Hayat Ağacı (Haziran 2017)

CHP’nin bardağı
Hüseyin Hasançebi
Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Bir cumartesi akşamı

Bir cumartesi akşamı. Saat 23.00. Kadıköy Mühürdar Caddesi'nin başındaki dörtyol ağzı. Dükkanlar açık. Biz, Naran, Sevgi ve ben az önce güneşin uykuya çekilirken yaptığı muhteşem gösteriyi izlemiş, ardından da gelişigüzel dizilmiş ecüş büçüş binaların arasındaki dar sokaklardan yükselen ve o çirkin damları gümüş zerreciklerle boyayan dolunayı izlemenin sarhoşuğuyla ara sokaklara vurmuşuz kendimizi....

Cıvıl cıvıl bir kent. Gençler henüz çıkmışlar sokaklara. Bizim gibi "artık eve gitme zamanıdır, yorulduk" diyen eski kuşaklara nispet yapar gibi diri, canlı ve umutlu sokaklar. Şaşırtıcı bir renklilik. Etekler zil çalıyor. Her köşeden ayrı bir name yükseliyor. Gündüz saatlerinin kulakları tırmalayan cırtlak çığlığı, yerini kahkaha seslerine karışan tuhaf ve büyüleyici bir uğultuya bırakmış.

Üç „kız“ dar sokaklarda dolaştık; dar sokaklara serpiştirilmiş masalar arasında, bazen üstümüze doğru akan, bazen yanımızdan tatlı bir esinti gibi geçen genç kalabalığının arasında, sanki herkesi tanıyormuşuz gibi bir duygudan kurtulamayarak dolaştık da dolaştık.

Tam Metro'ya yönelmiştik ki, yukarıda sözünü ettiğim dörtyol ağzında toplanmış gençleri ve beceriksizce, belki de alelacele kurdukları ses düzeninden kendilerini ifade etmeye çalışan bu sokak şarkıcılarını gördük. İyi bakışlı, güzel sesli, biraz utangaç bir grup. Bıyıkları henüz terlemiş iki gitar ve içimizi titreten bildik melodiler. "Bir kadın sesi eksik" bunlarda diyerek biz de katıldık şarkılarına.

Karşımızda klise, biraz arkamızda cami, sağımız solumuz meyhane. İçkili olanlar tıklım tıklım. İçkisizlerin müşterileri çoktan terketmişler masaları. İçkisiz meyhane olur mu demeyin, oluyor artık. Maksat muhabbet olsun.

Tüm sokaklarda Demirtaş afişleri; duvarlarda „anarşist kadınlar“ tarafından yapılmış, erkek egemen topluma isyan eden yazılar, grafitiler... Kalın bir ispirtolu kalemle yazılmış, „Büşra, seni saat on ikide herzamanki yerimizde bekliyorum“ yazısı. Kalpler, çiçekler, el işaretleri, Çarşı amblemi… „fotokopyacı arka sokaga getmiştir“ ilanı, ve önünde çoktan dolmuş paslı bidondan sokağa taşmış pislik yayılan, „buraya çöp döken eşşektir“ yazısı… ve çöpün hemen üzerinde dönüp duran ama bu kalabalığın arasına karışmayı bir türlü göze alamayan martıların aç çığlıkları…

Yolun üst tarafında tezgahlarını toplamakta olan balıkçılar, buzlu suda badem ağartan sokak satıcıları, kendi gölgesiyle konuşan, görmüş geçirmiş olduğu kıyafetinden belli bir kadın… Yüzü "akıllı telefonun kutsal ışığı"yla aydınlanmış sarı, siyah, kızıl, türbanlı türbansız, kel, genç ihtiyar, kadın erkek kafalar... İçi bol pirinç ve dereotuyla doldurulmuş, kimbilir hangi paslı demirden koparılmış midyelerin özenle dizildiği tepsiler; rengarenk neonlu ışıklar; arada bir karanlık klise avlusunun üstünde bir görünüp bir kaybolan yarasa kanadı...

