HDP’nin oyları ve Türkiyelileşme

hdp-bw-crop-rszC. Başkanlığı seçimini azılı bir “sağcı” ve “gerici” R. Tayyip Erdoğan kazandı. Bir başka “sağcı” ve “gerici” olan CHP ve MHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu kaybetti. Kazanan da, kaybeden de demokrasi düşmanı, emekçi düşmanı, ve hatta halk düşmanı.

C.Başkanlığı seçiminde bir üçüncü aday yoktu. HDP’nin adayı Selahattin Demirtaş vardı ama o başka bir şeye adaydı. Bu nedenle HDP’yi ve Selahattin Demirtaş’ı C. Başkanlığı seçiminden “ayrı bir olay” olarak değerlendirmek gerekir.

Şöyle bakabilirsiniz: Kazara seçimi Selahattin Demirtaş kazansaydı, C.Başkanlığı makamı kendisine verilir miydi? Elbette verilmezdi. Türk devlet ve siyasetini zerre kadar bilenler bunu da bilir.

Türk devlet ve siyaseti; kazanamayacağı yüzde 1000 olduğu için Demirtaş’ın C. Başkanlığı seçimine katılmasına izin vermiştir. Bu nedenle Selahattin Demirtaş’ın aldığı oylar, almadıklarından daha değerlidir.

Bu oylara bakalım: Bir çok kimse bu oyun; Kürt kimliği üzerinden değil de, emekçiler ve tüm ezilenler söylemi ile Türkiye’nin birlik ve dirliği üzerinden alınmış olduğunu varsayarak daha bir değerli olduğunu düşünmüştür. Fakat bu sadece görünürdedir. Demirtaş’a “emekçi davası” adına verilen tek bir oy bile yoktur. Üç C. Başkanı adayından sadece biri KÜRT’tü ve oy verenler de sadece buna bakmış ve bunun için oy vermiştir.

Demirtaş’ın Batı illerinden aldığı oylar da Kürt oylarıdır; AKP’li Kürt seçmenin bir bölümünün Erdoğan’a desteğini ikinci tura erteleyerek Demirtaş’a oy vermesi ve Kürtlüğünü göstermesi Demirtaş’ın Batı illerinde de oyunu yükseltmiştir.

Türk solcu ve sosyalistlerinin de Demirtaş’ın “emekçi” söylemine oy verdiklerini düşünmek yanlış olur. Bunlar, –önceden ve her zaman olduğu gibi– bu seçimde de Demirtaş’ın şahsında “Kürt özgürlük davası”nı desteklemişlerdir. Sayıları da abartılmamalıdır. Yüzde 9,8’deki payları kıyamet kopsa %0,5’dir.

Şimdi şu soruluyor: Demirtaş’ın aldığı %9,8 oy HDP’yi parti yapmaya ve 2015’te yapılacak genel seçimde %10 barajını aşmasına yeterli midir?

Demirtaş’ın aldığı %9,8 oy HDP’yi “gerçek bir sol parti” yapmaya, HDP “gerçek bir sol siyasi parti” olma potansiyeli taşımadığı için yeterli değildir. HDP bu potansiyeli taşısaydı değil %9,8, yüzde %2 oy bile onun partileşmesi için çok yüksek bir ivme yaratabilirdi. Asıl sorun HDP projesinin kendisindedir. HDP kendini “Kürt siyasi hareketinin Türkiyelileşme modeli” olarak sunmuş ve böyle de algılanmıştır. Yanlışlık buradadır.

“Kürt siyasal hareketinin Türkiyelileşmesi” kavramsal olarak bir “olmazlığı” içinde taşır. Çünkü; “Türkiyelileşme” BDP açısından etnik temelli siyasi kimliğinin inkarı anlamına gelir. “Türkiyelileşmek”, Türkiye’nin Batısında da bulunmak veya Türk sol siyasetleri ile birlikte olmak gibi bir basitlikten çıkmaz, daha ilk adımda Türkiye Kürdistanı’nda gerçek bir likidasyonu gerekli kılar ve ancak ondan sonra gelişir.

Kısaca, BDP’nin adını HDP olarak değiştirmesi ve Türk sol ve sosyalistlerinin dar bir kesimini kapsaması “Türkiyelileşme” sayılmaz.

