Kadına yönelik şiddet

Gün olmuyor ki TV haberlerinde bir ya da birden fazla kadının öldürüldüğünü duymayalım, töre cinayeti dedikleri bir genç kızın öldürüldüğü medyaya yansımasın veya böyle öldürülmüş bir kadının cesedi bir kuyuda, bir ormanda ortaya çıkmasın. Kadına üzerindeki erkek şiddetinin ancak cinayet olanları medyaya intikal ediyor, dayak, hakaret, küfür ise baskın erkek kültürünce olağan sayılıyor olmalı ki, onlar yazılı ya da görsel basında haber değeri taşımıyor.

Bu yazıda kadına yönelik şiddeti ele aldıktan sonra insanlığı geçmişinde erkek egemenliğini hangi toplumsallıkta şekillendiğini irdeleyen bir makaleye yer vereceğiz.

***

Kadına şiddete son bir örnek dergimiz yayına hazırlanırken 17 Şubat 2014 günü İstanbul'da yaşandı. Dövülen bir kadının çığlıkları nedeniyle komşuların çağırdığı polise saldıran biri iki polisi bıçakladı, polislerden birisi öldü. Bu vahim olay karşısında bile Emniyet yetkilileri “katili “psikolojik sorunları olan birisi” diye tanıttılar.

Aynı lafları polis kadına şiddet uygulayan erkekler için söylemeye alışkındır. Kadın döven bir erkek, bizim için elbette 'hasta ruhludur', ama polisin o kişide psikolojik sorun araması olayı kapatmaya, suçu hafifletmeye yarar. Nitekim tecavüzcü katiller yargılanırken, avukatları müvekillerinin cezai ehliyetinin bulunmadığı iddiasıyla defalarca Adli Tıbba başvurma talebinde bulunurlar.

Eğer siz her suçluya o kılıfı geçirecek olursanız suçluyu bir anlamda mazur göstermiş olursunuz.

Kocasının, babasının, ağabeyinin, hatta küçük erkek kardeşinin şiddetine maruz kalan kadın ise ya acısını yüreğine bastırıyor, eğer canına tak edip ayrılmaya kalkması halinde öldürülme dahil pek çok tehlikeyi göze alıyor. Eski kocası veya eski erkek arkadaşı tarafından öldürülen kadınların sayısı az değil. O kadınları ne yasalar kurtarıyor, hatta, ne de sevdikleri.

Bu durum, erkeğin hâkimiyetindeki toplumunun yüz karasıdır, caniler içinse şereftir.

Kadın destek bulmuyor

Adam eşini döver, dayağa tanık olanlar veya kadının çığlıklarını duyanlar “karı-koca arasına girilmez” derler müdahale etmezler. Dayakçı erkeğin zihniyeti “karım değil mi, hem severim de, hem döverim” demektedir. Daha kötüsü, hâkim bakış “kadın mutlaka bir şey yapmış ki, dayak yedi” şeklindedir.

Dayak yiyen kadın çevre tarafından manevi baskı altına alınır. Konu komşu kadınların bir çoğu ona yeterince sahip çıkmaz. Çünkü onlar da çocukluktan beri öyle yetiştirilmişlerdir.

Fakat öyle de olsa, böyle de olsa, her insan dayak yemekten tabii ki, nefret eder, sineye çekmek de istemez. Ancak ve ancak kendisini “yapabileceği hiçbir şey yok” hissediyorsa çaresizlik içinde kıvranır.

Geleneksel ailede ayrılmaya kalksa gidecek yeri yoktur. Baba evi adı üstünde “baba evi”dir, baba genellikle boşanmış kızını kabul etmekten hoşlanmaz. Etse bile, artık kızı evin eski kızı değildir.

Çevre onun ayrılmasını tasvip etmemiştir, “evinin kadını ol, kadının yeri kocasının yanıdır” gibi aileyi kutsayan gerici şartlanmalar topluma hâkimdir.

Annesi-babası kızına hak verse bile, üzerinde konu komşunun, eş dostun tasvip etmeyen kanaatini hissedecektir. Çünkü ayrılmış kadına, iyi gözle bakmayan gericilik baskındır.

Ayrıca erkekler de onu rahat bırakmayacaklardır. Hakkında herkes ileri geri konuşacaktır. Çünkü erkeğin kadına esas bakışı onu cinsel haz aracı olarak gören fallokrasidir.

