“Bir Garip Orhan Veli”ydi

  • Yazdır

orhanveli2Bu yıl Orhan Veli Kanık'ın 100. Doğum yıldönümü. Doğum günü geçti, 13 Nisan 1914'tü.

Orhan Veli, yani Galata Köprüsü'nde durup, çalışan insanları, alttan geçen çatanaları, yukarıda uçuşan kuşları, velhasıl o zamanın İstanbul'unun kalbini izleyen şair, Rumeli Hisarı'na oturup Boğaziçi'ne bakan şair, Ahmet Haşim'in "Göllerde bu dem bir kamış olsam" dizesine nazire olarak, "Rakı şişesinde balık olsam" diyen şair, hayatı boyunca nasırından çeken Süleyman Efendi'nin ardından ağıt düzen şair, denize, martılara, mavnalara tutkun, sabah serininde buğulanan eriklere tutkun, en yakın arkadaşlarım dediği Oktay Rıfat'la, Melih Cevdet'in dostluğuna tutkun ve tabi en önemlisi insana tutkun şair.

Bugün ağabeyinden 10 yaş küçük olan Füruzan Yolyapan bir anma toplantısında anlattıydı:

“Bir gün babam eve geldi, cebindeki gazeteyi çıkararak ağabeyime döndü, 'Oğlum madem şiir yazıp kendini rezil edeceksin, beni niye karıştırıyorsun?' dedi.”

Şairin babasını da karıştırdığı “İstanbul Türküsü” adlı şiir gel zaman, git zaman onun ismiyle özdeşleşen şiiri oldu:

İstanbul'da Boğaziçi'ndeyim,
Bir fakir Orhan Veli'yim;
Veli'nin oğluyum,
Tarifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı'na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum;

"İstanbul’un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı'm,
Senin yüzünden bu hâlim."

"İstanbul’un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalı'm,
Boynuna vebalim!"

İstanbul'da, Boğaziçi'ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli'nin oğlu;
Tarifsiz kederler içindeyim.

Şairin babasını sanata uzak birisi sanmayın. Tersine, Mehmed Veli Bey Osmanlı döneminde Mızıka-i Hümayun'da klarnist iken. Cumhuriyette Riyaseti Cumhur Bando Şefi, Musiki Muallim Mektebinde (Konservatuarda) armoni profesörü olmuş bir sanatçıydı.

1934'te soyadı kanunu çıkana kadar insanların soyadları babalarının adları olduğundan, oğul Ahmed Orhan'ın da soyadı Veli idi ve “Kanık” soyadını aldıktan sonra da yaygınca Orhan Veli olarak bilindi.

Annesi Fatma Nigâr Hanım Osmanlı aristokrasisinden geliyordu.

Mehmed Veli Bey “beni karıştırma” demişti, ama oğlunun şiirlerini ilk besteleyen de kendisi olmuştu. Üstelik de o besteler arasında siyasi iktidarın ve anti-komünist çevrelerin şimşeklerini çeken (Hüzzam makamında bestelediği) şiirdi. İki kıtasında şöyle diyordu:

Kimi peygambere inanır;
Kimi saat köstek donanır;
Kimi kâtip olur, yazı yazar;
Kimi sokaklarda dilenir.

Bu düzen böyle mi gidecek?
Pireler filleri yutacak;
Yedi nüfuslu hâneye
Üç buçuk tayın yetecek?

Bu şiiri sonraki yıllarda Timur Selçuk da besteleyecekti.

Çocukluğuna özlem

Çocukluğu Beykoz, Beşiktaş ve Cihangir'de geçti. O mutlu günlerini hayatının sonuna kadar yeis içinde hatırladı. [Hayatının sonuna kadar sözü yanlış anlaşılmasın topu topu 36,5 yıl yaşamış, 1950'nin Kasım ayında ölmüştü.]

İnsanın özlemi sadece yarına dönük değildir, kişi geçmişte yaşadığı dününü de özler, dünün kentini özler, geçmiş günlerini özler. Hasret ile özlem aynı duygular, hasret daha güçlüsü.

Hangimiz özlemeyiz çocukluğumuzu ama hiç birimiz onun gibi yazamayız. İşte “Gemilerim” şiiri:

Elifbamın yapraklarında
Gemilerim, yelkenli gemilerim.
Giderler yamyamların memleketlerine
Gemilerim, yan yata yata;
Gemilerim, kurşunkalemiyle çizilmiş;
Gemilerim, kırmızı bayraklı
Elifbamın yapraklarında
KIZ KULESİ,
Gemilerim.

Sadece o kadar mı? Çocukluğunun bayramları da aklına hasretle geliyor, dizelerine yansıyor:

“Kargalar, sakın anneme söylemeyin! / Bugün toplar atılırken evden kaçıp / Harbiye Nezareti'ne gideceğim. / Söylemezseniz size macun alırım, / Simit alırım, horoz şekeri alırım; / Sizi kayık salıncağına bindiririm kargalar, / Bütün zıpzıplarımı size veririm. / Kargalar, ne olur anneme söylemeyin!”

Harbiye Nezareti bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binası olduğuna göre, demek ki, o zamanlar Beyazıt Meydanında bayram yeri kuruluyormuş.

Orhan Veli'nin şiirinden söz ederken “derin konulara” girmeden önce onun adeta klasik olmuş üç dizesiyle başlayalım:

Gemliğe doğru
Denizi göreceksin;
Sakın şaşırma.

