Neyi eleştiriyoruz – neyi eleştirmeliyiz?

  • Yazdır

SORUN

Kurulduktan kısa bir süre sonra büyük bir destekle iktidara gelen, oniki yıllık iktidarı boyunca girdiği üç seçimde de oy oranını devamlı yükselten AKP, Gezi Direnişi’nde şiddetle eleştirildiği hatta toplumsal isyana muhatap olduğu gibi, şimdilerde de bazı çevrelerce eleştiri yağmuruna tutulmaktadır. Toplum o denli kutuplaşmış ki, son yerel seçimde adayların niteliklerine ya da seçmene sunmayı tasarladıkları hizmete dahi bakılmadan, bir kesim AKP askerliğine, karşıt kesim ise AKP’yi tahtından indirme gayretine soyundu. Toplumun bu kadar tehlikeli boyutta kutuplaştığı bir ortamda siyasetin iktisadın önüne geçerek asıl yaşam mücadelesini perdelemesi emperyalizme olduğu kadar, emperyalizmin ülkedeki siyasal ajanına da manevra alanı sağlamaktadır. Marks’ın eserlerinde serpiştirilmiş olarak kullanılan “yabancılaşma” kavramının farklı anlamına içinden geçtiğimiz koşullarda toplumumuzda rastlanmaktadır. Toplumun siyaseti algılamasında yabancılaşma, bireylerin siyasetçileri algılamada yabancılaşma vs gibi çok farklı anlamda yabancılaşma örnek zenginliği ile de karşı karşıya gelmiş durumdayız.

Bu yazıda, haddimi ve boyutlarımı aşma pahasına, süslü cümleler arkasına da hiç saklanmadan, farklı dönemsel labirentlerden geçen ülke durumunu tartışmayı amaçlıyorum. Yazının ana gövdesine başlamadan bazı kavramları da açıklığa kavuşturmada yarar görmekteyim. Birincisi, sistemlerin bütünsellik anlayışı ile kavranabileceği görüşü yanında, özellikle de küreselleşme politikaları ile tüm ülkelerin bir şekilde birbirine bağlandığı koşulda salt Türkiye’nin ele alınmasının çok ciddi bir yetersizlik olduğunu düşünüyorum. İkincisi de, toplumun tüm alanlarında yönetim yerine yönetişim, hakimiyet yerine birlikte yaşam vb gibi kavramların gerçek anlamda yerleştirilmesinin ancak güç dengesi ile olabileceğini düşünüyorum. Bu düşünceden hareketle, özgürlük ve adalet kavramlarını, Avrupa İnsan Hakları Bildirgesi’nde anlaşıldığı şekliyle, hem sermaye mülkiyetine özgürlük tanınması, hem de bizzat sermaye mülkiyetinin sebep olduğu bazı alanlardaki eşitsiz ve adaletsiz uygulamaların “insan hakları” aldatmacası ile telafi edilebileceğini düşünmüyorum. Klasik liberalizm döneminde de sorunlu olmuş olan bu durumun hele de günümüzün neoliberal uygulamalarında kesinlikle bir kez daha gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu itibarla, özgürlük ve adalet olgularının ekonomik alt-yapısı irdelenmeden salt kavramsal olarak siyaset ya da sosyoloji alanındaki yansımaları ile tartışılıp, düzeltilmesi gerektiği tavsiyesinde bulunulamaz. Zira sosyoloji ve siyaset alanına yansıyan görüntüler ekonomi sahnesindeki oyunun hayalleridir. Hayallerin düzeltilmesi ancak gerçek sahnedeki aktörler üzerinde operasyonla olasıdır. Bu çerçevede, ilk olarak ekonomi alanına, daha sonra da siyaset-sosyoloji alanına yöneleceğim.