Bir de tersinden alalım: Ayrılmış bir erkeğe olumsuzlamayla bakılmaz. Erkeğin hâkimiyetindeki toplumun zihniyeti böyledir: Erkek evlilikte de, ayrılmışsa da kadının çektiklerini çekmez. Erkek kadını döver, hakaret eder, şiddete uğrayan kadın fiili ve sözlü şiddete uğrar, çaresiz kalır, çekip gidemez, ama erkek bu konuda üzerinde toplumsal baskı hissetmez.

Kadın üzerindeki erkek tahakkümüne geleneksel aile koşullanmasıyla yetişmiş bir kısım kadınlar da katılırlar. Çünkü yetiştikleri ortamda anneler ve çevreleri öyle öğretmiştir. Henüz çocuk yaşından başlayarak baba ve ağabey, hatta kendinden küçük erkek kardeş baskısına maruz kalırlar, Yetişkin çağa geldiklerinde, o baskıdan kaçıp evlendiklerinde, baba-erkek kardeş hâkimiyetinin yerini kocanınki alır.

Yaşları daha da ilerlediğinde kurtulurlar mı? Hayır. Bu kez de oğullarının baskısı başlar...

Yani erkekçi toplumun kalıpları, önyargıları ve resmi kurumlarının uygulamaları kadının erkekten kurtulmasının önünde engeldir.

Erkek milleti bu ülkede kadının katlandıklarının farkında değildir. Farkında olsa bile, olgu onun umurunda değildir. Tanıdığım bir emekçi kadın arkadaşım, kız çocuk doğurduğunda, bana çok kararlı bir kesinlikle, “Kızımı kendim gibi yetiştirmeyeceğim, benim çektiklerimi o çekmeyecek, erkek karşısında dik duracak” demişti. Kocasından hiç şikâyet etmezdi, ama demek, neler yaşamış ki, öyle konuşuyordu.

Şiddet gören kadının çocukları varsa (ki vardır) ayrılmak daha da zorlaşacaktır. Ancak çalışıyorsa, ekonomik bakımdan az veya çok bağımsızlığa sahipse, (diyelim ki, “baba evine” dönmek zorunda değilse), ayrılmaya cesaret edebilecektir. Fakat şiddet kullanmış koca kadını daha sık rahatsız etmek için çocuğu vesile edinecektir.

Ya da boşanmak istediği, hatta boşandığı kocası şiddet manyağı kocası zaten ikide bir onun yolunu kesmektedir, çocuk varsa çocuğu görmek bahanesiyle –şiddeti daha rahat uygulayacağı– kadının evine de gelecektir.

Şiddet gizli kalıyor

Bütün istatistikler ve saptamalar şiddet gören evli kadınların önemli bir bölümünün şikâyet etmediğini, hatta yakın akraba çevresine (annesine, babasına, kardeşlerine) bile duyurmadığını, çünkü utandığını veya çocuklarını düşünerek sustuğunu gösteriyor. Oysa utanması gereken şiddete uğrayan değil, şiddeti uygulayan kişidir. Erkeğin ta kendisidir.

Fakat tutucu toplumsal ön yargılar o denli kuvvetli ki, döven erkek utanacağına, dövülen kadın utanıyor.

Ama gene de, kadını döven erkeğin makbul karşılandığını söylemek hiç doğru değil. Öyle tipler konu komşu ve mahalleli tarafından sevilmezler, insanlar öylelerinden uzak dururlar, ama o tipler çevreden sert bir karşı koyuş da görmezler.

Erkeğin eşini dövmesine çoğunlukla alkol, asabiyet gibi mazeretler bulunarak vicdanlar rahatlatılır.

Kadın dövmenin en aşağılık fiillerden birisi olduğu toplumsal bilince kazınmadığı müddetçe, öyle erkekler o suçu işlemeye, fakat müeyyide ile karşılaşmamaya devam edeceklerdir.

Bu konuda toplumsal kurumlar Türkiye'de kadını korumaktan çok uzaktır, mevcut imkânlar yok denecek kadar kısıtlıdır.

Sığınma evlerinin yetersiz kalması bir yana, her şeyden önce şiddet gören kadının sığınma evine başvurmaya cesareti yoktur. Toplumsal zihniyet erkeğin önyargılarına göre biçimlendiğinden, sığınma evine gitmeye cesaret eden kadınların oranı erkeğin şiddetinden kurtulmak isteyen kadınlar arasında çok çok düşüktür.

