Hayat Ağacı (Haziran 2017)

Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

T. Erdoğan'a Kemalist yardım

Önümüzdeki Ağustos ayındaki C. Başkanlığı seçimi nereden çıktı? Bundan önce hep parlamentoda yapılmış seçim şimdi durup dururken mi genel oyla yapılacak?

Her ne kadar, bu seçim Tayyip Erdoğan’ın Başkanlık sistemi tutkusuna pek uygun düşüyorsa da, Türkiye gibi parlamenter hükümet sisteminde C. Başkanının genel oyla seçilmesi onun icadı değildi. Belki kendisi de zamanı gelince bu usulü getirecekti, ama teşebbüs ondan gelmemiş, hadiseye devletin pek bilmiş Kemalistleri vesile olmuştur.

Belleğimizi yoklayalım: Cumhuriyet kurulalı beri C. Başkanı parlamento tarafından seçiliyordu. Başkanlık sistemine sahip olmayan –Başkan’ın yürütme yetkisinin bulunmadığı– ülkelerde (Avusturya ve Finlandiya hariç) C.Başkanını parlamento seçer.

Hem genel oyla gelmiş yürütme organı olan hükümetin tam yetkiye sahip bulunduğu, hem de C. Başkanının doğrudan doğrudan seçmen oyuyla seçildiği ama yürütmede yetkisiz olduğu bir sistemde bir çapraşıklık mevcuttur.

HUKUKİ DEĞİL, FİİLİ SİSTEM DEĞİŞİKLİĞİ

Hiç bir icra yetkisi olmayan, (temsili bir makam olan) C. Başkanını genel oyla seçmenin anlamı yoktur. Olsaydı, iki ülke dışındakiler de o yöntemde fazilet bulurlardı. Esasen Tayyip Erdoğan’ın öngördüğü de parlamenter hükümet sistemi değil, Başkanlık sistemidir.

O makamda oturan şahsın fevkalade hallerde parlamentoyu feshedip genel seçimlere gitmek dışında yasama yetkisi de yoktur. Olsa olsa parlamentonun çıkardığı bir yasayı, aldığı bir kararı veto edebilir, fakat parlamento ısrar ederse son söz yasayı yapmış olan o organındır. Bu durumda C. Başkanının bizde Anayasa Mahkemesine, başka ülkelerde eşlenik yüksek yargı organına gitmekten başka yapacağı bir şey olmaz. Yani C.Başkanıyla Yasamanın anlaşmazlığa düştüğü durumlarda kararı Yargı verir.

Şayet C. Başkanını eskisi gibi Meclis seçecek olsaydı gene Tayyip Erdoğan o makama gelecekti, fakat “beni bu makama doğrudan doğruya seçmen seçti” diyemeyecekti.

“Başkumandanı vekili değil, bizzat millet seçti” diye üfüremeyecekti.

Şimdi ise “çift katlı ekmek kadayıfıyım, hem Başbakan olarak, hem de C.Başkanı olarak mükerreren seçmen oyuyla seçilmişim, beni bu yeni makamıma partim değil, doğrudan doğruya halk getirdi” diyecek, kendisini ve makamını Yürütme bakımından Hükümetin, Yasama bakımdan Meclis’in üstünde görecek, Genel oyla seçilmesi onun diktatoryal heveslerinin kılıfı olacak.

Başkanlık sistemi için hiçbir Anayasa değişikliği yapmadığı –çok isteyip de yapamadığı– halde, fiilen Başkanlık sistemini uygulayarak Anayasa ve yasa dışı bir sistemi yürürlüğe sokması için bu seçim ona önemli bir basamak oluşturacak.

Üstelik yapılacak seçim Genel Seçimler kadar dahi adaletli olmayacak. Görüyorsunuz,  Başbakan sıfatıyla günde bilmem kaç kez nutuk atıyor, konuşmaları bütün TV kanallarından canlı yayınlanıyor, haber saatlerinde tekrar veriliyor. Ramazan ayında iftar yemeklerinden tutun da, adı sanı duyulmadık vakıfların törenlerine, uyduruk kuruluşların düzmece programlarına kadar her yerde  “vedet yıldız” olarak o boy gösteriyor.

