir, çok eskiden beri süregelmektedir ve Latince'deki “köleler topluluğu” çözülene kadar da sürecektir.

Kız çocuğu da, erkek çocuğu da baba otoritesinin, kadın koca otoritesinde kaldığı, kadının doğurganlığı esas olarak çekirdek aileye bağlı olduğu, çocuk topluma ait olmadığı müddetçe erkek kültünün göçüp gitmesi yavaş olacaktır.