Tayyip Erdoğan'ın Tahta Çıkması

cbaskanı-pusula-bwTayyip Erdoğan 1 Temmuz cülus töreninde sadece C. Başkanı seçilmiş gibi konuşmadı, 10 Ağustos vurgulaması yaptı ve 2. tura kalmadan seçimi kazanmış gibi konuştu.

Tayyip Erdoğan’ın ilk turda seçilmiş edasında psikolojik algı (ya da baskı) oluşturmak güdüsü bulunduğu kadar, ona bu cesareti veren ekstra etmenler de bulunuyor: Başta CHP içindeki, çevresindeki ve basındaki ulusalcıların ilk günden başlayarak Ekmeleddin  İhsanoğlu’na karşı saldırgan tutum takınmaları geliyor. Bu ve benzeri unsurlar Tayyip Erdoğan’ın tahta çıkmasına yardım etmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Kendisinin daimi seçmeni olanlar onu zaten Padişah görüyorlar. Ne evden çıkan milyar dolar onları ilgilendiriyor, ne oğlunun-kızının yüz milyonlarca dolar “bağış” alan düzmece vakfı, ne de bakanlarının yolsuzluğu kendisine istihbarat teşkilatı tarafından bildirildiği halde parmağını bile kıpırdatmamış olması. Her şey ortalığa döküldüğünde de devlet baskısıyla olayı kapatması, soruşturmayı durdurması.

SANDIĞA GİTMEMEK TAYYİP ERDOĞAN’A OY VERMEKTİR

O seçmenleri yönlendiren medya dalkavuklarını, havuz başı dikenlerini anladık, ama Tayyip Erdoğan’a karşı ola ola, onun cülusuna hizmet edenlere ne demeli?

Kimisi açık açık Tayyip Erdoğancılığını ilan ettiği için bu gibileri saymıyoruz, fakat ötekileri de Tayyip Erdoğan muhalifi geçinip, onun ekmeğine yağ sürüyorlar.

Şayet seçim 2. tura kalacak olursa, oylama Tayyip Erdoğan ile Ekmeleddin İhsanoğlu arasında geçeceği için, ulusalcılar CHP seçmenini sandıktan uzak tutmaya, tatil beldelerinde bulunan potansiyel CHP seçmenlerinin oy kullanmak için seçim bölgelerine gelmelerinin önlemeye çalışıyorlar. Tayyip Erdoğan’la Ekmeleddin İhsanoğlu’nun farkı yok iddiasıyla sandığa gitmek gereksiz diyorlar.

Aralarındaki müseccel ve müfrit unsurlar İhsanoğlu’nu yaylım ateşine tutarlarken, tabii ki, Tayyip Erdoğan’ın değirmenine oluk oluk su akıttıklarını bilmiyor olamazlar.

İnceden inceye rakamlara dalmaya gerek yok, 10 Ağustos’ta sandığa gitmemek demek, Tayyip Erdoğan’a ve onun frenlenemeyen emellerine hizmet etmek demektir.

CHP’dekiler kendi dar menfaatleri uyarınca, Genel Başkanlarının gösterdiği aday yenilirse, “parti içi muhalefet” olarak bir koz elde edeceklerinin hesabını yapıyorlar. Biz  Kılıçdaroğlu’nun müdafii değiliz, ama parti içi- parti dışı ulusalcıların onu devirmek için Tayyip Erdoğan’a hizmet ederek kendilerinin de  çirkin politikacılar olduklarını görüyoruz.

“Tayyip Erdoğan kazansın ki, bizim başkan kaybetsin” demek politikanın getirdiği karakter zafiyetidir, insan sapmasıdır.

Ne Tayyip Erdoğan’ın dikta hevesleri ve Başkanlık sistemi provaları (sistem hukuken getirilmeden öyle davranacağını ilan etmesi) umurlarında, ne de bu politikacıyı daha fazla güçlendirmemenin demokrasi mücadelesine zarar vereceğine aldırıyorlar.

Yolsuzluğa, hırsızlığa devam et diyorlar. Evinde 1 milyar dolar bulundurduğu ortaya çıkmış, İsviçre bankalarındaki hesapları hakkında açıklama yapmamış, üstelik de mal beyanında hiç evi olmadığını söylemiş bir politikacıya geçit vererek daha da pervasızlaşmasına hizmet ediyorlar.