Parlamento seçimlerinde adaylar için yasaklar vardır, burada öyle yasak yok. Somutta Tayyip Erdoğan’a yok. Bağış yasağı veya kısıtlaması öteki adayları ilgilendirecek,  kendisi ise Başbakan sıfatıyla, konuşuyor, konuşacak, her yerde her nutku atacak.

Hadiseyi bu duruma getiren, böyle bir olanağı altın tepsi içinde ona hediye etmiş olan devletin Kemalistleridir. Yaptıklarıyla şimdi ne kadar iftihar etseler azdır.

Değinmelerimizde de vurgulayacağımız gibi, konu şu veya bu aday tercihimizin çok ötesindedir: Bir politikacının istediği şahsi sistemi getirmesine engel olmaktır, bunun da yolu o makama seçilmesini önlemeye çalışmaktır.

Seçim platformunun ne kadar adaletsiz olduğunu, eşitsizliğin, tek adam kayırmacılığının boyutlarını teşhir ederek seçmene kullanma çağrısı yapmaktır.

367 MADRABAZLIĞI

27 Nisan 2007’de C:Başkanının niçin seçilemediğini hatırlayalım.

C.Başkanının süresi dolduğunda, Meclis’te yapılacak seçim için AKP Abdullah Gül’ü aday gösterdi. Fakat devletin Kemalist kanadının hukuksuz hukukçusu Sabih Kanadoğlu “367 kuralı” diye bir icatta bulundu. C. Başkanının 1. Ve 2. Tur oylamalardan birinde seçilmesi için üçte iki oy (367) alması gerekiyordu, üçüncü turda ise basit çoğunluk olan 276 milletvekili yetecekti.

AKP’nin iskemle sayısı 367’yi bulmadığı için. Kanadoğlu  “mademki seçilmek için ilk turda 367 oy gerekiyor, şu halde Meclisin seçim oturumuna başlaması için de 367 milletvekilinin oturumda hazır bulunması lazım” diye hukuk dışı bir koşul icat etti. TSK’nın siyasetteki gayrıresmi Halkla İlişkiler Müdürü Deniz Baykal da koçbaşı oldu.

367 şartı kim bilir nerelerde, hangi gizli askeri ve sivil mahfillerde oluşturulmuş, ortalığa sürme görevi Kanadoğlu’na verilmişti, bilemeyiz, ama başlangıçta işin içinde Deniz Baykal yoktu, çünkü öngörüyü ilk duyduğunda “olmaz öyle saçma şey” demişti. Fakat sonra 367’nin baş müdafii oldu, mebuslarını oturuma sokmadığı gibi, Anayasa Mahkemesine de kendi partisi başvurdu. 367 için hepsi birden cansiperane çalıştılar. Aferin aldılar.

Oysa yapılan hukuksuzluktu. Dünyanın hiçbir yerinde parlamento teamüllerinde böyle bir uygulama yoktu. 1989’de Başbakan Turgut Özal süresi dolan Kenan Evren’in yerine C. Başkanı seçilirken böyle bir çoğunluk aranmamıştı. Nitekim Anap dışındaki iki büyük parti olan DYP ve SHP protesto amacıyla oylamaların yapılacağı oturumlara katılmamışlardı. O yıllarda toplam milletvekili sayısı 430 idi, 2/3 oy demek 300 milletvekili demekti. Oturumlar 300’ün altındaki katılımla açılmıştı.

BAŞÖRTÜSÜ SENDROMU

Kemalist kanat bir AKP’linin C. Başkanı olmasına karşı değildi, onlara göre Ulu Önder Atatürk’ün Çankaya’sına oturacak kişinin eşi başörtülü olmamalıydı. O yıllardaki türban/başörtüsü yasaklarını hatırlayanlar, tartışmanın C.Başkanlığı krizine kadar tırmandığını unutmasınlar.

Çankaya’daki, Genel Kurmay’daki resepsiyonlarda AKP’li bakanlara, milletvekillerine “eş”siz davetiyeler gönderiliyor, askeri şahısların başı örtülü olan anneleri, eşleri orduevlerine sokulmuyorlardı.

