Ekolojik kriz üzerine

Bilim insanları ve ekolojik sorunlarla ilgilenlenenler, 20. Yüzyılın ikinci yarısından bu yana, yaşadığımız gezegenin canlı yaşamını sürdürebilme kapasitesi konusunda çok ciddi kaygılar dile getirmektedirler. Bu kaygıların boyutları her gün genişlemekte, ekoloji konusundaki duyarlılık günden güne yaygınlaşmaktadır. Basın ve yayın organlarında konu ile ilgili, gezegenimizin geleceğine dair ileri sürülen iddialar ürkütücü denilebilecek noktaya ulaştı.

Sıcaklık artışı, yağış düzeninin değişmesi, buzulların erimesi, sel ve taşkınlar, aşırı kuraklık gibi iklimsel değişiklikler milyarlarca insanın ve diğer canlıların yaşamını tehdit eder hâle geldi. Endüstri ve modern yaşamın neden olduğu hava, su, toprak, görüntü ve ses kirliliği önüne geçilemez bir şekilde artış göstermekte. Tarımda kullanılan kimyasallar (tarım ilaçları ve gübreler) sayesinde doğadaki canlı çeşitliliği azalmakta, toprağın yapısı değişmekte, sağlık sorunları çoğalmakta, kimyasallara ayrılan bütçeler sürekli büyümekte ve kimyasal tüketimi her yıl bir öncekine oranla daha fazla artış göstermektedir. Yenilenemeyen enerji kaynakları (petrol, kömür) rezervi günden güne azalmakta, bu kaynakların artık on yıllarla ifade edilen sürelerde tamamen tükeneceği ifade edilmektedir. Gezegenin ekolojik dengesini alt üst edecek şekilde ormanlık alanlar talan edilmekte ve çölleşen alan miktarı gittikçe büyümektedir. İnsanlar kırsaldan şehirlere göç ettikçe, tarım alanları terk edildikçe beton yığınları halinde ortaya çıkan çarpık kentleşme, yoksulluk ve sosyal boyutlu çatışmaların yaygınlaşmasına neden olmaktadır. Daha yüksek “verim” sağlamak amacıyla yapılan genetik müdahaleler ciddi bir gıda güvenliği sorunu yaratmakta, sonuçları tam olarak kestirilemeyen, riskli bir beslenme biçimi tüm canlıların geleceğini tehdit eder hâle gelmektedir. Geri dönüşümü sağlan-a-mayan çöp yığınlarının miktarı artık yerkürenin absorbe edebilme kapasitesini çoktan aşmış durumda.

Tüm bu olgular göstermektedir ki gezegenimiz ciddi bir ekolojik krizle karşı karşıyadır. Bu krizin ne kadar sürede gezegeni yaşanamaz hâle dönüştürebileceği ile ilgili yapılan tüm öngörü ve spekülasyonlar önümüzde çok da fazla bir zaman kalmadığını işaret etmektedir. Ayrıca yaşanan bunca soruna, milyonlarca farklı canlı türünün değil, sadece insan türünün neden olduğu konusunda genel bir düşünce birliği bulunmaktadır. İnsanın neden olduğu bu sorunlara –eğer halen varsa– çözüm bulma sorumluluğu da insana aittir. Hiçbir düşünce, ideoloji, dünya görüşü, inanç sistemi yaşanmakta olan ekolojik sorunları yok sayamaz, bu sorunlarla ilgili ciddi çözüm önerileri ileri sürmedikçe ikna edici olamaz.