Gerçekten de, bindiğiniz araç Gemlik körfezine doğru yokuşu tırmanırken deniz ansızın karşınıza çıkıverir. Bu kadar basit bir saptamadan, böyle kalıcı bir şiir çıkarmayı ancak büyük bir şair yapabilirdi.

Hayatın şairi

Orhan Veli'ye pek çokları “İstanbul'un şairi” der, öyleydi de, ama İstanbul'un şairi olmaktan çok daha fazla bir şairdi.

Orhan Veli –bütün çok iyi şairler gibi– hayatın şairiydi, yani insanın sesiydi.

Hayatı seviyordu, ama hayatın hep öyle olmadığını da biliyor ve öylesini özlüyordu. İşte kafiyeyi kullandığı yıllarda yazdığı “Açsam Rüzgâra” şiiri:

Ne hoş, ey güzel Tanrım, ne hoş / Mavilerde sefer etmek! / Bir sahilden çözülüp gitmek / Düşünceler gibi başıboş. / Açsam rüzgâra yelkenimi; / Dolaşsam ben de deniz deniz / Ve bir sabah vakti, kimsesiz / Bir limanda bulsam kendimi. / Bir limanda, büyük ve beyaz... / Mercan adalarda bir liman./ Beyaz bulutların ardından / Gelse altın ışıklı bir yaz. / Doldursa içimi orada / Baygın kokusu iğdelerin./ Bilmese tadını kederin / Bu her alemden uzak ada. / Konsa rüya dolu köşkümün / Çiçekli dalına serçeler. / Renklerle çözülse geceler, / Nar bahçelerinde geçse gün. / Her gün aheste mavnaların / Görsem açıktan geçişini / Ve her akşam dizilişini / Ufukta mermer adaların. / Ne hoş ey Tanrım, ne hoş, / İller, göller, kıtalar aşmak. / Ne hoş deniz deniz dolaşmak / Düşünceler gibi başıboş. / Versem kendimi bütün bütün / Bir yelkenli olup engine; / Kansam bir an güzelliğine / Kuşlar gibi serseri ömrün.

Bu şiir usta işi bir şiir değil, fakat Orhan Veli'nin iç dünyasını, özlemini, özgürlük duygusunu dile getiren imgelerle dolu. Nar bahçesi, iğdelerin kokusu, yelkenliyle maviliklere açılmak, mercan adalarına gitmek, uzaktan aheste geçen mavnaları, çiçekli dallarda kuşları seyretmek…

Hayat demek aynı zamanda yaşama sevincidir. O sevinci sık sık veya zaman zaman duymayan var mı? Örneğin “Baharın İlk Sabahları”nda:

“Tüyden hafif olurum böyle sabahlar / Karşı damda bir güneş parçası, / İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar; / Bağıra çağıra düşerim yollara; / Döner döner durur başım havalarda. /

Sanırım ki günler hep güzel gidecek; / Her sabah böyle bahar; / Ne iş güç gelir aklıma, ne yoksulluğum. / Derim ki: "Sıkıntılar duradursun!" / Şairliğimle yetinir, / Avunurum.”

Hayatın şairi olmak elbette yaşama sevincinin de şairi olmak demektir. Aynı zamanda hüznün ve kederin.

Ayrılık daima ve herkese üzüntü verir:

Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.

orhanveli cropOrhan Veli'de sevinçle hüzün iç içedir. Bu ikilem karşılıklı değildir, tek yönlüdür. Hüznün içinde sevinç yoktur, ama sevincin içinde aynı zamanda –veya apansızın– hüzün karşınıza çıkar:

İşim gücüm budur benim, / Gökyüzünü boyarım her sabah. / Hepiniz uykudayken. / Uyanır bakarsınız ki mavi.
Deniz yırtılır kimi zaman, / Bilmezsiniz kim diker; / Ben dikerim.
Dalga geçerim kimi zaman da, / O da benim vazifem; / Bir baş düşünürüm başımda, / Bir mide düşünürüm midemde, / Bir ayak düşünürüm ayağımda, / Ne haltedeceğimi bilemem.
(Dalgacı Mahmut)

Hüzünsüz hayat olur mu? İnsan her zaman mutlu, neşeli olmaz. Aptal olanlar her zaman mutludurlar. Hissetmeyen, düşünmeyen kişi demektirler. Bakın şair derdinin başka olduğunu söylüyor, ama ne olduğunu söylemiyor.

“Sanma ki derdim güneşten ötürü; / Ne çıkar bahar geldiyse? / Bademler çiçek açtıysa? / Ucunda ölüm yok ya. / Hoş, olsa da korkacak mıyım zaten /

Güneşle gelecek ölümden / Ben ki her nisan bir yaş daha genç, / Her bahar biraz daha aşığım; / Korkar mıyım? / Ah, dostum, derdim başka...”

Orhan Veli'nin iç dünyasındaki en baskın duygu, dolayısıyla şiirindeki en etkili tema hüzündür.

Herkes gibi kendisini çok mutlu hissettiği anlar vardı. Belki âşık olmuştu, belki iyi bir haber almıştı veya son şiiri beğenilmişti.. Ya da sevinmesinin belli bir nedeni yoktu:

Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.
Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.

Biteviye hayat

O coşkuludur, sevinci de, kederi de yoğun ve her yaşantının hakkını vererek yaşamak ister. Yadsıdığı yaşam biçimi monotonluktur, her şeyin biteviye olmasıdır: “Annemin köpeği Çinçon ve benim kedim Maviş" başlıklı dizelerinde hayatı şöyle anlatıyor:

“Bu evin bir köpeği vardı; / Kıvır kıvırdı, adı Çinçon'du, öldü./ Bir de kedisi vardı: Maviş, / Kayboldu./ Evin kızı gelin oldu, / Küçük Bey sınıfı geçti. / Daha böyle acı, tatlı / Neler oldu bir yıl içinde! / Oldu ya, olanların hepsi böyle... / Hayat böyle zaten!..”