Çankaya sakini Ahmet Necdet Sezer bu kanunsuz uygulamanın başını çekmekteydi. Yaptığı hukuksuzluğa kılıf olarak “kamusal alan” diye yasada, literatürde ve hiçbir yerde bulunmayan bir kavram icat etmişti.

Tabii ki, devlet üniversiteleri de bu yasağa tabiydiler. Ama kamu kurumu olan Boğaziçi Üniversitesi yasağı uygulamıyor, kıyamet de kopmuyordu. Tam tersine, başı kapalı olan ve olmayan öğrenciler barış içinde dostça, yaşıyorlardı. Özel üniversitelerde de durum aynıydı.

Devletin, TSK’nın tepesinde bulunmayan demokrasi düzeyi üniversite öğrencilerinde vardı. Çünkü daha sonra Tayyip Erdoğan’a karşı Gezi’de seçkin örneğini göreceğimiz gibi, öğrenciler yasaklı toplum istemiyorlardı. Öbürlerinin alıştıkları ise toplumu yasaklarla, buyruklarla yönetmekti.

Başörtü meselesinin asker-sivil Kemalist üst bürokrasi için ne kadar önem taşıdığını göstermek üzere bu hatırlatmayı yaptık. Oysa tapındıkları ve arkasına sığındıkları Ulu Önder Kıyafet Kanununu çıkardığı zaman sadece erkeklere yasak getirmiş, kadınlara kara çarşaf ve peçe dâhil hiçbir örtünmeyi yasaklamamıştı. Bu konuda çıkarılmış tek bir kanun yoktu. 1925’teki Şapka Kanunu da, 1934’teki Kıyafet Kanunu da kadınlara tek bir yasak getirmiyordu. Sadece bir-iki belediye böyle bir yasağa adli kararla değil, keyfi kararla başvurarak para cezası verdiyse de, yasaklama çok mevzii kalmışlardı.

Kemal Atatürk erkeğe “başından fesi, sarığı, serpuşu, sırtından cübbeyi çıkar” demişti, ama kadına “başını aç” diye buyurmanın erkekleri isyan ettireceğini bilecek kadar bu toplumu tanımaktaydı. O nedenle, sadece “Türk kadını asri giyinmeye layıktır” demekle, kıyafet tavsiyesinde bulunmakla yetinmişti.

Bu hususu günümüz Kemalistlerinin çoğu bilmez.

70 sene sonrasının Atatürkçüleri kadına “başını ört” diyemiyorlardı, fakat onların yüksek öğrenim yapmalarına engel olarak, lise mezunu dindar genç kızların üniversiteye gitmelerini önlüyorlar, somutta bir an önce evlenip çoluk çocuğa karışmalarına, evde oturmalarına, sosyal yaşama katılmamalarına (yani dindar erkeğin mutlak egemenliğinin sürgit devamına) hizmet ediyorlardı.

Atatürkçüler için görüntü çok önemliydi. Hatta eski yılların Ankara’sında Yenişehir’de Bulvar’da köylü gördüler mi, hemen uzaklaştırırlardı, bir defasında Âşık Veysel’i bile köylü kıyafetinden ötürü derdest etmişlerdi de, Gazi Paşa’yı görmek için geldiği anlaşılınca rahat bırakmışlardı.

Görünüm merakı öyle önemlidir ki, her askeri rejim geldiğinde, memurların kılık kıyafetlerine çeki düzen verir, erkeklerin gevşeyen kravat mecburiyetini tekrar sıkıya alır, kadınların etek boylarını uzatır, ilh.

ÖZEL HARPÇİLERİN DANIŞTAY CİNAYETİ

Başörtüsü meselesinin boyutları Çankaya seçiminden de ibaret değildi. O tarihten bir yıl önce Mayıs 2006’da kavga Danıştay suikastine kadar varmıştı. Kontrgerillacı ve Jitemci bir emekli jandarma generalinin maiyetindeki bir avukat Danıştay’a girip, türban yasağı lehine karar vermiş olan Danıştay dairesini bastı ve toplantı halindeki hâkimlere ateş ederek Mustafa Yücel Özbilgin’i öldürdü.

Atatürkçüler  “irtica Danıştay’da cinayet işleyecek kadar azdı” dediler. Hâkimin cenaze töreninde olaylar çıktı, gösteriler yapıldı.