2012 yılında Mor Çatı'dan yapılan açıklamaya göre Türkiye'de kuruma başvurmuş her 4 kadından ancak 1'i sığınak talep ediyordu. O yılın ilk dört ayında Mor Çatı'dan destek talep eden kadınların sayısı 384 idi.

O kadınların 102'si sığınak talebinde bulunmuştu. Ancak yetersiz sığınak sayısı nedeniyle onların büyük çoğunluğu bir sığınağa yerleştirilememişti. [Diğerleri hukuki yardım, psikolojik danışmanlık istiyorlardı.]

4 ayda 384 rakamı bile (senede 1200) adeta yok mertebesindeyken, başvuranların da ancak 4'te 1'i sığınma istiyorlar, onların da çoğu olumlu yanıt alamıyorlar.

Mart 2012'de çıkartılan 6284 Sayılı “Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”a göre kadınların devletten korunma talep etmesine imkân sağlanması yasal hak olduğu halde, pratikte bu hak kâğıt üzerinde kaldı.

Yeterli önlem alınmadığı, pek çok durumda yasanın uygulanamadığı anlaşılıyordu. 2012 senesinde bütün Türkiye'de sığınma evlerinde kalan kadın sayısı sadece 1983 idi. Evet, yanlış okumadınız bin dokuz yüz seksen üç. Tüm ülkede 86 sığınma evi bulunuyordu, 35 ilde ise hiç yoktu.

Ayrıca o sığınma evlerindeki koşullar o kadar elverişsizdir ki, oralara sığınmış kadınları şiddet ortamına geri dönmeye zorlayan o koşulların islâh edilmesi, kadınların çocuklarıyla birlikte orada barınmalarını sağlayacak uygun sığınma evlerinin yaratılması ve sayılarının kat kat çoğaltılması şarttır. Bunlar yapılmadıkça, “kadınlar için sığınma evlerimiz var” denilemez.

Tayyip Erdoğan, “11 yılda şunu-bunu yaptık” diye övünüp durur. Ülke genelinde kadın sığınmacı sayısı sadece 1983, sığınma evi adedi 86 ise, işte “Yeni” dedikleri Türkiye budur.

Yeni Türkiye'nin hükümeti Kadın Sığınma Evi açmaz. Zira onun için kadın asla kocasını terk etmemelidir. Tayyip Erdoğan'ın muhipleri ve muhibbeleri bu verdiğimiz rakamdan asla bahsetmezler.

Sözünü ettiğimiz o kadar az sayıdaki kadın sığınmacının bir bölümü o evlerde kocaları tarafından rahatsız ediliyorlar. Daha kötüsü, “eşim kayıp” diye Emniyet'e ve Adliye'ye başvurduklarında, bilgi vermek yasak olduğu halde, polis, savcı gibi kamu görevlilerinin şiddetçi kovaları Mor Çatı'ya yönlendirdikleri görülüyor. Eşinin sığınakta olduğu bilgisini, karakoldan, hatta savcıdan aldığını söyleyen erkekler olduğu gibi, bir savcının resmi bir yazıyı eşe verdiği ve Mor Çatı'dan bilgi sorduğu da saptandı.

Şiddete uğrayan kadınların can güvenliği sorunun da bir başka ivedi sorun olarak toplumun karşısında duruyor.

Erkek şiddetinin tanımı

Birleşmiş Milletler “Kadına Yönelik Şiddetin Yok Edilmesi Bildirgesi” kadın üzerindeki şiddeti “Cinsiyete dayalı ve kadınlarda fiziksel, cinsel, psikolojik herhangi bir zarar ve üzüntü sonucunu doğuran ya da bu sonucu doğurmaya yönelik özel hayatta veya kamu yaşamında gerçekleşebilen her türlü davranış, tehdit, baskıdır ya da özgürlüğün keyfi şekilde engellenmesidir” diye tanımlıyor.