EKONOMİK GÖRÜNÜM

2000 yılı yapılmış olan IMF-Derviş programı üzerine oturtulmuş olan ve iktidara geldiği 2002 yılından itibaren devrede olan AKP uygulamasının 2003 – 2012 dönemi ortalama büyüme hızı % 4,6 oranında gerçekleşmiştir. Profesör Boratav’ın deyimi ile bu oran “orta halli” sayılabilir. Durumun daha iyi anlaşılabilmesi için ufak bir karşılaştırma yararlı olabilir. 2003 – 2012 dönemi ortalaması olarak; Çin ( % 10,8), Hindistan (% 8,0) ve Arjantin (% 7,2) ve Endonezya ( % 5,7) oranları ile Türkiye’den yüksek, Brezilya (% 3,9), Güney Kore (% 3,7) ve Meksika (% 2,4) oranları ile Türkiye’den düşük hızda kalkınmışlardır. Türkiye’nin farklı dönelmedeki büyüme hızına baktığımızda ise durum şöyledir. 1980 – 2013 olarak 33 yılı kapsayan dönemin ortalama büyüme hızı % 4,2 dolayındadır. Büyüme hızı, bu uzun sürenin 1998 – 2002 alt döneminde % 1,0 olarak en düşük; 2003 – 2007 alt döneminde ise % 7,3 olarak en yüksek olmuştur.

Bu sonuçlar, serilerin detaylı analizinde ve yan verilerle takviyesinde iki noktayı ortaya koymaktadır. Birincisi, AKP döneminin ilk yıllarında ekonomiye girmiş olan serseri finans sermayesi özel tüketimleri şişirerek büyüme oranına katkı yapmıştır. 2003 – 2007 dönemindeki % 7,3 oranındaki büyüme tüketime dayalı kof irileşmeden başka bir şey değildir. Zira, ekonominin büyüme oranın % 70 dolayında tetikleyici öğesi özel tüketim harcamalarıdır. Serseri finans sermayesinin tüketimi tetiklediği derecede büyümeye de katkı yapmaktadır. Nitekim, (yabancı sermaye/ ulusal gelir) oranına baktığımızda, ele alınan 33 yıllık süre ortalaması % 4,3 iken, bu oran 2003 – 2007 döneminde % 7,8’e yükselmiştir. 2008 – 2013 döneminde de % 6,7 gibi oldukça yüksek oranda sermaye girişine rağmen büyüme oranının % 3,7 düzeyinde kalmasının nedeni ise krize bağlı olarak özel tüketim ve sair harcamaların kısılmasıdır. Büyüme verilerinin sıhhatinin anlaşılabilmesi açısından ele alınması gereken çok önemli diğer bir öğe de cari açık meselesidir. Zira, yatırım ya da tüketimde gelen büyüme dürtüsü kaynak kullanmak zorundadır. Bir yandan ulusal gelirin yetersizliği, diğer yandan da toplumsal tasarruf eğiliminin düşüklüğüne bağlı olarak % 13 – 15 dolayında gezinen tasarruf oranı dış kaynak gereksinimini ortaya çıkarmaktadır. Ulusal gelire oran olarak ölçülen cari açık 33 yıllık sürede, ortalama, % 2,8 iken, ekonominin sıkıştığı 1998 – 2002 dönemindeki % 0,5 olan oran, AKP’nin ilk döneminde, 2003 -2007 aralığında % 4,8’e, 2008 – 2013 döneminde ise, maalesef, % 6,4’e yükselmiştir. Kaldı ki, cari açığın ulusal gelirin % 6,4’ü gibi yüksek düzeye çıktığı son dönemde ulusal gelirin artış hızı % 3,7 ile 33 yıllık ortalamanın da gerisinde kalmıştır.

Fert başına gelirin 10 000 ABD dolar dolayına çıktığı, hatta giderek bu miktarı da aşmaya yeltendiği, geçmiş dönemlerde görüldüğü üzere görünürde döviz sıkıntısının yaşanmadığı, TÜİK’in mutluluk anketlerine olumlu yanıtlar alındığı vb gibi olumlu yansıyan tüm görüntü ve algılamalara rağmen, tek derdimizin resmi rakamlara göre % 10 dolaylarında seyreden, gayri resmi hesaplamalara göre bundan çok daha yüksek olan işsizlik dışında, hele de gelir dağılımını hiç dikkate almadan neden ve niçin şikayet ediyoruz ki? Sanıyorum, bu noktada farklı grupların değerlemeleri değişiklik gösteriyor ve burada yollar ayrılıyor. Çok farklı çıkar ve düşünce tomarlarından oluşan bir toplumu birkaç basit gruba indirgemek hiç doğru olamamakla beraber, yazının amacı ve boyutu çerçevesinde, birinci gruba “farkındalar”, ikinci gruba da “gafiller-aveneler” etiketini yapıştırarak iki grup içinde tartışmaları sürdürmeye çalışmak fazla yanlış olmaz.