Gezegenimizde canlı yaşamının sürdürülebilmesi açısından yaşanmakta olan bu sorunların nedenlerini daha anlaşılır bir şekilde irdeleyebilmek açısından şu saptamaları yapmakta yarar var: 1) Doğal yaşam, kendisini oluşturan tüm öğelerle birlikte bir bütündür. Doğal yaşam, oluştuğu çeşitlilik sayesinde ancak sürdürülebilir. Doğal yaşamı oluşturan tüm öğeler (canlı-cansız) arasında karşılıklı bir bağımlılık ilişkisi vardır. Her birinin varlığı, diğerlerinin varlığını etkiler ve diğerlerinden etkilenir. Doğal yaşamın bütünlüğü içerisinde hiçbir unsur gereksiz, fazlalık değildir. 2) Doğal yaşamı oluşturan unsurların her biri farklıdır. Fiziksel ve işlevsel özellikleri nedeniyle çeşitli birlikler oluştururlar. Her birlik daha alt birliklerden oluşur. Milyonlarca yıllık evrim sonucunda doğal yaşam bütünlüğü içerisinde gereksiz ve işlevsiz duruma düşen unsurlar ayıklanmış, yok olmuştur. İnsan da doğal yaşamı oluşturan unsurlardan birisidir. Tür olarak diğerleriyle benzer ve farklı özellikleri vardır. İşlevsel olarak bu bütünlük içerisinde kaldığı sürece işe yarar. Eylemleriyle doğal yaşam bütünlüğünü etkiler, diğerlerinin eylemlerinden etkilenir. 3) Doğal yaşamın sunduğu olanakların bir sınırı vardır. Doğadaki hiçbir olanak sonsuz değildir. Doğanın sunmuş olduğu olanakların kullanılmasında sakınma ve paylaşım esastır. Doğal yaşamın sürdürülebilirliği ancak böyle sağlanabilir. 4) Doğada her şey değişim hâlindedir. Bu değişim doğal yaşamı oluşturan tüm unsurları etkiler, onlardaki değişimden etkilenir.

Günümüzde yaşanmakta olan ekolojik sorunlar raslantı olarak ortaya çıkmış değildir. İnsanlık tarihinin çok büyük bir bölümünde, insan türünün neden olduğu ve doğanın kendi dinamikleriyle baş edebildiği çok küçük tahribatların dışında önemli bir ekolojik yıkımdan söz edilemez. Tarihin bu döneminde insan, doğal yaşamın bütünlüğü içerisinde davranmış, toplayıcı ve avcı olarak ciddi bir ekolojik sorun yaratmamıştır. Ne zaman ki insan, başta toprak olmak üzere doğal kaynakları mülk edinmeye başlamıştır, bu yeni durum, tür olarak insanı ekolojik sorunların sorumlusu hâline getirmiştir. Doğanın sadece yaşam alanı olmaktan çıkarılıp bir kaynak hâline dönüştürülmesiyle insan, kendisini doğanın bir parçası değil, onun efendisi olarak görmeye başlamıştır. Bu durum, mülk sahiplerinin, mülksüzlerin (köleler, yoksul köylüler, işçiler) işgüçlerini de satın alabilmesi sonucunu doğurmuştur. Aynı zamanda makinelerin sahibi konumuna gelen mülk sahipleri daha çok kazanç elde edebilmek için sahibi olduğu her şeyden maksimum ölçüde yararlanmanın yollarını aramıştır. Özellikle endüstrinin gelişmesi ve buna koşut olarak kapitalizmin daha fazla kâr elde etme hırsı, doğanın çok hızlı bir şekilde tahrip edilmesine neden olmuştur.