'Kadının İnsan Hakları Projesi' ise kadına uygulanan şiddet türlerini şöyle sıralamıştı (10 Kasım 2005):

* Fiziksel: Tokat, tekme, yumruk, dayak atmak, bıçak, silah gibi aletlerle saldırmak.
* Duygusal: Kadını küçümsemek, kendisine özgüvenini yitirmesine yol açmak, aşağılayıcı sözler söylemek, kendisini ruh hastası olarak görmesini sağlamak, yemeği yere dökmek, eşyaları kırmak gibi.
* Ekonomik: Kadının çalışmasına izin vermemek, harçlık vermemek ya da kısıtlamak, kadının parasını elinden almak, ailenin geliri konusunda bilgi vermemek.
* Cinsel Şiddet: Kadını istemediği cinsel davranışlara zorlamak, tecavüz etmek gibi.
* Tehdit: Dayak ya da ölümle tehdit, terk etme tehdidi, intiharla tehdit.
* Çocuğu kullanmak: Kadının çocuklar konusunda kendini suçlu hissetmesine yol açmak, çocuklarını kullanarak tehdit edici mesajlar yollamak gibi.
* Tecrit etmek: Kadının hareket özgürlüğünü kısıtlamak, ailesi ya da arkadaşlarıyla görüşmesine izin vermemek, sık sık kıskançlık nedeniyle kavga çıkarmak.

Yukarıda sayılanlar eksik: Şiddete uğrayan kadınlardan sadece yaşayanları saymışlar, öldürülenleri unutmuşlar, “ölümle tehdit” demişler, ama taammüden öldürmeyi atlamışlar!

Kadını öldürseler

Türkiye'de “töre cinayeti” veya “namus cinayeti” diye adlandırılan kadın öldürme fiilleridir. Kadının “recm” denilen türden devlet veya komünüte tarafından linç edilmesi bizde yok, ama linç biçiminde olmayan infazlar devam ediyor.

İslam şeriatıyla yönetilen bazı devletler için recim meşrudur, o kadar meşrudur ki, İslam Konferansı Örgütü'nün 2004 yılında yaptığı toplantının sonuç bildirgesinde recim cezasının başka devletler tarafından kınanmaması, çünkü bu cezanın o ülkelerin iç işi olduğu” dile getirilmiş. Bunun bizimle ilgisi ne? O toplantıda hazır bulunan o zamanki Dışişleri Bakanı Abdullah Gül maddeye muhalefet şerhi koymamış. Muhalefet etmediği İslami kanun neydi? Kadının “iffet” nedeniyle ve devlet eliyle linç edilmesi.

Erkek devletinin kadın linçi ne zamandan kalma? Anaerkil dönemden çıkıldıktan sonra, kadın düşmanlığıyla bilinen İbranilerde uygulanmış, Yahudiliğe girmiş, oradan da İslamiyete.

Yapılan araştırmalara göre, öldüren kişilerin yüzde 32,9'u öldürdükleri kişinin namusunun lekelendiğini söyleyerek “karımdı, kızımdı, kız kardeşimdi, annemdi namusunu kirletti” diye öldürmüştür. Katillerin yüzde 18,4'ü fiillerini dinin emri, yüzde 13,7'si erkeğin şerefi, yüzde 10'u kadının iffeti için öldürdüğünü belirtmiştir.

Dikkat ediniz “iffet” denilen kelime kadın içindir. Siz hiç erkeğin iffeti diye bir laf işittiniz mi? Bu zihniyet kadının “namusu”nu cinsellikte gören erkek rezilliğinin pek çok kimseye doğal gelen bir yönüdür.

O kadar ki, Tayyip Erdoğan, genç kız ve erkek yüksek öğrenim öğrencilerinin müştereken kiraladıkları evlerde kalmalarına karşı saldırıya geçip, mülki amirleri ve polisi göreve, apartman sakinlerini ise ihbara çağırdığında, ona karşı çıkan erkek politikacılar ya da medya mensupları bile Başbakanı “ahlâk polisliği” yapmakla itham ettiler.

Yani onlar bile cinsellik ve ahlâk kavramları nı kafalarında halletmemişler. Kadının cinselliğini ahlâk sorunu sayıyorlar ve “namus”unu belden aşağıda arıyorlar.

“Namus meselesi” yapılan konuların ayrıntısına bakıldığında yüzde 48,5'i zina, yüzde 10,6 sı bekâret, yüzde 9'u âşık olmak, yüzde 7'si bir erkekle konuşmak, yüzde 6'sı izinsiz evden dışarı çıkmak gerekçeleriyle öldürülmüşlerdir.