Farkındalar grubunun ana dert konusunu sistemin ana çatısı ve işleyişi yanında, sistemin üst-yapı kurumlarındaki yansımaları oluşturmaktadır. Bu gruptaki insanlar parlak gibi yansıyan görüntülerin arkasında ne tür bozuklukların bulunduğunu görmenin yanında, kapitalizmin nasıl bir dünya sistemi olduğunu ve bu bağlamda Türkiye’de siyasal erkin nasıl bir misyonerlik işlevi ile ülkeyi emperyalizme yapıştırdığını görmekte ve bunun ıstırabını yaşamaktadır. Bu grup şunu çok iyi bilmektedir ki, mesele salt AKP konusu değildir. Türkiye, kuruluş döneminin en başlarından itibaren kapitalist raya oturtulmuş olup, İdris Küçükömer’in sosyolojik temelli açıklamasıyla “sol” olarak nitelediği Demokrat Parti’nin iktidara taşındığı 1950 dönüşümünden itibaren, emperyalizmin çevresine dahil edilmiş, 1980’lerden itibaren de sömürü odağının merkezine oturtulamaya çalışılmaktadır. Bu süreç, 1980 darbesi ile sıçrama yapmış, planlama fikri tamamıyla terk dilmiş, özelleştirme furyası kafalara kazınmış ve dış dünya ile tam serbest koşullarda ilişkiye girilmiştir. 2000 yılı programı ile üretim merkezi ve piyasa arayan yabancı sermaye IMF-Derviş programının oluşturduğu politika kanalından Türkiye’ye gelerek, emperyalist vantuzlarını iyiden iyiye derinlere salmışlardır. Merkez Bankasının “para kurulu” olarak çalışması neticesinde faiz haddi yükselip, ülkenin dövize boğulması halkın gözünü parlatırken, siyasilerin de işine gelen bu süreç, iki bakımdan emperyalistleri sevindirmiştir. Döviz kurunun baskılı uygulanması ihracat/ithalat dengesini ithalat lehine bozması yanında, sermaye piyasasına gelen yabancı sermayeye de önemli faiz avantajı sağlamış, hatta enflasyonla beraber, faiz arbitrajı yolunu açmıştır. Ne var ki bu süreç, bazı üretim alanlarının dış dünyaya taşınması ve içeride işsizliğin büyümesi ve cari açığın giderek yükselmesi pahasına, çok ters ilişki içinde, cari açığın kısa süreli finansmanı ve yükselen ithalatla birlikte ekonomide pembe tablo oluşumuna neden olarak politik tasvip görmüştür. Mesele de buradadır; siyasilerin hoşuna giden, aynı zamanda emperyalistleri içten içe besleyen bu süreç, ülkenin soyulması ve mutlak iyileşme görüntülerinin arkasında göreli yoksullaşma yaşamasına neden olarak, farkındalar grubunu derinden üzüyordu.