Sık sık efkârlandığımız anlar da hayatın kendisidir. Efkârlanmak, kederlenmek de hayatın içinde var. Orhan Veli de o hâller pek çok:

“Mektup alır, efkârlanırım; / Rakı içer, efkârlanırım; / Yola çıkar, efkârlanırım. /

Ne olacak bunun sonu, bilmem. / "Kazım'ın" türküsünü söylerler / Üsküdar'da; / Efkârlanırım.”

Adını bu şiirde duyduğumuz “Kâzım'ın Türküsü”nü hiç birimiz dinlememişizdir.

Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun da "Nasıl unutur nasıl / Ömründe bir defa / Kazım'ım türküsünü dinleyen" dediği türküyü Sunay Akın çok merak etmiş, Üsküdar'da araştırmış, eski insanlara sormuş, bulamamış. Yanıtı Cumhuriyet'te Mehmed Kemal'in bir köşe yazısında bulmuş. İç Anadolu'dan gelme Türkü'nün sözleri şöyle başlıyormuş:

“Meyhaneden çıktım yan basa basa / Ciğerlerim kurudu kan kusa kusa / Beni de vuran arabacı Musa / Aslanım Kazım'ım yerde yatıyor / Kaytan bıyıkları kana batıyor.”

Bakın, yıllar sonra Nazım Hikmet Bursa Cezaevinde açlık grevi yaparken Bedri Rahmi onun için bir şiir yazar. Kâzım’ın türküsünden anlıyoruz ki, Bedri Rahmi ”Yiğidim, aslanım orda yatıyor” sözünü o türküden esinlenmiş.

Sonra Zülfü Livaneli o şiiri bestelemiş, herkes sanıyor ki, ölenin ardından bir ağıt. Gene herkes sanıyor ki, ağıt annenin ağzından.

Livaneli “ağıdı” bazen Uğur Mumcu için söylüyor, bazen Ankara Kızılay’da kurulan yüksek sahnenin üstüne çıkıp, yüzünü ve bedenini Anıtkabir’e çevirip, “Yiğidim aslanım burda yatıyor” diyor. [Oysa Bedri Rahmi’nin o şiiri yazdığı arkadaşı 13 yıl önce tutuklandığında Kemal Atatürk Reisicumhur’du.]

Tekrar etmeliyim: o Şiir bir ağıt değil, hapisteki şair için arkadaşı tarafından yazılmış şiir, onun içini boşaltmak ve tarihsel anlamını değiştirmek Nazım Hikmet’e de, Bedri Rahmi’ye de düşüncesizlik. Parça anonim değil ki, bir halk ezgisi değil ki, istediğimize uyarlayalım. Somut bir olayda, somut bir kişi tarafından, somut bir insan için yazılmış; onu bugün Mumcu, yarın Kemal Atatürk, öbür gün bir başkası için kullanamayız.

Sorun kişi tapıncı da değil, o şiir Deniz Gezmiş için de ağıtlaştırılmış olsaydı, gene kabul edilemezdi.

Değinmemizi bitirirsek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Ürgüp’lü bir ozandan dinlediği bir halk ağıdı dönüp dolaşıp, siyasi ağıda dönüşüyor.

ABD’li sosyologların bir ara ortaya attıkları “kültürel difüzyon” (yayılma) tezi bu olsa gerek. Hem de zamanda seyahat ederek.

Cezaevindeki siyasiye yazılmış dayanışma şiiri zaman zaman Ebedi Şef için ağıt oldu, çıktı. Şef gerçekten de Ebedi imiş, açlık grevi unutuldu, Ebedi’lik baki kaldı.

Özgürlük coşkusu

Orhan Veli'nin en dikkati çeken ve hayran olunan yönlerinden birisi içinde taşıdığı özgürlük coşkusuydu. Özgürlük derken yalnızca siyasal özgürlüğü kastetmiyoruz. Hayatın ve toplumun getirdiği sayısız kısıtlamalardan, yasaklardan, duvarlardan, sıkıcılıklardan söz ediyoruz. Bu nedenle “Özgürlük Coşkusu” yerine “Özgürlük Tutkusu” da diyebiliriz. Çünkü yaşanmamış bir özgürlük istem halindeki özgürlüktür. Özgürlük özlemidir.

Fakat Orhan Veli'nin alabildiğine zengin, rengârenk ve ışıl ışıl iç dünyası ona bu duyguyu coşku halinde yaşatır, dizelerini okurken alır sizi götürür, uzaklara, ufuklara.

Kaygılardan, yasaklardan azade göklerde uçarsınız, denizde kürek çekersiniz, açıklara yelken açarsınız.

Yani sizi kandırır Orhan Veli, hiçbir zaman yaşayamayacağınız özgürlüklere ulaştırır. Ama olsun, her kanmak keşke bu kadar özgür olsa.