Ekolojik kriz, gezegeni paylaşan herkesi olumsuz etkileme potansiyeline sahip olmasına rağmen insanların bu konuda farklı tutum almalarının nedeni sınıfsaldır. Yaşanan krizin gerçek sorumlusu olan kapitalistler, çoğu zaman, ekolojik sorunları ya görmezden gelirler veya sorumluluğu tüm insanlığın üstüne yıkarak kendi sorumluluklarını gizleme yolunu seçerler. Daha da ileri giderek yaşadıkları konutlarda veya sahibi oldukları iş yerlerinde göz boyayıcı bazı “yeşil” uygulamaları kitlelere örnek göstererek, kendilerinin günahtan azade sayılmasını beklerler. Eğitim, basın, yayın, medya, reklâm ve propaganda sayesinde ekolojik sorunların “ozon tabakası” veya “buzullar” edebiyatı ile ulaşılamaz, erişilemez ve önlenemez olduğunu kitlelere inandırmaya çalışırlar. Bu durumda kitleler, ekolojik kriz ile mevcut kapitalist sistemin ilişkisini kuramadığı için kendisine sunulduğu biçimiyle sadece “kağıt toplama”, “geri dönüşüm”, “hayvanlara yardım” kampanyalarına katılmakla görevini yerine getirmiş “iyi” yurttaşlar haline dönüşür. Kapitalistlerin gözü doymaz, bencil, faydacı, yararlanmacı, “gelişme”ci, “kalkınma”cı, “ilerleme”ci, doğanın talanını esas alan modernist yaklaşımı böylece meşrulaşır, ekolojik mücadele marjinal bir grubun “medyatik” eylemlerine terk edilmiş olur. Başka bir kesim de doğanın yok oluşunu bir kader olarak görüp, kendi başına, “doğayla bütünleşerek”, çoğu zaman ilkel, dünyadan elini eteğini çekerek günaha ortak olmamayı kendisi için çözüm yolu olarak seçer. Böylece mücadele etmek yerine mevcut duruma teslim olur. Peki ekolojik kriz konusunda marksistlerin tavrı nedir? Marksizmin ekoloji ile ilgili yaklaşımı konusunda çok farklı değerlendirmeler bulunmaktadır. Bir grup, Marksizmin ekoloji konusuna yeteri kadar önem vermediğini hatta ekolojik sorunları görmezden geldiğini ileri sürmektedir. Bu kesimin Marksizme eleştirilerini şu başlıklarda toplamak mümkündür: 1) Marksizm, üretici güçlerin sınırsız gelişimini benimser, 2) Teknolojik belirlenimci ve ilerlemeci bir yaklaşımdır, 3) Doğa-insan ilişkisini araçsal bir biçimde kavramsallaştırır, 4) İnsanmerkezci, çizgisel ve teleolojik bir tarih anlayışına sahiptir, 5) Doğal sınırları ihmâl eder, 6) Doğanın rolünü dışarıda bırakarak zenginliğin kaynağının sadece emek olduğunu iddia eder.

Marksizmin iki kurucusu Marks ve Engels'in düşünsel mirası dikkatli bir gözle incelenirse ekolojik sorunlar konusunda 19. Yüzyıl ortalarında çok önemli öngörülerde bulundukları rahatlıkla söylenebilir. Yukarıda sözü edilen eleştirilere Marks ve Engels'ten yapılacak birçok alıntı ile yanıt vermek mümkündür. Özellikle “Marksist Ekoloji” kitabıyla tanınan John Bellamy Foster bu tür eleştirilere adı geçen kitapta Marks ve Engels'in yapıtlarını referans göstererek açık ve net yanıtlar vermiştir. Yine Ekososyalist Manifesto'nun yayımlayıcısı Michael Löwy ve Joel Kovel sözü edilen manifestoda bu tür eleştirilere karşı Marksizm'in ekolojik sorunlara verdiği yanıtları dile getirdiler.

Bu yazıda tüm bu eleştirileri ve onlara verilebilecek yanıtları uzun uzun ele almak yerine, Marks ve Engels'in düşüncelerinden bir demet sunularak ekolojik sorunlar konusuna göstermiş oldukları ilgiye dikkat çekmekle yetinilecektir.

“Doğa, yani kendisi insan bedeni olmayan doğa, insanın örgensel olmayan bedenidir. İnsan doğa aracılığıyla yaşar, sözü şu anlama gelir: doğa insanın ölmemek için, kendisi ile sürekli bir süreç sürdürmesi gereken bedenidir. İnsanın fizik ve entelektüel yaşamının doğaya sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemek, doğanın kendi kendine sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemekten başka hiçbir anlama gelmez. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır.” (Karl Marks, 1844 El Yazmaları)

“Bununla birlikte doğa üzerinde kazandığımız zaferlerden dolayı kendimizi pek fazla övmeyelim. Böyle her zafer için doğa bizden öcünü alır. Her zaferin, beklediğimiz sonuçları ilk planda sağladığı doğrudur ama ikinci ve üçüncü planda da büyük çoğunlukla ilk sonuçları ortadan kaldıran, bambaşka, önceden görülmeyen etkileri vardır.(...) İşte böylece her adımda anımsıyoruz ki hiçbir zaman, başka topluluğa egemen olan bir fatih, doğa dışında bulunan bir kişi gibi, doğaya egemen değiliz; tersine, etimiz, kanımız ve beynimizle ondan bir parçayız, onun tam ortasındayız, onun üzerinde kurduğumuz bütün egemenlik, başka bütün yaratıklardan önce onun yasalarını tanıma ve doğru olarak uygulayabilme üstünlüğüne sahip olmamızdan öteye gitmez.” (Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği)