Farkındalar grubunu derinden yaralayan parıltılı görüntülerin arkasındaki gerçek, emperyalizmin 2000 IMF-Derviş programı ile ülkeye vurduğu hançerdir. Söz konusu programın parasal-mali-reel alanlarda olmak üzere üçlü yapısı vardı. Parasal yapılanmada Merkez Bankası, şatafatlı “bağımsız” statüsü ile bezenirken, kamu kesimi açığının finansmanından uzak tutularak sermaye piyasasından borçlanan hazinenin faiz haddinin yükseltmesine neden oluyordu. Faiz haddinin yükselmesi ise cebini yakan paraya bol getiri arayan emperyalist para babalarının işine geliyordu. Bu süreci tamamlayan mali alandaki emir ise, bir yandan bütçede “faiz dışı fazla” verilerek alacaklıların haklarını garanti altına almış, diğer yandan da “bütçe disiplini” uygulaması ile kamu açığını kısarak, enflasyonu frenleyip para babalarının bilanço aktiflerindeki mali değerlerin erimesini engellemeyi amaçlamıştır. Nihayet üçüncü emir olan reel alandaki zorlama ise, ekonominin denetimsiz olarak dışa açılarak yabancı üreticilere ve reel yatırımcılara ülkeyi teslim etmeye yönelikti. İşte, AKP’nin ekonomik alandaki icraatının net görüntüsü budur; ülkenin dış kaynaklı reel ve özellikle de finans sermaye tarafından işgalinin uzun dönemde yaratacağı göreli yoksullaşmanın kısa sürede parıltılar olarak algılanması. Bu tablonun perdelenmesi için, doğal olarak, gafiller ve aveneler grubuna ihtiyaç duyuldu. Tarihe tam da bu adla geçecek olan söz konusu grubun yaklaşımını ve işlevini de aşağıdaki bölümde ele almak gerekiyor.

SOSYAL – SİYASAL GÖRÜNÜM

İkinci grubu oluşturan gafiller-aveneler her kesimden insandan oluşuyor; bu grupta profesyonel iktisatçılar olduğu gibi, profesyonel hukukçular ya da sair alanlardaki akademisyenler veya halkın fikir edinmesinde etkili olan medya mensubu kişiler de bu gruba dahildir. Bu gruptaki gafiller-aveneler bir yandan ekonomideki yüzeysel pembe tablonun parıltılarını gafletle yücelterek halka yansıtmada, diğer yandan da kimi zaman paket, kimi zaman dilek ya da vaat, kimi zaman da akiller önerisi olarak devamlı vitrinde tutulan, fakat bir türlü gerçekleştirilemeyen “demokratikleşme” yürüyüşü ve hedefine ya çocuk misali kanarak, ya da çıkarı gereği bu safsatalara olumlu yaklaşarak, iktidar aveneliği yapmada bir beis görmediler. Bu grupta geçmiş dönemin işkence mazlumları da, bireysel kin ve nefretleriyle toplumsal meseleyi birbirine karıştırarak, maalesef, iktidarın ateşine benzin taşıdılar.

Önce şu ünlü demokratikleşme paketine bir bakalım. 1961 ve 1982 anayasalarının, özellikle de ikincisi olmak üzere, darbe sonucunda yapılıp, despotik yapıda oldukları, dolayısıyla buradan hareketle yeni bir anayasa ile demokratikleşmenin sağlanacağı tezi ileri sürülerek yola çıkıldı. Her iki anayasanın da askeri baskı altında yapıldığı, yeni anayasanın ise sivil idare tarafından yapılacağı ifade edildi. Sosyolojik görüşten yoksun bu anlayışın hiçbir temeli yoktu. Bir anayasasının askeri dönemde yapılmış olması onun mutlaka askerler tarafından ve despotik içerikle yapılmış olduğu sonucunu doğurmaz. Her anayasa sermaye hakimiyetinde yapılır; anayasaların kimliğini sermaye üzerindeki mülkiyet ve üretimin örgütlenme biçimi belirler.