Hürriyete Doğru

Gün doğmadan,
Deniz daha bembeyazken çıkacaksın yola.
Kürekleri tutmanın şehveti avuçlarında,
İçinde bir iş görmenin saadeti,
Gideceksin;
Gideceksin ırıpların çalkantısında.
Balıklar çıkacak yoluna, karşıcı;
Sevineceksin.
Ağları silkeledikçe
Deniz gelecek eline pul pul;
Ruhları sustuğu vakit martıların,
Kayalıklardaki mezarlarında,
Birden,
Bir kıyamettir kopacak ufuklarda.
Denizkızları mı dersin, kuşlar mı dersin;
Bayramlar seyranlar mı dersin, şenlikler cümbüşler mi?
Gelin alayları, teller, duvaklar, donanmalar mı?
Heeeey!
Ne duruyorsun be, at kendini denize;
Geride bekleyenin varmış, aldırma;
Görmüyor musun, her yanda hürriyet;

Yelken ol, kürek ol, dümen ol, balık ol, su ol;
Git gidebildiğin yere.

Orhan Veli'nin içinden şiirlerine yansıyan o özgürlüğü, yaşamın, toplumun tutsaklıklarına karşı bireyin özgürlüğünü onun kadar yalın, süssüz, ama alabildiğine lirik pek az şair ifade edebilmiştir:

Gün olur, alır başımı giderim,
Denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.
Şu ada senin, bu ada benim,
Yelkovan kuşlarının peşi sıra.
Dünyalar vardır, düşünemezsiniz;
Çiçekler gürültüyle açar;
Gürültüyle çıkar duman topraktan.
Hele martılar, hele martılar,
Her bir tüylerinde ayrı telaş!...
Gün olur, başıma kadar mavi;
Gün olur, başıma kadar güneş;
Gün olur, deli gibi...

Yelkovan kuşu, martıya benzeyen, ama albatrosla akraba olan bir deniz kuşu, daha doğrusu Akdeniz kuşu.

Martılara vapurdan ekmek, simit parçacıkları atılır, yelkovanlar ise sadece deniz ürünü yerler, suya yakın uçup, küçük balıklarla ve omurgasızlarla beslenirler.

Çocukluğumuzun İstanbul'unda daha çoktular, üstelik eskiden onları martılardan ayırt etmesini bilirdik, şimdi hem sayıları azaldı, hem de martılardan farklarını unuttuk. İstanbul'da yaşayanların denizle ilişkileri asgariye indi. Artık ne Sait Faik'in, ne Orhan Veli'nin İstanbul denizi var.

Adalar'dan günün ilk saatlerinde denize açılanlar, şarkıdaki gibi “Heybeli'den her gece mehtaba çıkanlar”, gece teknelerinde karpit lambasıyla lüfere açılanlar, balıkçı teknelerinde onlar gibi çalışarak ağlardan eli nasır tutanlar, Kalpazankaya'da ateş yakıp, midye kızartarak şarapla sabahlayanlar, kıyılardan uzak temiz ve serin sularda yüzmek için, plajlarda değil, sandal kiralayarak açıkta denize girenler yok, yüzülebilecek kadar temiz sahiller, plajlar zaten yok.

Bizler değil, ama “deniz insanı” diyebileceğimiz yazarlar, ozanlar o dünyayı iyi bilirlerdi, epeyi zamandır edebiyatta onlara rastlamıyorsak, deniz insanının bu kentte kalmamış olmasındandır. Özel teknesi olanlar dışında İstanbul’lunun doğayla bağlantısı demek olan deniz yaşamının sona ermişliğidir.

İstanbul'lu artık deniz diye tatil sahillerine gidiyor, oraları da kent gibi denizden –ve yeşil doğadan da– kopuk yerler. Tatilci yaz tatilinde sadece denize giriyor.

Denize düşmüş karpuz kabuğu olmak

Ölümünden bir yıl önce, 1949'da yayınladığı “Dalga” şiirinde suya düşmüş karpuz kabuğu gibi olmak istiyor, kendini anlatırken, bizlere şöyle sesleniyor:

“Mesut sanmak için kendimi / Ne kâğıt isterim ne kalem; / Parmaklarımda cıgaram, / Dalar giderim mavisinden içeri / Karşımda duran resmin. /

Giderim, deniz çeker; / Deniz çeker, dünya tutar./ İçkiye benzer bir şey mi var /

Bir şey mi var ki havada / Deli eder insanı, sarhoş eder?

Bilirim, yalan, hepsi yalan; / Taka olduğum, tekne olduğum yalan; / Suların kaburgalarımdaki serinliği, / İskotada uğuldayan rüzgâr, / Haftalarca dinmeyen motor sesi, / Yalan.

Ama gene de, / Gene de güzel günler geçirebilirim; / Geçirebilirim bu mavilikte, / Suda yüzen karpuz kabuğundan farksız, / Ağacın gökyüzüne vuran aksinden, /

Her sabah erikleri saran buğudan, / Buğudan, sisten, ışıktan, kokudan…

II

Ne kâğıt yeter ne kalem, / Mesut sanmam için kendimi, / Bunların hepsi… hepsi fasafiso. / Ne takayım, ne tekneyim. / Öyle bir yerde olmalıyım, / Öyle bir yerde olmalıyım ki, / Ne karpuz kabuğu gibi,/ Ne ışık, ne sis, ne buğu gibi…/ İnsan gibi..”

Yalnızlık duygusu

Kişinin yaşamında hüzün, keder hele bir de yalnızlıkla birleşmişse dayanılması imkânsız olur:

Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.