Birkaç gün sonra katilin dindar olmadığı, çok içki içtiği, evinde bol bol porno izlediği (hayali de olsa harama uçkur çözdüğü) öğrenildi, cebinden ise Ulusal Basın Ajansı diye karanlık bir basın kartı çıktı.

Açıkça görüldü ki Atatürkçü mahfiller herkesten önce Atatürkçü kesimi kandırmışlar ve azdırmışlardı.

Hemen arkasından Ümraniye’de bulunan bombalar, failin Kontrgerilla ilişkileri, Atatürkçü Cumhuriyet gazetesinin kapısına bomba atma mizanseni ortaya saçıldı.

O Özel Harp komplosu faş olunca,  “dinciler Danıştay’a kadar saldırdılar” balonu söndü. Gazeteci Emin Çölaşan’ın Danıştay yargıcı olan eşi Tansel Çölaşan saldırganın tekbir getirerek, "Allah'ın askeriyiz, başörtüsü davası yüzünden cezalandırılacaksınız." diye bağırarak ateş ettiğini söylemişti, saldırıya uğrayan hâkimler ise Tansel Çölaşan’ın orada bulunmadığını, katilin öyle bir laf etmediğini belirttiler.  Sanığa gelince,  ilk sorgusunda, olayı Danıştay dairesinin başörtüsü kararı nedeniyle gerçekleştirdiğini belirterek, "Aldıkları karar Allah’ın adaletine sığmıyor. Cezalandırmak istedim." diyerek Tansel Çölaşan’a paralel konuştu.

C. Başkanı Ahmet Necdet Sezer “ Saldırının Cumhuriyetimizin değiştirilemez olan demokratik ve laik niteliğine yönelik olduğu anlaşılmaktadır” demiş, Atatürkçü Doğu Perinçek ise cinayeti “Danıştay’ın cumhuriyeti savunmadaki kararlı duruşuna belli merkezlerden verilmiş olan cevap” olarak nitelemişti.

[Tansel Çölaşan bugün dört yıldır Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı’dır. Bu dernek 2007 C. Başkanlığı krizinin yaşandığı haftalarda Cumhuriyet Mitinglerini düzenleyen dernektir.  Gösteri düzenlemek tabii ki herkesin yurttaşlık hakkıdır, ama İstanbul mitinginde “Ne Şeriat, ne darbe” diyen Prof. Türkân Saylan o sözünden ötürü ertesi hafta İzmir’de Tuncay Özkan tarafından konuşturulmayınca, miting tertipçilerinin demokrasi anlayışının karakteri de ortaya çıkmıştır.]

İllegal bir devlet yapısının Mayıs 2006’daki Danıştay cinayeti tertibi kısa zamanda teşhir olmuştu. Besbelli ki, C. Başkanı seçimine uzanacak bir yıl içinde olayın büyümesi, AKP hükümeti üzerinde baskı oluşturması öngörülüyordu.

Komplo Özel Harp Dairesi elemanlarıyla sınırlı kalmamıştı. Danıştay binasındaki güvenlik kameraları bir gün önceden bozulmuş, sözleşme gereği birkaç saat içinde onarılmış olması gerekirken, onarılmamıştı. Güvenlikten sorumlu şirket askerin denetiminde bir kurum olan OYAK Güvenlik Şirketi’ydi.

Güvenlik şirketi, arızanın görüntülerin kaydedildiği hard disklerde olduğunu bildirdi, TÜBİTAK'ın sunduğu raporda ise, OYAK Güvenlik'ten gelen hard disklerin arızalı olmadığı, 'bazı kayıtların geri döndürülemez' şekilde silindiği belirtildi.

Olan Yargıç Özbilgin’e ve –cenaze törenine birilerinin kolunda bin bir güçlükle gelerek komaya giren– Bülent Ecevit’e oldu.

27 NİSAN MUHTIRASI

367 hadisesi yakın siyasi tarihimizde bir utanç vesilesidir. Her ne kadar, icat sahibi başkası idiyse de, 27 Nisan 2007 günü CHP milletvekillerinin tamamı oturuma katılmayarak suça ortak olmuşlardı.