1961 Anayasası Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi parlamento ve icra organı üzerinde denetim mekanizmasını getirmiş idi. Diğer yandan, o dönemde ithal ikameci modele geçiliyor olduğundan, iç piyasanın genişletilmesini amaçlayan görece sosyal demokrat bir yapılanmanın oluşturulması gerekiyordu. Gerekçe ne olursa olsun 1961 Anayasasının bu niteliğinin belirtilmesi gerekir. Şu da ihmal edilmemelidir ki, emperyalizmin ticari emperyalizm yöntemi ile 1950-1960 döneminde baskıladığı Türkiye’nin, 1958 moratoryumu ile uygulamaya koyulmuş Paris Anlaşmasının uygulanması sonucunda ithal ikameci montaj alanına savrulmasını gerekiyordu. Kısacası, emperyalizm içeride görece sosyal demokrat uygulamayı arzularken aslında Türkiye’yi montaj alanı olarak belirliyordu. Bu nedenledir ki, 1979 yılına döviz krizi ile ulaşılarak 1980 açılımı gerçekleştirildi. Askeri darbe ve baskı ile uygulanan 24 Ocak kararları ve 1982 Anayasası ise, emperyalistlere borç itfa anayasası olması niteliği ile baskıcıdır. Bu düşünce silsilesini izlediğimizde, AKP’nin yeni bir anayasa yapma hedefi yoktu ve olamazdı. Zira, emperyalizmin küreselleşme döneminde Türkiye gibi periferi konumundaki bir ülkenin, merkez emperyalist yapının bir eyaleti mesabesinde olduğundan anayasanın kimliği de böylece şekillenecekti. Örneğin, “kuvvetler ayırımı” yerine belki “kuvvetler ahengi” vb gibi bir kavram getirilecekti. Buna benzer şekilde, belki eyalet ya da özerk bölgeler sistemi getirilecek, sosyal devlet ilkesi kaldırılacak ve laiklik ilkesine farklı bir tanımlama getirilecekti. Kısacası yeni anayasa çok belirgin olarak “emperyalizmin anayasası” kimliğini taşıyacaktı. Böyle bir damgayı da AKP tek başına alnında taşımak istemeyeceğinden oturumlara bizzat AKP son verdi. Ama bu karambolda “yetmez ama evet” ci avene takımının desteği ile anayasada istediği değişikliği yaptı ve “AKP vesayeti ikamesi” ni gerçekleştirdi. Amaç da zaten gerçek anlamda demokrat bir anayasa oluşturmak değil, amaca yönelik böylesi bir değişiklik idi.

Ülkede bölünme ve kaos yaşanmaya başlanıyordu. Başbakanın son genel seçim sonrası balkon konuşması da bunun bir işareti idi. “Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanını dinleyeceksiniz” ifadesinin asabi bir tondan söylenmesi nasıl gereği biçimde dinlenmediği algılamasını ortaya koyuyor ise, aynı şekilde balkın konuşması da, ifadelerin tersinden yorumlanması ile, asıl amacı yansıtıyordu. Zira, toplumsal kaos Türkiye’nin şekillendirilmesi projesi üzerinde çalışan tarafların işine geliyordu. Toplumsal mühendislik yapan tüm taraflar aynı zamanda algı mühendisliğine de soyunurlar. İşte, gerek AKP gerek emperyalistler, hedeflerinde ayrılsalar dahi, bu iki konuda kesinlikle ittifak içinde çalışmaktalar. Bu yürüyüşte gerek Kürt açılımı gerek toplumun muhafazakarlaştırılması hem emperyalistlerin hem de AKP’nin işine yaramaktadır. Projenin sözde demokratikleşme söylemi rayı üzerinde yürütülmesi ise çok doğaldır. Demokratikleşme söylemi, geçmişin demokratik olmadığı gerekçesi ile ortadan kaldırılarak yeni bir düzenle ikame edilmesini çağrıştırır. Doğrudur; geçmişte düzen demokratik değildi. Ancak, demokratikleşme yasalara yazılarak ya da emir ile oluşturulan bir yapılanma değildir; demokratikleşme bir sonuçtur. Bu sonucun en önemli ve olmazsa olmaz maddi koşulu güçler dengesinin mevcudiyetidir. Toplumda gücün kaynağı üretim araçları üzerindeki mülkiyettir. Mülkiyet dağılımına koşut olarak güç dağılımı ve ona koşut olarak da demokratikleşme düzeyi tezahür eder. Nezaket ya da görgü vs gibi toplumsal tarihsel koşulların da önemli olduğu davranış biçimleri dışında, kamusal düzeyde, eğitim, sağlık ya da seyahat gibi sosyal haklarda olduğu kadar, ekonomi ve toplumun çeşitli alanlarında demokratik haklara sahip olabilmek, açıktır ki, ekonomik güç ile paraleldir.