Kendisi suçunun bedelini ödememiştir. Bu gidişle ödeyeceği de yoktur. 30 Mart seçimlerinin akşamı her şeyin üzerine sünger çekilmiş, olayın kapatılmış olmasının getirdiği pervasızlıkla, takımını taklavatını toplayıp “Balkon konuşması” meraklılarının karşısına çıkmış, hepimize meydan okumuştur.

BAŞKOMUTAN TAYYİP ERDOĞAN

Şimdi C. Başkanının seçmen tarafından seçilmesi konusunda “artık Başkomutanı vekilleri değil, asılları seçecek, siz seçeceksiniz” diyerek “Başkomutan” sıfatını da almanın satıyor, C. Başkanının aynı zamanda “Başkomutan” sayılmasını hatırlaması bile kendi kendine kibirdir, zira Anayasaya sembolik olarak konulmuş o ibare barışta geçerlidir, savaşta ise Başkomutan Genel Kurmay Başkanıdır.

Tayyip Erdoğan kendisini Başkomutan göstererek savaş zihniyetini yansıttığı –o sıfat için ve savaş/barış farkını bilmeyen halkı yanılttığı gibi,  “Ulu Önder Atatürk”leşme hevesini de ortaya koymuştur. C.Başkanlığı seçim kampanyasına Samsun’dan başlaması, bu sözleri Samsun’da söylemesi, sonra Erzurum ve Sivas’a gitmesi İkinci Kemal olma kompleksini gösterir. [Kampanyanın sonunu Afyon’da başlatıp İzmir’de bitirse da mizansen tam olsa bari!]

Keskin ulusalcılar da durup durup Samsun’dan yola çıkarlar, İkinci Milli Kurtuluş Mücadelemiz derler.  O “İkinci” bir türlü bitmez. Kaç yıldır “İkinci” deyip dururlar.

İşte Atatürkçü aday yok diye sandığa gitmeyin diyenler, fiilen bu İkinci Atatürk’e çanak tutuyorlar, onu 30 Mart 2014’ün ötesine taşıyorlar.

Siyasette öncelikler önem taşır. Bugünün ivedi en öncelikli hedefi o şahsı siyasetin tepesinden uzaklaştırmak, demokrasinin –ve tabii ki, toplumun– önünü açmaktır. Toplum bu hedefe ne zaman ve nasıl ulaşacak bilemeyiz, ama yapılacak seçimler hedefin daha da güç hale gelmesinin önüne geçmek için bir olanaktır.

İçerideki ve dışarıdaki ulusalcılar tatildeki CHP seçmeninin bir bölümünü yaz beldelerinden getirmemeyi, tatile gitmemiş olanları da sandığı göndermemeyi amaçlamıyorlar, aynı zamanda Alevileri sandıktan uzak tutmaya çalışıyorlar.

Bunlar arasında geçmişte devrimcilik yapmış bir milletvekili de bulunuyor. Bir devrimcinin CHP’de ne işi var diye sorarız.  Devrimcilik adına şu anda yaptığının kime yaradığını da.

Kendisi aynı zamanda Alevi olduğu için, sol eğilimli Alevilerin –mesela Gezi’ye aktif olarak katılanların– bir bölümünü sandıktan uzak tutmaya hizmet ediyor.

Sorun salt Tayyip Erdoğan fenomeni de değil: Konuştuğumuz konu Tayyip Erdoğan ile İhsanoğlu’nu karşılaştırarak ehven-i şeri tercih etme konusu değil. Öyle olsaydı 2. tur için boykot çağrısı yapıp geçerdik.

Bir yanda bir Anayasa değişikliğiyle ve yasal düzenlemelerle hukuken getiremediği Başkanlık sistemini fiilen tahakkuk ettirecek bir diktatör heveslisinin doymak bilmez ihtirası var,  toplumu yeni yeni badirelere sürükleme tehlikesi var, öte yanda yetkisiz ve az-çok sembolik bir C. Başkanı olasılığı.

Bu bakımdan “sandığa gitmeyin” demek, göz göre göre tehlikenin yakınlaşmasına yardım edin demektir. Sorun demokrasinin önünün kesilmesi ile bu engelin geriletilmesi arasındaki tercih sorunudur.

Başından beri Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık sistemi emellerine karşı çıktık, Çankaya’nın temsili nitelikte kalmasını savunduk, Kenan Evren Anayasasının verdiği yetkileri bile fazla bulduk.

Tayyip Erdoğan ise “Rabbena, hep bana, gene hep bana” tutumu içinde oldu. İkinci tur onun bu emelinin önüne set çekme için bir fırsattır. Şu anda güçlü bir olasılık gibi gözükmese de kapıyı zorlamak gerekir. Onun ilk turda seçilmemeyi bile kabul edemediğini hatırlamak gerekir.

SELAHATTİN DEMİRTAŞ’IN ADAYLIĞI

HDP’nin başında hukukçuluğunu siyasetle birleştirmiş, evrensel değerleri benimsemiş bir aday var.

Selahattin Demirtaş sadece K. Kürdistan için değil, Türkiye için de bir değer. Politikanın çirkefine bulaşmamış bir isim.

Aynı zamanda bütün halkların birlikteliğinin ve hak eşitliğinin simgelerinden birisi. Salt bu bakımdan parti başkanı olarak sözcülüğünü yaptığı görüşler Türkiye’nin siyasi tarihinde bir kilometre taşı oluşturuyor.

Kürdistan halkının mücadelesi kendi içinden çıkmış bir siyasetçiyi C. Başkanı adayı olarak sunacak kadar gelişmişse, bundan ancak memnun olunur.

1980 yazında yeni C. Başkanı için Meclis’te nafile turlar yapılırken, Mardin Bağımsız Milletvekili Nurettin Yılmaz C. Başkanlığına adaylığını koymuştu.

Yılmaz 1959 sonunda başlayan ve sonradan  “49’lar tevkifatı” diye anılacak olan olayda tutuklanmış, cezaevinde yatmış bir Kürt yurtseveriydi. Çankaya’ya adaylığını koyması kendisinin kişisel inisiyatifi sonucuydu.

Öyle de olsa, 12 Eylül döneminde cezaevinde salt Kürt olduğu için ağır eziyet ve hakaretlere maruz kaldı. Diyarbakır 5. No.lı  Cezaevinde asker gardiyanlar gelip gelip, “sen Kürdistan Cumhurbaşkanı olacaktın ha?” diye dayak attılar, işkenceciler onu foseptik çukuruna soktular.

Kürdüm diyen ilk C. Başkanı adayının başına bunlar geldi. Daha sonra Anap’a girmesi prestijini götürdüyse de, Ankara Hukuk Fakültesi yıllarında başlayan yurtsever mücadelesini yok saymak doğru olmaz.

Şayet merkezi otorite Demirtaş’a aynısını yapamıyorsa, bu sonuç ne  dört parmağıyla tek-tek-tek diye dümtekleyen Rabia mukallidinin yüzü suyu hürmetinedir, ne de Türk devletinin artık değişmiş olduğunun işareti.

Bu sonuç Palu’lu –Zaza kökenli– Kürdistan siyasetçisi Selahattin Demirtaş’ın toplumunun verdiği kahırlı ve ısrarlı uğraşın sonucudur. Bugün 41 yaşında olduğuna göre, mücadeleye genç yaşından itibaren hem siyasi eylemci, hem de insan hakları savunucusu bir barışçı olarak kendisi bilfiil katılmıştır.

Gelgelelim, Demirtaş’ın kişisel kaliteleri ne olursa olsun, seçim kampanyasına başlarken öngörülen seçim sistemine karşı olduğunu ilan etmesini, C. Başkanlığını için genel oyu övmemesini dilerdik.

Genel seçmen oyuna her defasında demokrasi değildir. Bir takım referandumlar, plebisitler sadece başka ülkelerde değil, bizde de bunu göstermiştir.

Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık girişimlerine karşı BDP karşı çıkmamıştır. Federatif yapılar için Başkanlığın uygun olacağı söylenmiştir.

Oysa –o sırada da Sesonline’da vurguladığımız gibi– federasyon veya özerklik sistemi Başkanlığı gerektirmez.

İşte size gelişkin özerkliklerin bulunduğu İspanya (17+2 özerk bölge), Birleşik Krallık (İngiltere, İrlanda, İskoçya, Galler), İtalya (20 bölge), Federal Almanya (16 eyalet), Avusturya (9), Belçika (3+1), Kanada  (10+3), Hindistan (28), Avustralya (6+2 bölge), ilh. Bunlardan kimisinde devlet başkanlığı sembolik monarşidir, kimisi ise cumhuriyettir. Ama hepsi parlamenter hükümetle yönetilir, Yürütme yetkisine sahip Başkanla değil.

Hem seçim yöntemine karşı olup, hem seçimlere katılmak mümkün müdür? Tabii mümkündür. Bir siyasi mücadele alanı olarak hatta gereklidir. Yapılmak isteneni seçim kampanyasında teşhir etmek için gereklidir.

HDP’nin aday göstermemesi ancak Başkanlık sistemine ve diktatörlük hevesine yarayacağı için aday gösterilmesi şarttı. Aksi halde, Tayyip Erdoğan’ın daha 1. turda seçilmesi muhtemeldi.

Demirtaş muhakkak ki seçimdeki adaletsizliği, çıkarılan yasanın Tayyip Erdoğan yasası olduğunu sergileyecektir, ama “C. Başkanının halkoyuyla seçilmesi”ne demokrasi diye bakmadan önce, olayın değişik boyutlarını düşünmesi, partisinin karar organlarının ayrıntılı müzakerede bulunması doğru olurdu.

YURT DIŞI OYLARI

Büyük eşitsizliklerden ötürü Tayyip Erdoğan seçime önemli avantajlarla girmektedir.

Bu seçimdeki farklı bir etmeni de dikkate almak gerekiyor. Bundan önceki genel oylamalardaki oy toplamlarını ve oranlarını tahmin için esas almak yanıltıcı olur. Çünkü yurt dışında yaşayan T.C. vatandaşları da ilk kez yerinde oy kullanacaklardır. Bu olanak onların gecikmiş bir hakkıdır. O oylar besbelli ki Tayyip Erdoğan’a yarayacaktır, ama onların yurttaşı oldukları ülkenin siyasetinde söz söyleme hakları yadsınamaz.

Tayyip Erdoğan’ın yurt dışından alacağı oyların belirleyici bir rol oynayacağı kanısındayım. Andığımız seçmenlerin yarısı Federal Almanya’dadır, Tayyip Erdoğan’ın Almanya aleyhtarlığı yapmasının nedeni sadece Gezi değil, daha çok da budur.

F. Almanya’da yaşayan göçmen Türkiyeliler düşünsel olarak sağ eğilimli de olsalar göçmen politikalarından dolayı Merkel ve CDU/CSU aleyhtarıdırlar. Ayrıca Tayyip Erdoğan F. Alman yönetimine karşı laflarını bilerek tırmandırmıştır.

“3. Havalimanı Frankfurt’u geçecek”, “Almanya bizi kıskanıyor” gibi lafların amacı da bu. Basına yansımıyor, ama bakanları Almanya’ya sık sık gelip gitmekte, orada siyasi çalışma yapmaktadırlar. Yurt dışındaki Türkiyeli seçmen sayısının 2,8 milyon olduğu, yarısının Almanya’da yaşadığını da ekleyelim.

AKP oradaki örgütlülüğü dışında esas olarak konsoloslukları kullanmaktadır, MHP’nin gücü hayli zayıftır, CHP’nin ise hiç yoktur. Kürtler ve Alevi örgütlenmeleri dışında siyasi çalışma yapacak muhalif örgütlü güç bulunmamaktadır. Kürt siyasi hareketinin ise 2. Turda Tayyip Erdoğan aleyhine çağrı yapacağına dair bir belirti yoktur. Bu durumda yurt dışı oyları büyük ölçüde Tayyip Erdoğan’a yarayacaktır.

Ayrıca ne tür dalaverelerin döneceğini de bilmiyoruz. Seçim hilelerinin önüne nasıl geçilecek o da meçhul. Yurt içinde bile oy sayımlarını ve toplamlarını denetleyemeyen, Başkentte seçimi hile ve desise yapmış AKP’ye kaptıran CHP ve MHP’nin yurt dışında hiç kontrol şansı yoktur.

Yukarıda yazdıklarımız seçim düzlemine yönelik demokrasi mücadelesini içeriyor. Öyle gözüküyor ki,  otoriter-totaliter Tayyip Erdoğan rejimine yol aldırmamak tabu halinde mutlaklaştırılmış olan sandık dışından geçecektir.

Esas misyon Gezi’de bunu başarmış demokratik harekete düşmektedir.