Toplumsal eşitsizlik

Orhan Veli sadece sevincin, hüznün, bir türküyle kederlenmenin, güzel havalarda âşık olmanın, denizlerin, iğde bahçelerinin şairi değildi, aynı zamanda toplumsal adaletsizliğe tepki duyardı: Örneğin ciğercinin kedisini sevmezdi:

“Uyuşamayız, yollarımız ayrı; / Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi; / Senin yiyeceğin, kalaylı kapta; / Benimki aslan ağzında; / Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim; / Kolay değil hani; / Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.”

Şairin bu şiirde “sokak kedisi”yle komünist şair Nazım Hikmet'i kastettiği söylenir. Ciğercinin kedisinin sokak kedisine verdiği yanıtı da gene kendisi aktarır:

“Açlıktan bahsediyorsun; / Demek ki sen komünistsin. / Demek bütün binaları yakan sensin. /İstanbul'dakileri / Ankara'dakileri sen.../
Sen ne domuzsun, sen!”

Nazım Hikmet'in de, Orhan Veli'nin de yakın dostu olan Abidin Dino'nun kardeşi Arif Dino bu şiirlerden hareketle Nazım'ın kedi karikatürünü yapmıştır.

Orhan Veli dönemin mimli solcularından Mehmet Ali Aybar'ın çıkardığı “Zincirli Hürriyet” te yazmaktan çekinmemişti.

Türkiye'de sosyal eşitsizlik yok muydu? Tabi ki yoktu, her şeyin bedava olduğu bir ülkede eşitsizlikten kim söz edebilirdi?

“Bedava yaşıyoruz, bedava; / Hava bedava, bulut bedava; / Dere tepe bedava; / Yağmur çamur bedava; / Otomobillerin dışı, / Sinemaların kapısı, / Camekânlar bedava; / Peynir ekmek değil ama / Acı su bedava; / Kelle fiyatına hürriyet, / Esirlik bedava; / Bedava yaşıyoruz, bedava.”

Belki hepsinden öte emekçi insana sevgisi çoktu, saygısı çoktu. Dok işçileri, ağları çeken balıkçılar, çıngıraklı sucular, mavna çalışanları, iskelelerdeki çımacılar… onun insanlarıydılar.

Ölüm üzerine

Orhan Veli'de –örneğin Tarancı'daki gibi– ölüm sendromu yoktu, ama hayatı düşünen tabi ki, ölümü de unutmayacaktı. Ölüm son da olsa, hayatın içinde vardı.

Nitekim hiç de ölecek yaşta değilken, başlığını “Ölüme Yakın” koyduğu şiirinde ölümü de yazmıştı:

Akşamüstüne doğru, kış vakti;
Bir hasta odasının penceresinde;
Yalnız bende değil yalnızlık hali;
Deniz de karanlık, gökyüzü de;
Bir acaip, kuşların hâli.

Bakma fakirmişim, kimsesizmişim;
–Akşamüstüne doğru, kış vakti–
Benim de sevdalar geçti başımdan.
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış;
Zamanla anlıyor insan dünyayı.

Ölürüz diye üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük şu fani dünyada
Kötülükten gayrı?

Ölünce kirlerimizden temizlenir,
Ölünce biz de iyi adam oluruz;
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış,
Hepsini unuturuz.

Bürokrasi ona göre değildi

Orhan Veli hayatını yazılarıyla, şiirleriyle kazanamadı. Bürokraside çalıştı, PTT Umum Müdürlüğü'nde, Hasan Ali Yücel'ın M. Eğitim Bakanlığı döneminde Başbakanlık Tercüme Bürosunda ekmeğini kazandı, o bakanlıktan ayrılınca, kendisi de bürodan ayrıldı, zaten bürokrasiden hiç hazzetmezdi. “Beni bu güzel havalar mahvetti” dediği ve “şiir yazma hastalığının öyle havalarda nüksettiğini” söylediği şiirinde, “Evkaf'taki memuriyetinden öyle havalarda istifa ettiğini” belirtiyor.

Oysa Evkaf'ta (Vakıflar İdare'sinde) çalışmamıştı, ama ”Evkaf” kelimesi bürokrasinin en küflüsünü çağrıştırdığı için, şairin ustalığını ve imge yetisini gösteriyordu:

Memurun hayatını ”Zilli Şiir”de en veciz biçimde anlatır. Benim için Gogol'ün Rus bürokrasisini, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Türk bürokrasisini tanımlaması kadar değer taşıyor o şiir. Değeri az sözle çok şey anlatmasında:

Biz memurlar,
Saat dokuzda, saat on ikide, saat beşte,
Biz bizeyizdir caddelerde.
Böyle yazmış yazımızı Ulu Tanrı;
Ya paydos zilini bekleriz, Ya aybaşını.

Savaşa reddiye

Birinci Cihan Harbi başlamadan hemen önce doğmuştu, Mütareke'de 2-8, İstiklâl Harbinde 6-8 yaşlarındaydı. Yani savaşı pek görmemişti. Ama savaşa karşı olmak için savaşı yaşamak gerekmez. Eminim ki o da yaşıtı çocuklar gibi harp ve muharebe hikâyeleriyle büyümüştü.

İkinci Dünya Savaşını uzaktan, ama kıtlıkları, yoklukları, karartma gecelerini, o zamanki deyimle ihtikâr yapanları, istifçileri, karaborsacıları, tüm savaş zenginlerini yakından görmüştü.

Yedek subaylığını Çanakkale'de yaptı. 1941- 1945 yılları arasında askerdi. Savaş da zaten onun terhis edildiği yıl bitti.