Ne var ki, demokratikleşme söylemi ile havalandırılan toplumu yönetmek ve yol tayin etmek, durağan durumdan daha kolaydır. Toplumun yeniden şekillendirilmesinin ilk kuralı olan düzeni yıkarak kaos yaratmaktır. Hiçbir sistem uzun süre kaosta yaşayamayacağından, bir süre sonra şekillenmeye ya da şekillendirilmeye yönelir. İşte bu süreç ve mekanizma AKP’nin olduğu kadar, emperyalistlerin de işine yaradı; AKP iktidarını sağlamlaştırmak ve ülke ve ekonomi üzerine çullanmak için muhafazakarlık amacını güderken, emperyalistler de toplumsalcı dokunun parçalanmasını ve siyaset kanalından emellerini uygulama amacına yöneldi. Toplumun muhafazakarlaştırılması sömürü algılamasını köreltebilecek, muti insanların emir altına girmesine yol açabilecek idi. Denebilir ki, böyle bir merhalede toplum AKP’nin de emperyalistlerin de işine yarar; emperyalistler sömürüden, AKP’de cahil toplumdan sağlayacağı oylardan semirir.

Dünyada kriz sürerken Türkiye’nin inşaat işlerinde yoğunlaşması bir yandan halkın gözünü boyuyor, diğer yandan da müteahhitlerle kurulan gizli ortaklıklarla hem yandaş yaratılıyor hem de cepler doluyordu. Bu nedenle AKP’nin iktidarı bırakmaması, aksi halde çok ciddi hukuksal sorumluluklarla karşı kaşıya geleceği açıktı. Ne var ki, doymak bilmeyen açlık tüm kenti talan alanına çevirmekte idi. Her görülen yer bir potansiyel AVM mekanı, dolayısıyla milyarlar gözleri parlatıyordu. İktidar sarhoşluğuna kapılan liderler hız kesmiyorlar; kürtajdan, kaç çocuk doğrulması gerekir gibi çok özel alanlara giriyor, kızlı erkekli birlikteliği nerede ise fuhuş olarak niteliyor, “cafe” lerin sokaktaki masalarına müdahale ediyor, içkiye, sigaraya müdahale ediyor vs..vs.. ve Taksim Gezi Direnişi patlıyor. Ne var ki, Gezi Direnişi’ne Kürt gruplar da sendikalar da sıcak bakmıyor ve desteklemiyor.

17 Aralık tarihinde başlayarak inanılmaz boyutta, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir rüşvet ya da vurgun skandalı ortaya çıkıyor. Bakanlar, çocukları ortaya saçılıyor, bizzat başbakanın ailesi ile konuşmaları yayınlanıyor vs. İlginçtir ki, bu denli aleni soyguna karşı halkın tepkisi bölünmeyi güçlendirmeden ileri gidemiyor; bir grup daha da aveneci kesime yanaşırken, aksi grup da nefretinde keskinleşiyor. Tam Şili benzeri bir durum ortaya çıkmış bulunuyor. Şili’de darbe ve Allende’nin öldürülmesinden önceki seçimde aldığı oy oranı % 47 idi. Bunun üzerine ABD bu kişinin oy sandığında götürülemeyeceğini anlayarak, Şili’ye mühim miktarda dolar sokarak Allende karşıtlarını satın alıyor ve malum sona ulaşılıyor.

SONUÇTA SÖYLENECEKLER

Gerek “farkındalar” grubunu gerekse “gafiller-aveneler” grubu alanına giren alanlarda daha onlarca konudan söz edilebilecek iken, bu tartışmayı burada kesip, sonuca gelmenin daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.