Saatlerdir kucaklarında yorgunluktan sızmış çocuklarını taşıdıkları hafif eğilmiş sırlarından okunan babalar; dar sivri burunlu ayakkabıları artık bedenlerini taşıyamadığı için yanındaki adamın koluna asılmış şiki miki kadınlar... Akmış makyajlar, ağır parfüm kokularına karışan ter kokusu... Masa masa dolaşıp ellerindeki gülleri satmaya çalışan Afrikalılar. Selülitli bacaklarına kısacık şortlar giymiş cesur kadınlar, sarkmış tombiş göbeklerini açıkta bırakan kısa gömlekleriyle boy gösteren obez gençkızlar; son moda dövmelerini gösterebilmek için orası burası makas yemiş tişörtler giymiş bronz tenli güzeller; fitnes salonlarında şişirdikleri pazularını markalı atletlerininin altında sergileyen genç erkekler... Bir tezgahtan çıkmış gibi kusursuz genç bedenler…Ve bizim gibi „yaşını başını almış“ şaşkın bakışlar…

Düşündüm orada durduğum sürece. Dünyanın kaç yerinde gecenin bu saatinde ışıl ışıl bakıyordur güzel insan gözleri?

Ve biz neden yeriz birbirimizi?

Neden önyargılarımızdan çifte standartlarımızdan kurtulamayız?

Neden, beyaz dar taydının içinden çizgili iççamaşırı da görünen bir deri bir kemik kadın ve yüksek topuklu ayakkabılarının üzerinde nasıl yürüdüğüne şaşırdığın o kadının beline sarılmış, ayağındaki beyaz çoraplarının üzerine çocuk kakası renginde sandalet giymiş, uzun şortlu, epey iri kıyım adamın arkasından yürürken kıkırdayıp, kafanda senaryolar yazar ve "hımmm!" dersin? "İşte bu maganda, kimbilir hangi pespaye otelin kirli çarşafları üzerine atacağı kadını almış yanına piyasa yapıyor." Ve sonra, aynı müzik grubunun şarkılarını yanyana izlerke,n gözün aynı kadınla adama takıldığında, birbirlerine bakışlarındaki sevgiyi, adamın yüzündeki şevkatli ifadeyi görür görmez utancından yerin dibine geçersin?

Neden herkesin fotoğraflarını çekip dalga geçtiği, çarpık ve kaslı erkek bacaklarını yüksek ince topuklu kadın ayakkabılarıyla dengelemeye çalışan iki travestinin arkasından, "ne var bunda" dediğin ve hatta travesti ahpapların da olduğu halde ve kendine kıza kıza, ve "yuh olsun sana Berin" diye diye kaçamak bakışlar atarsın arkalarından? Neden „kural dışı“ diye öğretilen tüm sarı civcivler kadar sağlıklı, „kara civciv“e hala şaşarak bakıyorsun? Bir tekhücrelide bile olan, tüm içgüdülerini yöneten, çağımızın kötülüklerinin de saklandığı o, ensendeki küçük beynin seni bir an bile olsa esir alıveriyor? Ne güçlü bir kodlanma bu…
Ezgilerimiz ne kadar güzel. Gençler ne kadar güzel söylüyorlar. Gitarın 6 teli, etrafında toplanmış kalabalığı bu alemden alıp başka bir aleme, insancıl bir dünyaya taşımayı nasıl da başarıyor…

Galiba bağıranlardan bıktık. Yüksek sesle konuşanlardan, kendisi dışında herşeyi ötekileştirenden, şiddet dilini yükselme aracı kılanlardan bıktık. Artık barış türküleri dinlemek, birlikte söylemek, şiddetsiz bir dünyada yaşamak istiyor insanlar.

Dün gece bunu bir kere daha çok içtenlikle, çok yürekten hissettim. En azından ben dün geceyi, ilk kez cumhurbaşkanının halk tarafından verilen oylarla belirleneceği ve sonu çoktan belirlenmiş bir seçim gününe açılan akşamda, seçim yasakları başlamadan yarım saat öncesine kadar böyle yaşadım, kendimce böyle okudum.