“Örümcek, işini dokumacıya benzer şekilde gördüğü gibi, arı da peteğini yapmada pek çok mimarı utandırır. Ne var ki en kötü mimarı en iyi arıdan ayıran şey, mimarın, yapısını gerçekte kurmadan önce, onu imgesinde kurabilmesidir. Her emek sürecinin sonunda, daha önceden işçinin imgeleminde başlangıç hâlinde var olan bir sonuç elde ederiz.” (Karl Marks, Kapital)

“... Kapitalist tarımdaki her gelişme, yalnız emekçiyi soyma sanatında değil, toprağı soyma sanatında da bir ilerlemedir; belli bir zaman içinde toprağın verimliliğinin artmasındaki her ilerleme, aynı zamanda bu sonsuz verimlilik kaynağının mahvedilmesine doğru bir ilerlemedir. Bir ülkenin, örneğin ABD gibi, gelişmelerini daha fazla endüstriye dayandıran ülkelerde bu yok ediş daha da hızlanır. Kapitalist üretim bu nedenle, teknolojiyi geliştirir ve ancak bütün zenginliğin asıl kaynağını, yani toprağı ve emekçiyi kurutarak çeşitli süreçleri toplumsal bir bütün içinde birleştirir.” (Karl Marks, Kapital)

“Kapitalist üretim, nüfusu, büyük merkezlerde toplayarak, kent nüfusuna gittikçe artan bir ağırlık kazandırırken, bir yandan toplumun tarihsel devindirici gücünü yoğunlaştırdığı gibi, öte yandan da insan ile toprak arasındaki madde dolaşımını bozar, yani insanın yiyecek ve giyecek olarak tükettiği öğelerin toprağa tekrar dönüşünü engelleyerek toprağın verimliliğinin sürekli olması için gerekli koşulları bozmuş olur. Böylece aynı anda, hem kentli emekçinin sağlığını ve hem de kır emekçisinin zihinsel yaşamını tahrip eder.” (Karl Marks, Kapital)

“Tüm insan tarihinin öncülü, doğal olarak, canlı insan bireylerinin varlığıdır. Şu halde saptanması gereken ilk olgu bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve bu örgütlenmenin sonucu olarak ortaya çıkan, doğanın geri kalan bölümüyle olan ilişkileridir. Burada, doğaldır ki, ne bizzat insanın fiziki yapısını, ne de insanların tamamen hazır buldukları doğal koşulları, jeolojik, orografik, hidrografik, klimatik ve öteki koşulları derinliğine inceleyemeyiz. Her tarih yazımı bu doğal temellerden ve tarih boyunca insan eyleminin bu temellerde meydana getirdiği değişikliklerden hareket etmek zorundadır.” (Karl Marks, Alman İdeolojisi)

“Emek, tüm zenginliğin kaynağı değildir. Doğa da, kendisi de sadece doğal gücün, insani emek gücünün bir ifadesi olan olan emek kadar kullanım değerinin bir kaynağıdır.” (Karl Marks, Gotha Programının Eleştirisi)

“İnsan ve doğa, zenginliğin yaratılmasında işbirli i yapmayı sürdüren iki orijinal kaynaktır. (...) Emek maddi zenginliğin babası, doğa annesidir.” (Karl Marks, Kapital)

Bu alıntıları çoğaltmak hatta Marksizm literatürüne katkısı olan diğer düşünürlerin ekoloji konusundaki görüşleriyle bu bölümü zenginleştirmek mümkün. Görüldüğü gibi Marksizm, ekoloji konusuna oldukça ilgi göstermiş, yüz elli yıl öncesinden insan-doğa ilişkisi konusunda çok temel doğrular ileri sürmüştür. Zaten Marksizmi kapitalizmin bilimsel bir eleştirisi ve sosyal olayları kavramada bir kılavuz olarak ele aldığımız sürece, günümüzde çok daha yakıcı bir hâl alan ekolojik krizi anlama ve bu krizden çıkış yolunu bulma konusunda halen yol gösterici olduğunu görmekteyiz.