2. Savaş üzerine yazdıkları Avrupa'daki muharebeler basından ve radyolardan izledikleriydi:

Hakkınız var, güzel değildir ihtimâl
Mübalağa sanatı kadar
Varşova'da ölmesi on bin kişinin
Ve benzememesi
Bir motörlü kıtanın bir karanfile
“Yârin dudağından getirilmiş”

Bu karanfilli şiir gibi bir başka şiirinde savaşma silahlarının insana ne kadar aykırı olduğunu “Bizim gibi” adını verdiği dizelerinde pek güzel ifade ederken savaşan insanın acımasızlığını da vurgulamayı ihmâl etmez:

Arzulu mudur acaba
Bir tank, rüyasında
Ve ne düşünür tayyare
Yalnız kaldığı zaman

Hep bir ağızdan şarkı söylemesini
Sevmez mi acaba gaz maskeleri
Ay ışığında?

Ve tüfeklerin merhameti yok mudur
Biz insanlar kadar olsun?

Kendisi savaşa hiç gitmedi, ama savaşa giden gencecik insanları düşündü, onlara seslenmek istedi.

Harbe giden sarı saçlı çocuk!
Gene böyle güzel dön;
Dudaklarında deniz kokusu,
Kirpiklerinde tuz;
Harbe giden sarı saçlı çocuk!

Beni rahatsız eden tek şiiri “Hitler amca” ile başlayanıdır. Hitler'le alay bile edilemeyeceğini düşünürüm. 6 milyonu soykırımla olmak üzere, 55 milyon insanın hayatına mâl olmuş tarihin bu en aşağılık adamı mizah konusu olamaz.

"Bir gün de bize buyur. / Kakülünle bıyıklarını / Anneme göstereyim./ Karşılık olarak ben de sana / Mutfaktaki dolaptan aşırıp / Tereyağı veririm./ Askerlerine yedirirsin."

Charlie Chaplin Savaş'tan önce yaptığı, ama diplomatik nedenlerle ancak Savaş içinde ve ABD'de vizyona koyabildiği “Büyük Diktatör” (Türkiye'de “Şarlo Diktatör”) filminde Hitler ve Mussolini ile alay eder. Fakat Savaş sonrasında toplama kampları, gaz odaları ortaya çıktığında “bilseydim böyle bir komedi yapmazdım” diyecektir.

Otobiyografi

Okuduğunuz yazı edebi olsun diye, şairin sanat evrelerini ya da Garip grubunun özelliklerini anlatmak için yazılmadı, Orhan Veli nerede doğdu, hayatta neler yaptı sorularına yanıt veren bir biyografi olma amacını da taşımadı, sadece şairin insana hitap eden zenginliğinden alıntılar içeren öznel bir seçki oldu.

“İstanbul'u Dinliyorum” eksik, Süleyman Efendi'nin mezar taşının yazısı olan “Kitabe-i Seng-i Mezar” eksik, “Anlatamıyorum” eksik, “Sereserpe” eksik, daha pek çok şiiri eksik kaldı. Eğer öyle yapsaydık, hemen hemen bütün şiirlerini bu sayfalara aktarmış olurduk.

Bu nedenle kendi ağzından biyografisini anımsamakla burada yetinelim.

orhan-şinasi-oktay-melih crop“Ben Orhan Veli / "Yazık oldu Süleyman Efendiye" / Mısra-i meşhurunun mübdii.. / Duydum ki merak ediyormuşsunuz, / Hususi hayatımı, / Anlatayım: / Evvela adamım, yani / Sirk hayvanı falan değilim. Burnum var, kulağım var, Pek biçimli olmamakla beraber / Bir evde otururum, / Bir işte çalışırım. / Ne başımda bulut gezdiririm, / Ne sırtımda mühr-ü nübüvvet. / Ne İngiliz kralı kadar / Mütevazıyim, / Ne de Celâl Bayar'ın / Sabık ahır uşağı gibi aristokrat. / Ispanağı çok severim / Puf böreğ ine hele / Biterim

Malda mülkte gözüm yoktur. / Vallahi yoktur. / Oktay Rıfat'la Melih Cevdet'tir / En yakın arkadaşlarım. / Bir de sevgilim vardır pek muteber;

İsmini söyleyemem / Edebiyat tarihçisi bulsun. / Ehemmiyetsiz şeylerle de uğraşırım, / Meşgul olmadığım ehemmiyetsiz / Sadece üdeba arasındadır. /

Ne bileyim, / Belki daha bin bir huyum vardır. / Amma ne lüzum var hepsini sıralamaya? / Onlar da bunlara benzer.”

[mübdi': yaratan, mühr-ü nübüvvet: peygamberlik mührü (nebi: peygamber), üdeba: edipler.]

Yukarıya aktardığımız otobiyografisinde Orhan Veli “pek muteber” sevgilisinin adını söylemiyor, saygıdan söylemiyor, onu afişe etmemek için söylemiyor, üstelik edebiyat tarihçilerini boş, anlamsız, faydasız bilgiler verdiklerinden dolayı hicvediyor.

Şayet Orhan Veli'ni sevdiği kadına yazdığı mektuplar birkaç ay önce yayınlanmamış ve yazarlar “Nahid Hanım”la ilgili anıları, anekdotları anlatmamış olsalardı, ben de hiç söz etmezdim. [“Yalnız Seni Arıyorum” Yapı Kredi Yayınları, İst., Ocak 2014.]

Adı Nahid Gelenbevi idi, Felsefe öğrenimli edebiyat öğretmeniydi, ilk eşinin soyadı olan Fıratlı'yı kullanırdı. 2002'de 93 yaşında öldü.

Nahid Hanım 1980'de Zeynep Oral'la söyleşisinde Orhan Veli'nin en baskın duygusunu anlatmıştı:

“O'nu tek kelimeyle anlatmaya çalışsam, hüzünlüydü derim. Hüzünlüydü.. Mahzundu.. Neden? Bence... Tabii başkasına, başkalarına göre başka türlü olabilir. Ama bana soruyorsunuz. Onun için bana göre, benim düşündüğümü söylemek zorundayım. Yapısından geliyordu bu hüzün... Her şeyi ama, her şeyi içine atmasından... Fiziğinden... Öfkesini bile içine atardı. Sıkıntılarını da... Hüzünlüydü. Ve sessizliğe gömülürdü. Konuşmazdı. Sıkıldığında, üzüldüğünde konuşmazdı. 'Şimdi gelirim' der, kalkar gider, ya yarım saat sonra, ya üç gün sonra gelirdi... Örneğin, ‘Mahzun Durmak’ şiiri, O'nun tavrına çok uygun bir şiirdir: Sevdiğim insanlara / Kızabilirdim, / Eğer sevmek bana / Mahzun durmayı / Öğretmeseydi.”

nahit2 cropÖldüğü gün hastanede cebinden çıkan diş fırçasına sarılı kağıttaki son şiirinde şair onun için şöyle yazmış:

Hiçbirine bağlanmadım
Ona bağlandığım kadar.
Sade kadın değil, insan.
Ne kibarlık budalası,
Ne malda mülkte gözü var.
Hür olsak der.
Eşit olsak der.
İnsanları sevmesini bilir
Yaşamayı sevdiği kadar

Orhan Veli Fransızca'dan edebi çeviriler yapmıştı. La Fontaine'in bazı masallarını manzum olarak Türkçeleştiren şairdir. Jean Anuilh'un “Antigone” versiyonu ile Sartre'ın “La Putain respectueuse” (Saygılı Yosma) adlı piyesini çevirmiştir. Birçok şiiri Türkçeleştirmiştir. O şiirler arasında en bilineni Louis Aragon'un eşi Elsa Triolet için yazdığı “les Yeux d'Elsa” (Elsa'nın Gözleri) dir.

Şiir çevirmek zordur, o dilin müziğini verebilmek daha zordur. Öyle bir şiiri ancak usta bir şair yetkin olarak Türkçeleştirebilirdi. Bunu da Orhan Veli başarmıştı.

François Villon, Pierre de Ronsard, Victor Hugo, Alfred de Musset, Gérard de Nerval, Théophile Gautier, Charles Baudlaire, Arthur Rimbaud, Paul Verlaine, Stephane Mallarmé, Jules Laforgue, Paul Valéry, Paul Eluard, Jacques Prévert, Guillaume Apollinaire, Jean Pellerin Türkçe'ye çevirdiği diğer şairler arasındaydı.

Beklenmedik ölüm

Yukarıda andığımız çevirilerden “Saygılı Yosma”dan bahsedince, burkulmamak elde değil. Nedenini kız kardeşinin anlattıklarından öğrenebildik.

Şairin “Fırfırım” diye hitap ettiği Fürüzan Yolyapan Akşam'dan Seray Şahinlere şairin ölümünün 63. Yıldönümü olan 14 Kasım 2013'te verdiği mülâkatta şöyle diyordu:

“Ne vakit şiir yazdığını hiç bilmedik. Bitirdiği zaman getirip okurdu. Ben en çok 'Açsam Rüzgâra Yelkenimi' şiirini severim. Ama ağabeyimi çok sevdiğim için hep güzel gelirdi. Bir de rubaisi var:

Ömrün o büyük sırrını gör bir bak da,
Bir tek kökü kalmış ağacın toprakta.
Dünya ne kadar tatlı ki binlerce kişi
Kolsuz ve bacaksız yaşayıp durmakta.

Bu şiiri engelli insan gördüğüm zaman hatırlıyorum. Hayatımda gördüğüm her şey bana ağabeyimi çağrıştırıyor.

Yürüyüşe meraklıydı. Yenişehir'den Çankaya'ya yürürdü. Ağabeyim, Melih Cevdet, babam, ben yürüyorduk. O esnada babam arkadaşına rastladı. Arkadaşı 'Orhancığım büyümüş, ne iş yapıyor?' diye sordu. Babam 'Kaldırım mühendisi' dedi. Arkadaşı da 'Ooo maşallah tebrik ederim, mühendis mi oldu?' dedi. Hepimiz güldük. Öfkeler yatıştı.

Şişli'ye yeni taşınmıştık. Bir gün misafirler de vardı, oturuyorduk. Birden kayboldu ortalıktan. Balkona sigara içmeye gittiğini tahmin ettim. Yanına gittim. Üzerinde beyaz çizgili bir gömlek vardı. Babam sigara içtiğini biliyordu. 'Ağabey, buna bir son vermelisin, gel içeride iç, babam biliyor' dedim. Bana bir sarıldı, 'Fırfırcığım, babamın 3 günlük ömrü kaldı, onu kırmaya değer mi' dedi. 3 gün sonra da kendisi öldü.

Futbolu çok severdi. Koyu Galatasaraylıydı. Formaları, futbol takımı vardı. Sokakta ayağına taş ya da başka bir şey gelmesin, hemen vururdu. Bu yüzden ayakkabılarının uçları hep aşınmıştır. Çok sonradan ayakkabılara merak saldı. Kendisi boyardı hep ayakkabılarını. Çok güzel türkü söylerdi. Güzel sesli değildi, ama benim sesim gibi bozuk da değildi.

