Nobel Edebiyat’ın kazananı kaybedeni

Nobel Edebiyat'ın 112 yıllık tarihinde bu ödülü kazanabilmiş sadece 13 kadın yazar bulunuyor. Bunların yarısından fazlası da 90'lı yıllardan itibaren ödüle değer bulunmuş: Güney Afrikalı Nadine Gordimer 1991'de, ABD'li Toni Morrison 1993'te, Polonyalı Wislawa Szymborska 1996'da, Avusturyalı Elfriede Jelinek 2004'te, çocukluğu ve ilk gençliği Zimbabwe'de geçmiş olan İngiliz yazar Doris Lessing 2007'de, Romanya'da dünyaya gelip de anadili Almanca olan Herta Miller 2009'da, