“Yükselen Değer”e ne oldu?

gazze-bw1990’lı yıllarda “küreselleşme” lafı altında uluslararası kapitalizme ve onun “Yeni Dünya Düzeni” adını verdiği ilişkiler ağına tapınanlar (ABD’nin mutlak hâkimiyetini kutsayanlar), olur olmaz her şeyi “değişim”le açıklamayı analiz ve yorum sananlar, “bilişim, iletişim, bilgi toplumu” gibi cazip kelimelerden bilgiç bir haz duyanlar ABD’nin Irak’ı işgal etmesiyle diskurlarının ağır bir darbe yediklerini görmüşlerdi.

“Sanayi toplumundan çıktık bilgi toplumuna girdik, artık silahların, petrolün günümüz dünyasında önemi kalmadı” diyenler için Irak’ın işgalinde petrolün rolünü ve (ABD’nin Orta Doğu’ya daha fazla yerleşme emellerini) kabul etmek zordu, fakat gene de işgali hararetle desteklemişler, istila ordusu Irak içinde ilerlerken “Tam gaz Bağdat” diye başlık atmışlardı.

Destekçilerin başında Tayyip Erdoğan geliyordu. Kendisi 2001 yılında Refah’ın yerine yeni bir parti kurmuştu, kısa süre sonra 11 Eylül 2001 hadisesi vuku bulmuş ve George Walker Bush emellerini gerçekleştirmek için önce Afganistan’ı işgal etmiş ve Irak seferine hazırlanmaya başlamıştı.

Irak’a kuzeyden de girmek için AKP Genel Başkanını Washington’da görüştü. ABD Başkanının hiçbir devlet sıfatı olmayan yabancı bir siyasiyle görüşmesi pek olağan değildi, fakat geleceğin Türk Başbakanı olacak diye Tayyip Erdoğan’la görüşmek için onu bizzat kendisi çağırmıştı.

Tayyip Erdoğan ABD’nin Orta Doğu planlarında o kadar önemliydi ki, her hangi biri değil, bizzat Bush onunla görüşmüş ve söz almıştı. [Hiç biri tekzip edilmemiş ayrıntılar o sırada ABD başkentinde çalışan gazeteci Turan Yavuz’un “Çuvallayan İttifak” adlı kitabında mevcuttur.]

Tayyip Erdoğan verdiği sözü tutamadı, çünkü o sırada iki partinin bulunduğu parlamentoda CHP’nin karşı oylarına bir kısım AKP milletvekili de katılınca veya çekimser kalınca savaş tezkeresi 264 oyda kaldı, gerekli olan 268 sayısına ulaşamadı (1 Mart 2003).

“ONE MINUTE” SHOW VE MAVİ MARMARA

Bütün bu hatırlatmalar özellikle gerekli. Son yıllarda İsrail karşıtı nutuklarla iç politikada oy toplamayı huy haline getirmiş olan, ama el altından İsrail’le ilişkileri aksatmayan Tayyip Erdoğan son Gaze saldırısı vesilesiyle sesini gene yükseltip duruyor.

“One minute” show’u da aynı amaçla yapmıştı. [İngilizce bilmediği halde, İngilizce laf etmek kompleksini de yüzüne vurmak zorundayız: Yabancı dil bilmeme ayıp değil, ama bilmeye bilmeye Tarzan İngilizcesiyle tafra satmaya kalkışmak ayıp. Zira Orada “minute” kelimesini kullanmak cehaletti, ancak Türk halkını kandırmaya yetti, çünkü Türkçe’de “bir dakika, dur bakalım” demenin İngilizcesi “one minute” değildir, “just a moment”dır, “one minute” ise “moment”dan daha uzun bir süredir, 60 saniye ile ölçülen bir zaman birimidir.]

Bu politikacı Türkiye’deki ve Arap ülkelerindeki Sünni Müslüman kitlelerde bir süre için parsa toplamıştı. Oralarda ipliği çabuk pazara çıktı, ama Türkiye’de henüz çıkmadı.

Gaze’ye yardım gemisi göndererek kendi siyasi emelleri için gemideki insanların hayatını bile bile tehlikeye atmıştı (31 Mayıs 2010). 9 kişinin öldüğü olay Tayyip Erdoğan’ın gösteri amaçlı teşebbüsü idi ve gemidekiler İslamiyet adına yola çıkmışlardı. Onların hayatları kendilerini gönderenlerin umurunda değildi. Tam tersine, onlar ölümler nedeniyle suçlanacaklarına, kahramanlık tasladılar. Başkalarının hayatını harcayarak yapılan kahramanlığa ancak kendi seçmenleri kanabilirdi. Ölenlerin aileleri ise evlatlarının, eş ve kardeşlerinin cennete gideceklerine inanmışlardı.

Tayyip Erdoğan “Gaze’ye yardıma devam edeceğiz, ama bu kez Türk savaş gemileri ve uçakları yardım gemisine refakat edecek” diye Al Cezire’ye demeç verdi (Eylül 2011). Kendisi de biliyordu ki, lafları günü kurtarmaktan ibaretti.

Gaze Kahramanı Mart 2013’teki bir başka açıklamasında “Gaze’ye gideceğini” söyledi. Bir ay geçmeden Nisan ortasında “Mayıs sonunda gideceğim” dedi. ABD Dışişleri Bakanı “gitmemesini istedi”, buna yanıtı “Sayın Kerry’nın sözleri şık olmadı” dan ibaret kaldı.

Yardımcısı Bülent Arınç ise aynen şu açıklamayı yaptı: “Sayın başbakanımızın veya bir Türk yetkilisinin ne zaman, nereye gideceğine hükümetimiz karar verir. Bunun dışında herhangi bir merciden izin almak veya onların olurlarını peşinen kabul etmek durumunda değiliz. bunu Sayın Kerry de, dünya da bilir ki, Türkiye ne zaman, ne arzu ediyorsa bunu gerçekleştirecek güçtedir."

Oysa Sayın Kerry’nin de, dünyanın da bildiği Arınç’ın söylediğinin tam tersiydi. Tayyip Erdoğan Mayıs ayında iki kez “Gaze’ye Haziran’da gideceğini” buyurdu. Hatta ikincisinde “21 Haziran” diye gün bile verdi.

Aradan aylar geçti Sayın Başbakan veya bir başka Sayın Türk yetkilisi Gaze’ye gidemedi. İç siyasette Tayyip Erdoğan’ın tafrası söküyordu, ama uluslararası arenada palavrayla işler yürümez.

Tayyip Erdoğan’ın İsrail karşıtı cakası kendi seçmenlerini kandırmaya yetiyordu. O kadar yetiyordu ki, esas olarak İsrail için yeniden donatılan Kürecik savunma kalkanına ve teknolojik istihbarat (resmi casusluk) ekipmanları yerleştirilmesine kimse aldırmadı, İsrail’le el altından silah ve akaryakıt anlaşmaları yaptı, kimsenin haberi olmadı.

Tayyip Erdoğan’ın Filistin politikası çıkmaza girmiştir, tüm Orta Doğu’da İslam politikası iflas etmiştir, Suriye politikası geri tepmiştir.

TIR’larla silah gönderdiği (konvoylar aranmasın diye kanun çıkardığı) Işid güruhu geldi Musul Konsolosluğundan 48 personeli rehin aldı. [Şimdi pazarlıklar yapılıyor, Örtülü Ödenek’ten ve iş adamlarından para toplanıyor, seçime az kala rehinelerin yüksek meblağlar karşılığı serbest bırakılması ve parsayı Tayyip Erdoğan’ın toplaması sağlanacak.]

Aynı Işid İstanbul Esenyurt’taki Muhammediye adlı Caferi Camiini kundakladı, hükümetten tepki görmedi, Türkiye’de hücreler halinde örgütleniyorlar ve önümüzdeki dönemde daha şiddetli eylemleri yapacak, Tayyip Erdoğan’ın başına çoraplar örecekler.

Gelinen noktada kendisi hem bölgede hem dünyada yalnız kaldı. O kadar yalnız kaldı ki, Havuz Başı’nın baş dikeni Mehmet Barlas’a verdiği TV mülakatında (21 Temmuz 2014)  “Obama benim telefonlarıma çıkmıyor” diye dert yandı (ya da ağzından kaçırdı), yani Beyaz Saray tarafından nasıl istiskal edildiğini itiraf etti. [Eski dildeki “istiskal” kelimesinin günümüz argosundaki karşılığı “ker muamelesi” dir.]

İsrail’in Filistinlilere son saldırısı “değişim, değişim” diye sayıklayanların yapaylığını bir kez daha ortaya koydu. Tıpkı 11,5 yıl önce Bush’un askerleri, savaş uçakları ve gemileri Irak’a saldırdığında olduğu gibi neyin, nasıl değiştiğini açıklayamadıkları gibi.

İsrail’in bu kadar pervasızlaşmasında önce Irak’ın ABD işgaliyle kaosa sürüklenmesinin, şimdi de iç savaşla Suriye’nin devreden çıkarılmasının birinci derecede rolü vardır. Suriye’nin bu hale gelmesinde Tayyip Erdoğan baş oyuncu olmuştur. Bizzat kendisi ABD’ye “sizin dediğinizi yaptık, şimdi bizi yalnız bıraktınız” demiştir.

Bölgedeki güç dengelerinin değişmesinde ve İsrail’in önünün açılmasında bu kadar misyon üstlenmiş olan Tayyip Erdoğan şimdi hangi yüzle ucuz kahramanlık taslamaktadır?

Tayyip Erdoğan ABD ve İsrail’le birlikte BOP’un eş başkanıydı, şimdi İsrail’e çatıp duruyor.  [2006’da ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice 7 Ağustos 2003 tarihli Washington Post’taki yazısında Büyük Orta Doğu Projesini açıklamış ve “Fas’tan Basra Körfezi’ne kadar 22 devletin rejimlerini ve sınırlarını değiştireceğiz” demişti. 2006’da Lübnan’daki konuşmasında  “Yeni bir Orta Doğu kurmanın zamanı geldiğini” söyledikten sonra BOP’un üç eş başkanı var: “Birisi biziz, diğeri İsrail,üçüncüsü ise Türkiye” demişti.

Kendisine verilen bu Paye ile şerefyab olan Tayyip Erdoğan uzun süre “Ben Büyük Ortadoğu Projesinin eş başkanıyım, BOP’un merkezi Diyarbakır olacak” diye ortalıkta böbürlenip durdu..

ABD ve İsrail tarafından Orta Doğu’nun Eşbaşkanı ilan edilen Tayyip Erdoğan şimdi hiçbir bölge ülkesine gidememektedir, Orta Doğu’da Mesut Barzani ve Katar Emiri dışında yüzüne bakan yoktur.

Şakşakçıları ise onu “Dünya Lideri” ilan etmeyi sürdürmektedirler. ABD Başkanının telefonla bile görüşmediği, Orta Doğu’da gideceği ülke kalmamış bir Büyük Dünya Lideri..

Bugün C. Başkanı seçimi öncesinde bir kez daha Filistin halkının çektiği çileyi ve kaybedilen insan hayatlarını kendine seçim malzemesi yapıyor. O her türlü olaya “bana ne kadar yarar” diye bakar.

YÜKSELEN DEĞERLER

1990’larda en fazla kulak tırmalayan süslü laf “Yükselen Değerler”di. Söyledikleri şuydu: İdeolojiler yıkıldı, şimdi artık demokrasi, insan hakları geçerlilik kazandı.

Bu söylemin tercümesi “sosyalizm yıkıldı, artık siz de bizim gibi olun”du.

Oysa yükseldiğini söyledikleri değerler olsa olsa sadece bir taneydi, o da pazar tapıncıydı.

“ İdeolojiler yıkıldı”, dediler, yalnızca sosyalizmi kastettiler: Bizzat Orta Doğu’da din ve mezhepler öylesine öne çıktı ki, Müslümanlar birbirlerini boğazlamaya başladılar, milyonlarca insan hayatını kaybetti.

Bir takım Asya ülkelerinde Budistler Müslümanları öldürdüler, öldürüyorlar.

Ulus devlet tapıncı büyüdü, BM’deki devlet sayısı 193’e çıktı.

Her etnik topluluk kendi etnisitesini en başa koydu. Sosyalizm yıkılınca, pek çok sosyalist “eski Marksist” haline dönüştü. Özellikle bizde kimisi Alevicilik yapmaya başladı, ya da özellikle çok etnili toplumlarda baskın olmayan etniye mensup bulunanlarda onların  etnik kimlikleri Marksist ve enternasyonalist kültürlerini bastırır oldu.

“İnsan hakları” dediler Irak’ın işgalini alkışladılar.

Dünya değişti, artık Yükselen Değerler var, dediler, Siyonist İsrail elli sene önce ne yapıyorsa bugün da aynısını yapıyor.

Yükselen Değer’ciler “demokrasi, insan hakları diyorlardı, bütün demokrasi ve uygarlık şampiyonu geçinen bütün Batı’lı devletler ve BM Genel sekreteri İsrail’i kınamak şöyle dursun, birinci ağızlardan saldırganı kınadılar, katliamı alkışladılar, Hamas’ı suçladılar.

Yükselen Değerler’den demokrasinin  ne olduğunun çarpıcı örneğini Sosyalist Parti’li Başkan Hollande’ın yönettiği Fransa Devleti gösterdi: Filistin halkıyla dayanışma gösterilerine yasak koydu.

Yeni Dünya düzeni dedikleri uluslararası ilişkiler sisteminde komünizm umacısının yerine İslam’ı ikame ettiler. Eskiden insanları komünizmle korkuturlardı, şimdi İslam öcüsüyle korkutuyorlar. İslam köktendincileri de İslamofobiye hizmet etmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Işid katilleri kelle kesip İnternette yayınlıyorlar.

Nijerya’da kendilerine Boko Haram (Kitap Haram) adını takmış Şeriatçı haydutlar ve İslamcı ırz düşmanları güruhu çocuk denilecek yaştaki genç kızları kaçırıp satıyorlar, kendilerine nikâhlayıp tecavüz ediyorlar, böylece ırza geçmeye ve pedofiliye Allah’ın nezdinde meşruiyet kazandırıyorlar.

Somali’deki Al Şebab (Gençlik) adlı bir başka İslami çete Türk diplomatını öldürüyor,  Kenya’daki iki saldırısında insanlar üzerine rastgele ateş açıp, ilkinde 66, ikincisinde 22 kişiyi topluca katlediyor.

Bütün bunlar Tayyip Erdoğan’ın sempati duyduğu İslami örgütlerin marifeti.

HİTLER HORTLAKÇILARI

Siyonist İsrail devletinin zulmü karşısında Türkiye’den yükselen tepkilerin büyük çoğunluğu insan hakları savunucusu niteliğinde değil, Müslüman tepkisinden ibaret.

Eğer Filistin halkının büyük çoğunluğu Müslüman olmasaydı Türkiye halkından bu denli destek görmezdi. Bu bakımdan Batı Başkentlerindeki ilerici kitlelerin İsrail’e ve onu destekleyen hükümetlerine karşı sokağa çıkmaları Türkiye’dekinden çok daha değerli.

Mesela Türkler dünyada halkı Müslüman olmayan hangi kurtuluş hareketini desteklemişlerdir?

Mesela Sri Lanka’da devlet destekli neo-faşist tugay Bodu Bala Sena (BBS) Budistleri Müslümanları öldürdüğünde ve yerlerinden yurtlarında göç etmeye zorladığında bizim Müslüman medya tepki gösteriyor, fakat Nisan-Mayıs 2009’da Sri Lanka ordusu Tamil Kaplanlarından binlerce insanı öldürdüğünde hiç birisinin sesi çıkmıyor.

Hatta bazıları Türk devletine PKK hareketine karşı “Sri Lanka Modeli”ni bile tavsiye etmişlerdi.

İsrail’in son saldırıları karşısında Hitler’e teşekkür edenler bile çıktı.

İsmi lazım değil bir şarkıcı “Allah Hitler’den razı olsun, bunlara (Yahudilere) az bile yaptı” diyerek içinde yatan faşistliği kustu.

Adı hiç lazım değil, Tayyip Erdoğan’ın mebus yaptığı seviyesiz bir gazeteci de benzer laflar etti, “dünyanın neresinde olursa olsun, Yahudiler hayatlarından korktukları zaman, ancak o zaman İsrail bu tutumundan vazgeçer” diyerek dünyanın dört bir tarafındaki Yahudiler için ölüm çağrısı yaptı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 90 yılda ve Tayyip Erdoğan altında geçen son 12 yıl içinde vardığı düzey maalesef budur.

Kısacası, 1967 savaşından beri bizde yarım yüzyıldır yapıldığı gibi, bir kez daha İsrail’i kınamak klişe haline geldi. Oysa yukarıda çok kısa özetlediğimiz vakıaları sıralamak, Tayyip Erdoğan’dan onu uzun yıllar desteklemiş olan küreselleşme buldumcuklarını hatırlatmak ve Orta Doğu’nun vardığı çıkmazda Tayyip Erdoğan’ın cürmünü sergilemek asıl önem taşıyan saptamalar olarak önümüzde durmakta.

Kendisi bütün bu süreçte rol oynamış Tayyip Erdoğan ancak “üç günlük matem” ilan edebilir.