Şehir Tiyatroları 'Saygılı Yosma' oyununun çevirisini istemiş, çeviri Ankara'da birinin evinde kalmış. Ankara'ya onu almaya gitti. Orada çukura düşmüş. Döndüğünde pantolonunu çekti, bize gösterdi. Dizinden aşağı doğru kanama olmuş, kabuk bağlamış. 'Az daha gazetede Orhan Veli gazete çukurunda ölmüş diye okuyacaktınız' dedi. Kısa bir süre sonra da öldü. Ama kafasında herhangi bir şey yok o zaman.”

Derken, 14 Kasım günü bir arkadaşının evinde öğle yemeği yerken fenalık geçiren Orhan Veli Cerrahpaşa Hastanesine kaldırılır. Beyinde damar çatlaması yüzünden başlayan rahatsızlığın nedenini teşhis edemezler ve alkol zehirlenmesi tanısıyla tedavi uygularlar, beyin kanaması geçirdiği sonradan anlaşılacaktır. Aynı akşam sekizde komaya girer, bir kaç saat sonra ölür.

16 Kasım günkü yüzünün maskı alınır, ertesi gün Aşiyan'da defnedilir.

Adnan Veli

Kız kardeşini yazdık, erkek kardeşi Adnan Veli'den de söz etmeliyiz. Ağabeyinden iki yaş küçüktü, Vatan'da gazeteciydi, Akbaba, Dolmuş, Tef, Pardon ve Papağan gibi yayınlarda mizah yazıyordu.

Ankara Cezaevinde siyasi nedenlerle yatmış, çıkınca cezaevi anılarını “Mapusane Çeşmesi” adıyla Vatan'da tefrika etmiş, sonra kitaplaştırmıştı.

Cezaevi dünyasıyla ilk tanışmam çocukluğumda her gün Vatan'da merakla beklediğim, hatta evdekilere de okuduğum o hapishane anlatılarıydı.

Optimus marka pompalı gaz ocağının ilk kez cezaevine girmesi ve fitilli gaz ocağının pabucunu dama atması, kumarbaz mahkûmların kibrit kutusunda besledikleri bitleri yere damlattıkları reçeli doğru yarıştırmaları, izleyicilerin de at yarışı gibi bitlere para basarak “müşterek bahis” oynamaları, zimmetten içeri düşmüş bir yüksek memurun koğuştaki hâli o yıllardan aklımda kalmış olaylardı.

“Adem babalar koğuşu”, “sübyan koğuşu”, “başefendi”, “kapıaltı”, “malta”, “Allah kurtarsın” gibi hapishane deyimlerini o anılardan öğrenmiştim.

Kanımca kitap eski Türkiye cezaevlerinin bir klasiğidir. Bugün koğuş uygulamasının sürdüğü cezaevlerinde sosyal hayatın çok da değişik olduğunu sanmıyorum .

Ama tek kişilik, 2 kişilik, 4 kişilik hücrelerde tecrit sistemiyle o müşterek hayat artık yoktur. Topluluk hayatının –kendi benliğinden başka hiçbir şey düşünmeyen– sabıkalıları eğittiği, onlara az-çok topluluk psikolojisi kazandırdığı kanısındayım.

Bugünkü tecrit sisteminin hijyenik nedenlerle değil, kişilikleri ezmek, bireyi sindirmek için –Batı'dan ithâl– getirildiği düşüncesindeyim. Bir defasında Fransa'da bir vesileyle ”Geceyarısı Ekspresi” filminin yalan söylediğini belirtip, o zamanki Türk cezaevlerindeki toplu hayatı acı-tatlı yanlarıyla anlattığımda, hapishanedeki insanları n prototip olmadıklarını, değişik tiplerin birlikte yaşamalarının monotonluğu dağıttığını söyleyip, Fransa'daki uygulamayı yerdiğimde, izleyicilerin ilgiyle, hatta hayretle dinlediklerini gözlemiştim.

“Mapusane Çeşmesi” ni bulup okumanızı salık veririm.

Nazım'a göre şairane olmak

Konuyu “Tahattur” şiiriyle bitirelim:

Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigârın;
“İki elin kanda olsa gel!” diyor,
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?

Bu şiirden esinlenen Burhan Arpad'ın “Alnımdaki Bıçak Yarası” adıyla yazdığı roman pavyonda çalışan Zehra ile manav çırağı Halil arasındaki tutkulu aşkı anlatır.

Romandan iki film yapıldı. İkincisi Şahin Gök'ündü ve “Alnımdaki Bıçak Yarası” adını taşıyordu (1987).

Sinemada iz bırakan ilki ise, romanın yayınlandığı 1968'de Ömer Lütfü Akad tarafından filmleştirilmişti. Türkân Şoray , İzzet Günay ve Ayfer Feray'ın başrolleri paylaştığı “Vesikalı Yarim” adını taşıyan film 1968'de Antalya'da ikincilik ödülü alırken, Türkân Şoray “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görülmüş, bu vesileyle “Vesikalı Yarim” sözü popülerlik kazanmıştı.

Şiire geri dönersek, Nazım Hikmet, Çankırı Hapishanesi'nden Kemal Tahir'e yazdığı 13 Şubat 1941 tarihli mektubunda bu şiir için şöyle diyordu:

"Demek istediğim, şairaneliğin kelimeleşmiş ifadeleri sade mavi ufuklar, pembe bulutlar filan değildir. 'Vesikalı Yarim' de şairanedir."