Hayat Ağacı (Haziran 2017)

CHP’nin bardağı
Hüseyin Hasançebi
Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

C. Başkanlığı seçimi

Seçimlerin sonuçlarının oy yüzdeleriyle verilmesi zaman zaman yanıltıcı oluyor. Örneğin 10 Ağustos için Tayyip Erdoğan medyası onun oylarının 30 Mart’tan bu yana % 43’den % 52’ye yükseldiğini söyleyerek övünüp durmakta.

Oysa 30 Mart’ta katılım oranı % 89’un üzerindeyken, 10 Ağustos’ta % 74’te kaldı. Demek ki oylarda % 9’luk bir artış olduğu oy sayıları açısından doğru değil.

AKP 2002 Genel Seçimlerinde 41,5 milyon seçmenden 11 milyon (oran % 34, m.vekili sayısı 363, toplam katılım % 79); 2007’de 43 milyondan 16 milyon (oran % 46.7, m.vekili 341, katılım % 85); 2011’de 50,2 milyonda 21,4 milyon (oran % 49,8, m.vekili 327, katılım % 84) oy aldı. 2014 Yerel seçimlerine 52,6 milyondan % 89’u katılmış, 19,5 milyonu AKP’ye vermiş.

10 Ağustos’ta ise Tayyip Erdoğan’a verilen oy sayısı 21 milyon. Demek ki, onun oylarında % 9’luk bir artış olduğu bir yanıltma.

Oylarda 2011’e göre artış yok, 30 Mart 2014’e göre 1,5 milyon artış var.  Bu artış Saadet seçmeninden ve azımsanmayacak sayıda MHP’liden, kısmen de BBP’den geliyor.

İhsanoğlu’nu aday gösteren CHP ile MHP’nin 30 Mart’taki oy sayıları 11,5 + 7,9 = 18,4 imiş. C. Başkanı adayı ise 15,6 milyon oy almış.  Bu sonuç 4 milyona yakın oy kaybı demek. Kayıplar, Tayyip Erdoğan’ı tercih eden MHP’liler ile sandık başına gitmeyen çok sayıdaki CHP seçmeninden ileri geliyor.

Ayrıca AKP seçmeninde de –mevsimlik işçiler, yaylaya göç gibi nedenlerle– azımsanmayacak bir azalma var, onların yerlerini diğer partilerden gelen oylar doldurmuş.

Türk medyasının pek buldumcuk olduğu “Balkon konuşması”nda aynı bayat klişeler de 10 Ağustos akşamının bıktırtıcı klişelerindendi.

Hemen ekleyelim ki, şakşakçılarının onca şamatasına rağmen, Tayyip Erdoğan bu oranı beğenmedi, partisinin MKYK toplantısında rakamın umulandan az olduğunu söyledi, ama “Hz. Muhammed’e de herkes oy vermemişti” diyerek kendisini İslam Peygamberiyle kıyasladı.

ANKETLER VE SEÇİME KATILMAYAN SEÇMENLER

Seçime gitmeyerek katılım oranını düşüren ve “Tayyip Erdoğan oylarını % 9 arttırdı, şimdiye kadar aldığı oyları tavan yaptırdı” şeklindeki propagandaya yardım eden seçmen sayısı hayli yüksektir. Katılımın düşük olmasının Tayyip Erdoğan’a yarayacağı tv yayınlarında defalarca söylendiği halde aldırış edilmemiştir.

Bir yurttaşın oy kullanmaması tabii ki hakkıdır, bu nedenle ona kızmak doğru olmaz, ama gene öyle niyetsizlere söylendi ki, “sandığa her şeye rağmen gidin ve geçersiz oy kullanın ki, katılım yüksek olsun, sizin boykotunuz Tayyip Erdoğan’a yaramasın.”

Çok sayıda insanın sandığa gitmemesinde Tayyip Erdoğan ve medyasının yaydığı “Nasıl olsa ve kesinlikle kazandık” havasının rolü oldu. Bu konuda anket şirketleri kullanıldı.

Böyle işlev görenler arasında Konda’nın önemli payı var. Genellikle isabetli tahminler yapan ve Tayyip Erdoğan karşıtı seçmende güven yaratmış bulunan Konda seçim haftasında –yasak olduğu halde– 7 Ağustos günü araştırma sonucu diye duyuruda bulunarak Tayyip Erdoğan’a  % 57 oy bahşetti. Erdoğan bu rakamı TV mülakatında kullandı.