Reel sosyalizmin –kendisini zorlayan nedenlere bağlı olarak– ekolojik sorunlara mesafeli davranmış olması, Marksizmin de bu soruna uzak kaldığı gibi bir algılama yaratmaktadır. Aynı zamanda Marks ve Engels'in yaşadığı yıllarda ekolojik sorunların boyutlarının bugünkü yaşanılanların yanında çok daha küçük olması da ekoloji konusuna yeteri kadar vurgu yapılmamasına neden olmuş olabilir. Özellikle 20. yüzyılda yaşanmış olan reel sosyalizm, ekolojik sorunlar konusunda birçok olumsuz uygulamanın yaşandığı bir deneyim olarak karşımıza çıkmaktadır. Emperyalist kapitalist sistemle güvenlik ve kalkınma konularında girmiş olduğu yarış, sosyalizmi ciddi anlamda ekolojik sorunlara duyarsız davranmaya yöneltmiş, bu dönem doğanın tahribatı ve yenilenemeyen doğal kaynakların alabildiğine tüketildiği bir zaman dilimi olarak tarihe geçmiştir. İçine girmiş olduğu –girmek zorunda kaldığı da diyebiliriz ama ekolojik sorunlar açısından farklı bir anlam taşımaz– yarışma, sosyalist yönetimleri, doğal yaşamın varlığını tehdit eden silah teknolojisinin geliştirilmesine yöneltmiş, bunun sonucunda gezegenimizi birkaç dakika içerisinde yok edebilecek bir silah stokunun yaratılmasına katkıda bulunmasına neden olmuştur. Üretimi artırma, hızlı kalkınma, teknolojik ilerleme konularında sürdürülen yarış sonunda başta toprak ve tatlı su kaynaklarının tahrip edilmesi olmak üzere, petrol ve kömür gibi fosil yakıtların çok yoğun şekilde kullanıldığı endüstri kuruluşlarının yaygınlaştırılması doğal yaşamın alt üst edilmesine neden olmuştur. Nükleer teknolojinin ve nükleer santrallerin yaygın hâlde kullanılması gezegenin güvenliğini tehdit eder hâle gelmiştir. Dünyada yaşanan ilk büyük nükleer santral kazasının (Çernobil-1986) sosyalist ülke topraklarında gerçekleştiğini unutmamak gerekir. Ekolojik sorunların, emperyalist kapitalist sistemle girişilen yarışma yüzünden ne denli ihmâl edildiğinin anlaşılması için şu soru çok anlamlıdır: Sosyalist ülkelerde toplum yararına çalışmalarından dolayı devlet veya parti yöneticileri tarafından verilmesi uygun bulunan madalya ve nişanların yüzde kaçı ekolojik çalışmalardan dolayı verilmiştir? Herhalde yüzdelik hiçbir rakam vermek mümkün değildir. Ama bu nişan ve madalyaların büyük bir kısmının savaş teknolojisi veya doğal yaşamın bütünlüğünü hesaba katmadan sadece planlanan üretim hedefinden daha fazla ürün yetiştiren fabrika veya kooperatiflerin sorumlularına verildiğini tahmin etmek zor değildir.

Ekolojik krizin gerçek sorumlusu, doğal varlıkları kaynak olarak gören ve bu kaynakları mülk hâline getirip daha fazla kâr etmek amacıyla yok eden kapitalizmdir. Kapitalizmde her şey daha çok kâr elde etmek üzere kullanılır. Daha çok kâr etmenin iki temel koşulu vardır: doğal kaynaklar ve bu kaynağın bir bölümünü oluşturan insan emeğine sahip olmak. Kapitalizm varlığını sürdürebilmek için doğal kaynakları ve işgücünü metalaştırarak satın alır, mülk edinir. Onları kullanarak piyasa için meta üretir. Kapitalizmin yaşamını sürdürebilmesi için ürettiği malları satması ve böylece üretim sırasında el koyduğu artı değeri sermayeye dönüştürmesi gerekir. Bu süreç her defasında genişleyerek devam etmek zorundadır. Aksi hâlde kapitalizm sürdürülemez. Kısaca şöyle söylenebilir: Kapitalizmin yaşaması için daha ucuz doğal kaynak ve iş gücü ve daha çok tüketim gerekir. İşte yaşanan ekolojik krizin kaynağı da bu basit formülde saklıdır. Kapitalizm var olmak için doğal kaynakları talan eder, insanı hem kendi eseri olan ürüne hem de bir parçası olduğu doğaya yabancılaştırır. Daha fazla tüketim için insanların tüketim alışkanlıklarını yönlendirir. Gerçek ihtiyacın ne olduğu konusunda insanın düşünmesini engeller. Daha çok kâr elde etmek için daha ucuz üretim, daha çok tüketim şiarıyla hareket etmek zorundadır. Yoksa varlığını sürdüremez. Onun için kapitalizmin ekolojik krize çözüm üretmesi mümkün değildir. Aksini iddia etmek abesle iştigâldir.