Her şeyden önce, kabul edelim ki, Türkiye emperyalizm ittifakı içinde oldukça başarılı şekilde ilerliyor. Buradaki başarı emperyalizmden ülkenin kazancı –zaten böyle bir şey olamaz- kastedilmiyor. Buradan kastedilen, içeriye hukuksuzluk ve/veya anti-demokratik yönetim biçimi olarak yansıyan politika ve uygulamaların emperyalizm açısından nasıl bir başarı olduğudur. Şöyle ki, eğer Türkiye küresel emperyal güç imparatorluğunun bir eyaleti olma yolunda ilerliyor ve oldukça da yol almış ise, Türkiye’nin ulusal dokuları olamaz, olmamalıdır ki, merkezden gelen emirler hiçbir yere takılmadan uygulama olanağına kavuşsun. O nedenle, yasama organından başlayarak, icra ve yargı kesinlikle içleri boşaltılmış olarak emperyalist gücün eyalet valisinin emrinde olmalıdır. Yukarıdan gelen emir ve direktiflerin halk nezdinde algılanıp anlaşılmaması için medyanın yandaşlaştırılması ya da baskılanması, üniversite gibi kurumların da keza yandaşlaştırılması ve baskılanması kaçınılmazdır. Nasıl ki, Türkiye’de herhangi bir kentin valisi merkezin emrindedir, o kentin kendine özgü yasama, yürütme ya da yargı erki yoktur, aynı yapılanma, tabiatıyla biraz farklı olarak ve biraz da anlaşılamaz biçimde örgütlenerek, küresel emperyal gücün eyaleti mesabesindeki devlet görüntülü yerel örgütler için de geçerlidir. Zaten genel politikanın adı küreselleşmedir! Hatta bu amaca yönelik olarak, yine merkezin emrinde olarak, eyalet valisi mesabesindeki devlet başkanı ya da başbakanının diktatör mizaçta olması da, ülkede baskı oluşturma amacıyla arzulanır bir durumdur. Bu durum Nicos Poulantzas’ın devlet teorisi görüşüne de uygundur.

Düşüncemi yansıtabilmek için biraz abartılı model kurmuş olmakla beraber, durumun ya da gidişatın bundan pek farklı olmadığını da düşünüyorum. Bu düşünceler geçerli ise, beni rahatsız eden sadece gafiller-aveneler grubunun, boyunlarını adeta altara uzatırken dahi farkında olmaksızın sergiledikleri gamsız ve anlamsız demokrasi ve özgürlük şamatacılığı olmayıp, farkındalar grubunun olayın ve gidişatın epeyce farkında olarak rahatsızlık duyduğu ve itirazını yükselttiği halde resmin tümünü görememesidir. Birinci grup için söylenecek bir şey bulamıyorum. İkinci grubu, sanırım Bourdieu’nun “Habitus” açıklaması ile anlamak olasıdır. Şöyle ki, içinde yaşadığımız sistemin hafızamızda kazıdığı düşünce kalıplarının dışına çıkmak çok zor, hatta çoğu durumda olanaksızdır. Zira, mesele salt AKP konusu değildir. Konuya daha geniş bakmamız, emperyalizmi kavramamız ve yaşamımızda olanaklı olmayacak çözümleri, hiç yılmadan topluma anlatmamız gerekiyor. Zira, farkındalar grubu çözümün sistem içinde ayarlamalarla olanaklı görmekte, bunun dışına çıkamamaktadır. Oysa çözüm sistem dışında ve, maalesef, çok uzakta, hele de “zincirin zayıf halkası” görüşünün kaybolduğu ya da çok zayıfladığı günümüzün küreselleşme koşullarında!

Son not olarak, biraz çarpıcı da olsa, şu düşüncemi değerli okuyucularla paylaşmak istiyorum. Eskiden şehir hatları vapurlarında buhar makineleri vardı. Makine dairesinin penceresinden pistonların iniş kalkışları, kaptandan gelen “tam yol” vs gibi komutları izlemek çok zevkli idi. Oysa şimdi dizel motorlar kullanılıyor ve burada da piston sistemi olduğu halde, motor kapalı bir bölmede, dolayısıyla pencereden motor dairesine bakmanın hiçbir zevki kalmadı. Bu örneği AKP siyaseti, liderin tavrı vs konusunda düşünürsek, ben umutlanıyorum. Diyelim ki, parlamento, yürütme organı, yargı ve medya vs gibi kum ve kuruluşlara yapılan baskı sessiz ve sakince yürütülmüş olsa idi, belki de halkımızın büyük bölümü işin farkında olmayıp, her şeyin olağan seyrinde devam ettiğini düşünebilirdi. Ancak, başbakanın tavrı, ifadeleri, belki bizi sinirlendiriyor, ama “çocuktan al haberi misali” iç işleyiş hakkında çok önemli bilgi ya da genel işleyişin zihniyeti tereddüde mahal bırakmayacak şekilde ifşa ediliyor. Belki de, emperyalist güçlerin sinirlendikleri konu bu olsa gerek; emperyalist merkez ile eyalet arasındaki işleyişin sırrını açığa çıkarmak!