İstanbul Valiliği Kadın Hakları Komisyonu'nca yayınlanmış bir rapor katillerin nedenlerini şöyle sıralamıştı:

* Namus veya töre değerleri,
* Çevre, toplum baskısı,
*Kadının bir mal, köle gibi veya kirlenmiş bir eşya gibi görülmesi,
* Bilinçli bir cinayetle namus ve şerefin temizleneceği inancı,
* Kadının öldürülmesi ile failin toplumda ve çevrede saygınlık kazanacağı inancı...

Bu konuda, töre/namus cinayetleriyle ilgili olarak, Van, Adana, Kilis, Mardin, Gaziantep, Urfa, Diyarbakır ve Batman'ı kapsayan bir araştırmada, 'Namusuna halel gelen' kadına ne yapmak lazım? sorusuna ilginç yanıtlar verilmişti:

Erkeklerin yüzde 63,2'sinin kadınların "cezalandı rılması" gerektiğini söylemişler. Nasıl? Sorusunu yanıtlayan erkeklerin yüzde 25'i 'öldürülmeli', yüzde 13,4'ü 'aile meclisi karar versin', yüzde 13'ü 'cezalandırılmalı' diyor. Yüzde 13,75'i ise o kadının dışlanmasını, yüzde 3'ü boşanmasını, yüzde 3'ü de yasal bir cezası olması gerektiğini ifade etmişti. (1 Kasım 2005.)

"Öldürülmeli" diyenlerin araştırmaya katılan erkek toplamına oranı, yaklaşık yüzde 16. “Aile Meclisi karar versin” diyenlerin yanıtları kaypaktır, onların da fikri öldürmekten yanadır, çünkü aile meclisi öldürmek için toplanacaktır, bunun nedeni de cinayeti paylaşmaktır, dikkat ediniz, suçu değil, şerefi paylaşmaktır.

Şu halde, “cezalandırılmalı” diyen erkeklerin yüzde 25'i değil, yüzde 38'i öldürmekten yanadı r. Bu ise genel ortalamada yüz erkekte 16'ya değil, 24'e tekabül eder. Yani, o illerde her hangi yüz erkekten üçte ikisi cezalandırılmalı derken, dörtte biri doğrudan doğruya öldürülmeli diye düşünüyor. Aynı erkeklere “Kocası kadını aldatırsa?” diye sorulsa denekler muhtemelen “böyle soru mu olur” diye anketörün yüzüne garip garip bakacaktır...

Kan davası ve kız kaçırma

“Namus” cinayetleri ile (aşiret içi veya aşiretler arası) kan davası başlangıcının birleştiği durumlar da vardır, bunlar “kız kaçırma” vakalarıdır. Kaçırılan veya çoğu durumda kendi rızasıyla kaçan genç kızın öldürülmesiyle olay bitmez (ceza olarak kız öldürülsün ya da öldürülmesin) kaçıran erkek de öldürülürse, aileler arasında kan davası başlar.

Tekrar dikkat çekelim ki, kadının öldürülmesi kan davası konusu olmaz, ancak erkeğin öldürülmesi öyle olur.

Kadının öldürülmesi töredir, ama kaçıran erkeğin öldürülmesinde (böyle bir âdetin ortaya çıkmasında ve toplumca makul görülmesinde) kanımca genç kızın (ailesinin gözünde) satılacak mal olmasının, kaçma veya kaçırma olayıyla ekonomik getirisinin sıfıra inmesinin payı vardır.

Kadının uğradığı şiddette önemli bir yer tutan ve cinsel tacizin en şiddetlisi olan tecavüz erkekçi (seksist) toplumunun yüz karasıdır. Rakamlar vererek yazıyı istatistiklere boğmanın anlamı yok, üstelik bu büyük ayıbı töre, gelenek, yüzyılların şartlanmışlığı vb. gibi bahanelerle izah etmek de suçu ve suçluyu mazur göstermek demek.

Erkekteki kadın düşmanlığı o raddededir ki, Birleşmiş Milletler verilerine göre cinsiyeti doğmadan önce kız olarak saptanan bebeklerin bazıları salt bu nedenle kürtajla aldırılmakta ya da doğduktan sonra kız bebekler ilgisizlik ve bakımsızlıktan ölmektedir, (bilerek ölüme terkedilmektedir.)

Uluslararası Af Örgütü'nden çağrı

Birleşmiş Milletler, 1981'de 25 Kasım'ı “Kadına Yönelik Şiddete Son Ver Günü” ilan etmişti.