Böylece Tarhan Erdem’in de her hangi bir güvenilirliği kalmamıştır. Erdem’in seçim sonrasında baş kaldıran CHP’li nasyonalciler gibi “Kılıçdaroğlu istifa etsin, kongreye gidilsin” dediğini anımsatalım.

Sandığa gitmeme propagandası yapan partideki nasyonaller başından beri “seçim başarısızlıkla sonuçlansın ki biz partide mevzi kazanalım” siyaseti yaptıkları belliydi. Onların istedikleri Tayyip Erdoğan’ın değil, Kılıçdaroğlu’nun yenilmesiydi.

Ama Tarhan Erdem gibi birisi tabii meselenin istifada (kişilerde) olmadığını bilir, şimdiki Genel Başkanın yerine bir nasyonalin ve ekibinin getirilmesi heveslerine çanak tutamaz.

Sonuç olarak bütün araştırma şirketleri adı üstünde şirkettirler, ticari kuruluşlardır, manipülasyonlara açıktırlar, Konda da bir istisna olmadığını göstermiştir.

Kişisel itirazım Bekir Ağırdır gibi saygın ve güvenilir bir kişinin Konda Genel Müdürü olarak 7 Ağustos operasyonuna razı olmuşluğudur.

Elbette bu kadar geniş bir kitlenin sandıktan uzak durmasının kabahati İhsanoğlu’nu aday göstermiş olan CHP ve MHP’dedir. Özellikle CHP’dedir. MHP’nin tabanında Erdoğan’a sempati olduğu kimsenin meçhulü değildi. Ama CHP yöneticileri, a) Hem çok başarısız bir kampanya yönetmişler, para harcamamışlardır; b) hem de, bu seçimin önemini, yani Tayyip Erdoğan’ın reddedilmesinin hayatiyetini taraftarlarına kavratamamışlardır.

CHP sosyal demokrat bile olamamaktadır. Defalarca vurguladık ki, Tayyip Erdoğan’a laf yetiştirmekle, onun laf ebeliği ağında debelenmekle muhalefet partisi olunmaz.

HDP

Selahattin Demirtaş kısıtlı olanaklara rağmen başarılı bir kampanya yürüttü, oy sayısını 3 milyondan 4 milyona çıkardı. Bu, üçte bir oranında artış demekti.

Artışta Demirtaş’ın evrensel değerleri savunmasının, sadece Kürdistan’a değil, Türkiye genelindeki sol kamuoyuna ısrarla seslenmesinin önemli payı var.

Artışın bir bölümü oradan geliyor. Mesela, son yerel seçimlerde HDP’nin İstanbul’daki oyu 413 bin iken, 10 Ağustos’ta 651 bine yükselmiş, bir türlü yeterli oy alamadığı İzmir’de 88 binden 188 bine çıkmış.

Bununla birlikte HEP’ten HDP’ye kadar aynı çizgiden gelen partiler arasında HDP ilk kez 81 ilin hepsinde birden seçim katılanıdır. Bunun nedeni her hangi bir genel ya da yerel seçime katılabilmek için o partinin orada teşkilatının bulunması zorunluluğudur.

2007’de DTP, 2011’de BDP bağımsız adaylarla seçime girmişti. 30 Mart 2014te ise BDP+HDP oyları toplam 2,0+ 0,9 = 2,9 milyondu.

C. Başkanlığı seçimine ise partiler değil doğrudan üç aday girdiği için HDP tüm ülke çapında kendi oy sayısını Selahattin Demirtaş’ın şahsında ölçebilme imkânına sahip olmuştur.

Bu seçimde elde edilen oy sayısı mevcut koşullarda BDP+Türk solunun toplam oyları demektir.

Şimdi HDP yöneticileri ve büroları için önemli olan YSK tarafından il il (ve ilçe ilçe) kesin sonuçlar ilan edildikten sonra, Anadolu’nun Türkiye kesimindeki oy potansiyellerini saptamaları ve coğrafi düzlemde seçim çalışmalarının öncelik ve yoğunluklarını belirlemeleridir.