Ayrıca unutmamak gerekir; Türkiyelileşmek, “toplumsallaşmak”la olur. Sol bir siyasi çizgide toplumsallaşma, “sınıfsallaşma”dan başka bir anlama gelmez. Kürt siyasi hareketinin taşıyıcı kitle gücü elbette ki ağırlıklı olarak emekçilerden, ezilen ve dışlanan yoksullardan oluşuyor. Ancak bu kitleleri siyasileştiren ve mücadeleye sokan, sınıf bilinci değil, “Kürtlük bilinci”dir. Türk sol ve sosyalistlerinin desteklediği de zaten Kürtlerin yürüttüğü şu veya bu sınıf savaşımı değil, “milli bilinç” temelli mücadelesidir. Bunun “Kürt milliyetçiliği” şekline bürünmesine de sol ve sosyalistlerin itirazı olmaz; çünkü onlar “ezilen ulus milliyetçiliğini” öteki milliyetçiliklerle aynı kefede tartmazlar.

HDP’nin partileşmesini engelleyen bir başka önemli neden de şudur: C.Başkanlığı seçimi 2. Turda bitmişçesine bir siyasi bloklaşmayı miras bıraktı. Toplumsal algı düzeyinde bu bloklardan biri AKP-HDP’dir, diğeri de CHP-MHP. Kime sorsanız söyleyecektir; birinci blok seçimi kazandı, ikincisi kaybetti. Siyasi savaş seçimin bittiği yerden devam edecek.

Siyasi bloklaşma veya kamplaşmada HDP’yi AKP’nin yanına koymakla kaba ve hatta yanlış bir okuma yapıldığı, HDP’nin seçimde izlediği ve başarılı da olan “bağımsız siyasi çizgi”nin görmezlikten gelindiği söylenebilir. Bu da çok yüzeysel bir bakıştır; okumayı derinleştirmek gerekir.

Şu bir açıklama olabilir: HDP Erdoğan’ın ortaya koyduğu çözüm sürecine kendini inandırmıştır. “Çözüm süreci”nin ne olduğu ise şimdi açığa çıkmaktadır. Düşünülsün: Çözüm süreci, “Kürt meselesini” çözmek zannediliyor. Oysa sürecin gündemi; devlet ile PKK arasında içeriye ve dışarıya dönük olarak kurulmuş bir ittifak ve yapılacak işbirlikleri şeklinde biçimleniyor. Kısaca, Kürt meselesi çözüldükten sonra Türklerle Kürtlerin “birlikte yapabilecekleri işler”, Kürt meselesinin çözümü durumuna geliyor. Sürecin bir tarafında Türk devleti, diğer tarafında KCK devleti var.

Aslında bu çözüm süreci bir “masa” olarak başlamadı. Öcalan’ın Diyarbakır’da Nevroz’da okunan çağrısının açtığı “platform” olarak başladı. Bu platform, Türklerle Kürtlerin Misak-ı Milli ve İslam temelli işbirliğini öneriyordu. Bu haliyle Erzurum ve Sivas kongrelerinin ve 1920’de Ankara’da başlatılan Temsil Heyeti’nin duyurduklarını aynen içeriyordu.

Demek ki “çözüm süreci” dediğimiz şey aslında Kürt meselesinin çözülmüş gibi olduğu bir noktadan başladı ve öyle gelişiyor. Anadilde eğitim, demokratik özerkliğin idari yapısı ve ekonomik paylaşım gibi, aslında tümü “Kürtlere bir yurt” anlamına gelen konulara ve alt başlıklarına hiç girilmeden, Rojava’da, Güney Kürdistan’da Türk devleti ile KCK devletinin ve Türk Kürt haklarının tarihi ve bugünkü çıkarlarının birlikte nasıl korunacağı konusuna girildi.

İş bu mecraya dökülünce her şey değişir. C. Başkanlığı seçiminde bir algı olarak doğan AKP-HDP bloklaşması bu kez somut bir temele kavuşur. Buna hiç kimsenin bir itirazı olamaz. Ama böyle bir süreç BDP’nin Türkiyelileşme modeli olan HDP ile yönetilemez. Bölgedeki gelişmeler Kürt siyasi hareketine (KCK) sıçramalarla ilerleme imkanları sunuyor. HDP, içindeki Türk solu nedeniyle bu hıza yetişemez.

Bütün bu çelişkilere rağmen; HDP projesini bir “sol siyasi parti” kıvamında yeniden örgütlemek ve 2015 seçimlerine doğrudan girebilecek bir güç ve morale ulaştırmak elbette iyi niyetli bir amaçtır, ama ne yazık ki, gerçekçi değildir. Çünkü hem %9,8 oyun ikinci kez gerçekleşmesi olanaksızdır, hem de Türk solunun, Kürt hareketi üzerinden de olsa AKP ile aynı siyasi blok içinde bulunması mümkün değildir.