Aradan geçen 30 yılı aşkın zaman içinde bu alanda büyük ilerlemeler kaydedildiği söylenemez. Bu nedenle, Uluslararası Af Örgütü'nün geçen yılki 25 Kasım bildirisinde şöyle denildi:

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Gününde: “Kadına her türlü şiddeti durdurun, hemen şimdi!” diyoruz.

Hükümetler bir çok anlaşmaya imza atıyorlar. Politikacılar kadınlara dönük şiddeti hep birlikte kınıyorlar. Ancak bir insanlık utancı olan erkeğin kadına şiddeti önlenmiyor.

Kadına yönelik şiddete son verilebilir.Şiddet, meşru ve kabul edilebilir olmaktan çıkarılmalıdır. Devletler ve hükümetler her kadını şiddetten korumakla, şiddete maruz kalmasını önlemekle yükümlüdür.

Bu sorumluluk etkili olarak kullanıldığında, kadınların lehine gerçek reformlar yapılıp uygulandığında, erkekleri üstün gören anlayışa taviz verilmediğinde, hukuk ve adalet şiddete uğrayan kadınlardan yana olduğunda şiddetin önlenebilir olacağı açıktır.

Kadınlara yönelik şiddetin başlıca nedeninin erkek egemen bakış açısı ve ekonomik sorunlar olduğunu herkes biliyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik, yoksulluk, sosyal güvenlikten yoksunluk hem şiddeti hazırlamakta ve mevcut eşitsizliği beslemekte, hem de kadınların hayatı nı çekilmez kılmaktadır.

Kadınların sosyal politikalara ihtiyacı var. Devletler ve hükümetler alacakları her ekonomik kararda kadınları öncelikli olarak düşünmeli, çalışma hayatına katılmalarına dönük yatırım ve projeleri acilen gerçekleştirmelidir.

Kadına yönelik şiddet normal değildir, yasal değildir, kabul edilebilir değildir. Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanı şma Günü'nde bu utancın artık son bulması için çağrıda bulunuyoruz.

Kadına yönelik şiddet abartılıyormuş

Tekrar yazımızın başına dönelim: Her gün, ama her gün bir ya da daha fazla kadının erkek tarafından öldürüldüğü haberini öğrenen toplum ne yapıyor?

Mesela sık sık insanların hayatına müdahale eden, o yaşamlara yön ve talimat vermeye çalışan Tayyip Erdoğan'ın erkek şiddeti üzerine kaç lafını hatırlıyorsunuz? O ancak kadınların üç çocuk, beş çocuk doğurmalarını sevimsiz bir sırıtkanlıkla söyler durur.

Tayyip Erdoğan kadına şiddet konusunda en son iki yıl önce konuşmuş ve bir sendikanın Kadın Kurultayı'nda (Mart 2012) kadına şiddetin abartıldığını söyleyerek, “kadınlara yönelik şiddet olaylarının, muhalefetin ve medyanın istismarıyla artıyormuş gibi bir havada takdim edildiğini “ buyurmuştu.

Her akşam TV kanallarında pek çok tartışma konusu vardır, kadına yönelik şiddet ve o şiddetin en şiddetlisi cinayet üzerinde kaç programa rastladınız?

Kadın öldürmek bu kadar çoğalmışken, durumun ne kadar vahim hâle geldiğini toplumun bilincine çıkaracak etkili bir kampanya var mı?

Din programlarında konuya değinen konuşmalara, ayetler, hadislere rastlıyor musunuz? Yöneticilerin ağzından“Cennet anaların ayaklarının altındadır” klişesinden başka laf duyuyor musunuz?

İşte “Yeni Türkiye”de değişimin içyüzü bu. Toplumun yarısı olan kadına bakış bu. İslamiyet kadına nasıl bakmışsa, “referansım İslamdır” diyen Tayyip Erdoğangil de öyle bakıyor.

[Kadına Şiddet konusunda o yıllara dair uluslararası verileri de içeren yazım “Kadının İffeti, Erkeğin Şiddeti” başlığıyla yayınlanmıştı. (Sesonline.net, 23.04.2006. Kadının iffeti, erkeğin şiddeti, Yalçın Yusufoğlu. O rakamlara bugün özellikle Suriye'yi eklemek gerekecek.]