Diğer partilerden transfer edilmiş 22 devşirme milletvekiline sahip ANAP’ın Genel Başkanı Erkan Mumcu, milletvekillerinin tamamını Genel Merkez’de bir odaya kapatmıştı. Kendisi dâhil dört milletvekiline sahip Mehmet Ağar ise ancak ikisini zapt edebilmişti. Sonuçta Mecliste 367 mevcut sağlanmamış, 358 kişiyle açılan oturumda Abdullah Gül 357 oy alarak 2.tura kalmıştı.

Ne var ki, mesai saati dolarken (hâkimlerinin hazır beklediği) Anayasa Mahkemesine CHP’li vekiller gidip seçimin iptali için dilekçe vermişlerdi. Mahkeme de hemen iptal kararı almıştı.

Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar’ın milletvekillerinin oylamaya katılmamaları bu politikacıların sonunu getirdi. Her iki parti başkanına eski Gen. Kur. Başkanlarından İsmail Hakkı Karadayı ile eski C. Başkanı Süleyman Demirel’in “Meclise gitmeyin” telkinini yaptıkları iddia edildi.

Aksi halde (oylama yapılıp Gül seçilirse) durum karışacak tehdidinde bulunulduğu da ileri sürüldü. Mumcu bu iddiaları sonraki yıllarda kısmen teyit edecek, Ağar ise susacaktı.

Ayrıca DYP ve ANAP Demokrat Parti adı altında birleşme kararı almışlardı, fakat her ne olduysa birleşme son anda suya düştü. Erkan Mumcu daha sonra Ağar’ın ihanetine uğradığını söyledi. Basın kulislerinde büyük miktarda paraların döndüğü ileri sürüldü. Fakat Ağar’ın neden birleşmekten caydığı ortaya çıkmadı. Çünkü kendisi niçin öyle davrandığının hesabını vermedi.

Abdullah Gül o gün seçilmediği halde, belki 3. Turda seçilebilir diye Genel Kurmay Başkanlığı 27 Nisan 2007 gecesi bir bildiri yayınlayarak tehdit savurdu. Metin muhtıra olarak nitelendi. Abdullah Gül adaylıktan çekildi. Aday kalmayınca, Meclis’in seçim için toplanması gereği de ortadan kalktı.

Tayyip Erdoğan şimdilerde sık sık “27 Nisan’da dik durduk” deyip duruyor. Dik durmak derhal Genel Kurmay Başkanının emekliye sevk kararnamesini yazıp o zamanki C. Başkanına yollamak olurdu. Ahmet Necdet Sezer tabii ki imzalamazdı, fakat dik duran bir Başbakan ancak öyle davranırdı.

Tayyip Erdoğan ise 5 Mayıs 2007’de Dolmabahçe’de Gen. Kur. Bşk. Yaşar Büyükanıt’la gizli bir görüşme (pazarlık) yaptı. Sonraları o görüşmeyi “mezara kadar yanında götüreceğini” söylediğine göre, demek ki, onun meşrebinde “dik durmak” buymuş.

AKP Ekim 2007’ye ayarlı genel Genel Seçimleri öne aldı,  C. Başkanının seçmen tarafından doğrudan seçilmesi için bir Anayasa değişikliğini Meclis’ten geçirerek referanduma götürdü.  (21 Ekim’de yapılan referanduma seçmenlerin % 67’si katılacak, sonuç % 69  “Evet” çıkacaktı.)

Ayrıca her durumda Meclis’in toplantı yeter sayısının toplam üyelerin üçte biri olması, Genel Seçimlerin her 5 yıl yerine her 4 yılda yapılması öngörüldü. Böylelikle 367’yi önlemek amacıyla da olsa Anayasaya gereksiz bir madde konulmasına devletin Kanadağlu kanadı sebep oluyordu.

Atatürkçü kanadın 27 Nisan hamlesi hiç ama hiçbir sonuç vermediği gibi, tam tersine geri tepmiş, Tayyip Erdoğan hadiseden tahmin edilemeyecek kadar çok faydalanmıştı.

Bu arada 22 Temmuz 2007 günü yapılan Genel Seçimleri kazanan AKP, tekrar parlamentoya girmiş olan MHP’nin Meclis oturumuna girmesiyle 367’yi aştı ve Abdullah Gül’ü C. Başkanı seçti.

Fakat referanduma götürdüğü Anayasa değişikliği de geçtiğinden artık C. Başkanı doğrudan seçmen tarafından seçilecekti.  Bugünkü tek dereceli C. Başkanı seçimine böyle gelindi.

Kanadoğlu ve benzerleri geriye dönüp baktıklarında o yaptıkları konusunda acaba ne düşünmektedirler? Bir gazeteci çıksa da, o olayın perde önünde olan Kanadoğlu’na, Baykal’a böyle sorsa.

Yukarıdaki bilgileri o yıllarda Sesonline’da yazmıştım. Onları hatırlatmamın Atatürkçülerin yaptıkları her şeyin Tayyip Erdoğan’a hizmet ettiğidir.

Gül’ü seçtirmeme serüvenini ele alalım: Kıyametleri kopardılar,  ama Gül seçildi. Ne oldu? Kim kârlı çıktı? Tayyip Erdoğan.

Meclis’te 367 katılım şart dediler, o şart bir daha getirilmesin diye referandumla seçim yöntemi değiştirildi. Üstüne üstlük seçim erkene alındı, Tayyip Erdoğan’ın oyları % 34’ten, % 46,6’ya çıktı. DYP ve ANAP o seçimde silinince, DYP+ ANAP= DP’nin % 5,5 olan oyu da büyük oranda AKP’ye aktı.

Ne oldu? Gene Tayyip Erdoğan kazandı.

2002 Genel Seçimlerinde Tayyip Erdoğan’ı seçime sokmayarak onu 1. Parti yapmışlar, bu sonuç karşısında mecburen bir YSK atraksiyonuyla Siirt’ten seçtirip Başbakan koltuğuna oturtmuşlardı.

Yani başlangıçta seçime sokulmaması da ona yaramıştı.

2007’de Gül’ü seçtirmeyerek 2007 seçiminde tekrar Tayyip Erdoğan’a hizmet etmişler, daha sonra (2008’de) AKP’yi kapatmaya kalkarak 2011’de oylarını % 50’ye çıkarmışlardı.

Tekrar edelim: Bütün bu hizmetlerde en büyük pay 367 atraksiyonu ve 27 Nisan 2007 Muhtırası olmuştu. Yaşar Büyükanıt’ından Deniz Baykal’ına, Süleyman Demirel’inden ( o sıralarda “Sivil Genel Kurmay Başkanı” diye anılan) Sabih Kanadoğlu’na kadar pek çok kişinin bu suçta payı vardır.

Ortada hiç kimsenin hesabını vermediği, hatta bahsini bile etmediği kolektif bir suç vardır.

İşte, o aklıevvel Kemalistler şimdi de Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığını bahane ederek, CHP’nin bir kısım seçmenini sandıktan uzak tutma gayretiyle bir kez daha Tayyip Erdoğan’a hizmet etmekteler.

Tayyip Erdoğan bu kadar gücü tekelinde nasıl topladı diye soranlar onun dar kafalı ve komplocu muarızlarının o güce yaptıkları büyük katkıları hatırlamalıdırlar.

İlhan Selçuk “laiklik için demokrasiden vazgeçilebilir” demişti, Onun da sözcülüğünü yaptığı ettiğimiz çevreler ile Tayyip Erdoğangil arasındaki kavga asla demokrasi kavgası değildi. Kavga iki kesim iktidarı paylaşma kavgasıydı.

Nitekim 17 Aralık skandalı patlak verince, Tayyip Erdoğan hapse tıktığı eski muarızlarıyla dost oluverdi. Onlar da onu övdüler. İlker Başbuğ o kadar gazete dururken, Havuzbaşı Gazetesine, Doğu Perinçek Akit’e mülakat verdi. Her ikisi de “paralel yapıya karşı” Başbakana desteklerini açıkladılar. Tuncay Özkan ise Fatih Altaylı ile mülakatında benzer tutumdaydı.

Eskiden benzer durumlarda “Yaşa yaşa, gör temaşa” derlerdi. Biz de öyle yapıyoruz.