Bu çalışmalarda Haziran 2015 Genel Seçimleri önem taşısa bile, aslolan coğrafi düzlemde sosyal mücadele alanlarının seçilmesi ve oralarda uzun erimli mücadelelere girilmesidir. Bu konuda yerel teşkilatların yanı sıra kısaca STK denilen sendika, dernek gibi yurttaş örgütlenmeleriyle bilgilenme ve işbirliğine gidilebilir.

Sadece bir örnek verelim: İşçi kenti olan Kocaeli’nde 30 Mart’ta HDP 24 bin oy almışken, 10 Ağustos’ta bu rakamı ikiye katlamıştır.

Görüldüğü gibi bu sayılar oy yüzdelerinin aldatıcılığından uzak, reel nümerik verilerdir.

Kısacası uzun vadedeki siyasi mücadele açısından 81 ildeki bu rakamlar çok önemlidir. 5 yıl sonraki C. Başkanlığı seçimine kadar bu olanak bütün illerde elde edilmeyebilir.

2015 Genel Seçimlerinde muhtemelen seçilme şansı bulunan illerde bağımsız adaylar gösterilecek, HDP ise diğer illerde-seçim bölgelerinde parti olarak seçime katılacaktır. Zira değil % 9,8 oy, % 12 oy alınsaydı bile –baraj nedeniyle– 2015’te parti olarak seçime katılma, bağımsız aday göstermeme riski göze alınamaz. Kaldı ki, % 9,8 oranını da yanıltıcı olmamalıdır, katılım oranı düşük olunca HDP’nin oranının yüksek gözükmesi olağandır.

Demirtaş’a Türk medyasında AKP sözcüleri ve Tayyip Erdoğan şakşakçıları dahil düzülen övgülerin hiç biri demokratik değil: Hepsi Demirtaş’ın “bölücülük ve Kürtçülük” yapmadığını söylüyorlar. Birincisi bu tanımlama gerici, ırkçı (Türkçü) çarpık bir laftır, çocukluğumuzdan beri Kürt aydınların karşı duyduğumuz bir çeşit sövgüdür.

İlerici ve demokrat geçinenler bile “ayrılma istemini” karalarlar.

Mesela demokrasinin beşiği” dedikleri Britanya’da İskoçya için 1 ay sonra yapılacak referandumda ayrılmak isteyenlere İngiliz politikasının ve medyasının sövmediğine aldırmazlar.

Britanya Hükümeti referandumdan “Evet” sonucu basit çoğunlukla bile çıksa karara uyacağını ve İskoçya’nın belli düzenlemeler sonucunda bağımsızlığa geçeceğini açıklamıştır. [Yanlış anlaşılmasın milli devletlerin meraklısı değiliz, fakat ayrılmayı değil, ama ayrılma hakkını savunuruz, bu yüz yıllık bir evrensel haktır.]

Selahattin Demirtaş’ın demokrat ve birlikçi söylemini övenler onu Öcalan’dan ve KCK yönetiminden ayrı göstermeye gayret ediyorlar.

Birincisi Demirtaş’ı var eden olgu kapsamlı bir siyasal, sosyal ve kültürel harekettir. O mücadele olmasaydı Demirtaş’ın o beğenilen görüşleri de vücut bulmazdı. Ve hareket çağdaş dünyanın ileri fikirlerinden bağımsız gelişmemiştir.

Demirtaş’ı Öcalan’dan ve KCK yönetiminden farklı görenlerin Öcalan’ın kitaplarından haberleri yoktur. Mesela bir gerilla merkezinden ibaret sandıkları Kandil’de yapılan toplantılarda ulus devletin tutucu ve milliyetçi yapısı, temsili demokrasiye karşı gelişkin ve katılımcı demokrasi alternatifleri, doğrudan demokrasi olanakları tartışılmaktadır. Dünyada mevcut statükonun ve durağan, bürokratik rejimlerin nasıl aşılacağı, halkın yönetimde hangi yöntemlerle etkili olarak yer alacağı, yöneten-yönetilen ayrılığının nasıl kaldırılacağı, bunları başaramayan reel sosyalizmin yenilgisinin nedenleri konuşulmaktadır. Yapılan konferansların ve tartışmaların belgeleri yayınlanmaktadır.

Kendileri sosyalist mücadeleden gelmiş insanların bürokratizm felaketine karşı nasıl bir demokrasi öngördüklerini, halkın yönetimde yer alabilmesinin koşullarını düşünmemeleri düşünülemez.