Toprağı, havayı, suyu ve tüm gezegeni –hatta gezegen dışı evreni– kendi çıkarları için kullanmaya çalışan, bu alanda karşısına çıkan her türlü engeli gerekirse zor kullanarak, savaşarak, işgâl ederek dizayn etmeye çalışan kapitalist sistem ekolojik krize çözüm üretmez, üretemez. Çünkü ekolojik krize çözüm bulmak demek, gerekirse doğal kaynakların yok edilmesinin yasaklanması anlamına gelir. İnsanların tüketim alışkanlıklarını değiştirmesi, bir şeyin gerçekten ihtiyaç olup olmadığına karar vermesi demektir. İş gücünün alınıp satılan bir meta olmaktan çıkarılması, toprak mülkiyetinin yeniden küçük üreticilere yaygınlaştırılması demektir. İnsanların doğal yaşama uygun demokratik kararları alabildiği bir düzen demektir. İnsanların ihtiyaçlarından fazlasını diğerleriyle paylaştığı bir yaşam ortaklığı demektir. Gerçek ihtiyaç maddelerinin en az enerji kullanılarak üretildiği, atıkların doğaya geri döndürüldüğü bir planlama ve örgütlenme demektir. Kentte ve kırda yaşayanların çalışma saatlerinin en aza indirildiği, düşünme, yaratıcı etkinliklerde bulunma ve eğlenceye daha fazla zaman ayırdıkları bir yaşam biçimi demektir. Gıda üretiminin yaygın şekilde yapıldığı bir kent yaşamı demektir.

Ekolojik krizin bertaraf edilmesi, bu krizin gerçek nedenini doğru saptamakla mümkündür. Kapitalizm ortadan kaldırılmadıkça gezegeni tehdit eden ekolojik sorunlara çözüm bulunamaz. Çünkü doğanın potansiyellerinin sınırlarını hesaba katarak tüketim alışkanlıklarını ona göre düzenleyen, neyin gerçekten ihtiyaç olduğunu düşünüp bu konuda karar verirken doğal yaşamın bütünlüğüne uygun davranan, doğaya yapacağı müdahalelerde kendisinin de doğanın bir parçası olduğunu unutmayan, paylaşımcı, varlığının doğal çeşitliliğe bağlı olduğunun bilincinde olan bir toplum kapitalizmle birlikte var olamaz.

Ekolojik krize karşı mücadele kapitalizme karşı diğer mücadelelerle birlikte yürütülmelidir. Anti kapitalist mücadelenin birlikteliği sağlanmadıkça istenilen sonuçlara ulaşmak mümkün değildir. Mevcut ekolojik mücadele biçimlerinin hepsi saygıdeğerdir, desteklenmelidir. Yaygınlaşmaları için çaba sarf edilmelidir. Ama unutulmamalıdır ki ekolojik krizin sorumlusu kapitalizmdir. Kapitalizm yok edilmedikçe ekolojik sorunlar hep gezegenimizde canlı yaşamını tehdit etmeye devam edecektir. Sosyalistler ekolojik sorunlar konusunda geçmişteki umursamaz tutumlarından hızla sıyrılıp kapitalizmin tüm canlı yaşamına karşı yaratmış olduğu bu krize karşı gerekli sorumluluğu almalıdırlar. Ekolojik kriz, kapitalizmin dayandığı sınırlardan birisidir. Bu kriz kapitalizmin alt edilmesi konusunda büyük olanaklar da sunmaktadır. Ekolojik krizin tehdit ettiği kitlelerle el ele vererek kapitalizmi yıkmak daha kolay hâle gelmiştir. Yeter ki bu kitlelere sosyalizmin hem emeğin hem de bir parçası olduğumuz doğanın kurtuluşu olduğuna inandıralım. Tabii ki doğa ile insanın kurtuluşunun aynı şey olduğuna önce kendimiz inanalım.