Rojava’daki yöntemler bu düşüncelerin ilk uygulamalarıdır.

Normal olarak “savaş halinde demokrasi olmaz” sanılır, Rojava’daki halk meclisleri, mahalle komiteleri, üretim ve üleşim demokrasisi, etnilerin ve dinsel grupların demokrasisi devrimin tutmasının başlıca nedenleridir.

KADINLARIN MÜCADELESİ

HDP Demirtaş’ın kampanyasıyla Türkiye genelindeki etnik, mezhepsel gruplara, kadınlara ve öteki sayılan herkese seslenerek kendisini az-çok anlatabilmiştir.

Ben bu kampanyada sınıfsal vurgunun yetersiz kaldığı kanısındayım, HDP’nin önümüzdeki, süreçte çarpıcı vurgulamalarla toplumun sınıf sorunlarına eğilecek düşünsel hazırlıklar yapmasını dileyenlerdenim.

Kampanyada sınıfsal vurgu kadar yetersiz olan diğer konu da bu coğrafyada kadınların maruz bırakıldığı uygulamalardır. Her gün kadınların öldürüldüğü, on binlercesinin dayak yediği, yüz binlercesinin erkek tarafından azarlandığı (sözlü şiddete muhatap olduğu), sürekli aşağılandığı bu ülkede konu etnik, dinsel, kültürel toplulukların hak eşitsizliğinin ötesinde önemlidir. Çünkü bütün o ezilen ve ayrımcılığa uğrayan o topluluklarda da kadınlar onların erkekleri tarafından ezilmektedir.

BDP ve HDP gibi kadın erkek eşitsizliğine karşı mücadele ettiğini yıllardır kanıtlamış bir partinin Genel Başkanına bu hatırlatmayı yapmak gerekir mi?

Evet gerekir.

Çünkü sözünü ettiğimiz kampanya HDP için kendisini dinletebileceği önemli bir fırsattı. Gelecek seçimlerin bin bir sesli keşmekeşinde HDP’nin medyada bu kadar imkân bulacağı belli değildir.

Kadın sorununun siyasal ve sosyal olarak toplumun baş gündem meselesi olduğunu ısrarla vurgulamanın önemi büyüktür. Hele hele siyasi iktidardaki Tayyip Erdoğan partisinin oy potansiyelinde kadınların ne kadar geniş bir yer tuttuğunu gösteren istatistikler ve araştırmalar bu kadar çarpıcıysa, sorunun ne denli vahim olduğu ortaya çıkar.

Bu nedenle kadınların eşitsizliğini ve hak mücadelesini ısrarla, inatla vurgulamadan siyaset yapmak mümkün olmamalıdır.

Tayyip Erdoğan 4+4+4 eğitim sistemini kız çocukları okumasın, evde oturup koca beklesin diye getirmiştir, yüksek öğrenim öğrencileri kızlı erkekli aynı evlerde kalmasınlar diye komşulara ve polise görev vermiştir (bu yüzden bir polis baskınında bir genç balkondan düşüp ölmüştür), kampanya sırasında genç kızlara “kısmetiniz çıkınca, evlenin” demiştir, bir kadın gazeteciye miting meydanına sövmüş ve sövdürmüştür, yardımcısı Bülent Arınç kadınların sokakta kahkaha atmalarını edebe aykırı bulmuştur, ilh.

Tayyip Erdoğan ve ortaklarının 12 yıllık kadın düşmanı söylem ve eyleminin bir bir sergilenmesi siyasi iktidarların kadına bakışının Türkiye tarihinde ilk kez ve bihakkın teşhiri olurdu.

Seçim ortamları yığınların siyasi dikkatlerinin arttığı dönemlerdir, bu nedenle siyasi fırsatlardır. Hem geçekleri açıklamak, hem eleştirilerimizi getirmek, hem de çözümlerimizi anlatmak için önemli olanaklardır.

Önümüzdeki on ay bu fırsatın değerlendirilmesi ve örgütlenmenin genişletilmesi için seferber olma aylarıdır.

HDP şayet sadece Kürt partisi değilse (BDP Türkiyelileşecekse) bu süreç ancak böyle yaşanabilir. O da ancak Türk solunun –Gezi’deki gibi– canlanmasıyla, eylemliliği kalıcı örgütlenmeye taşımasıyla mümkündür.
Y.Y.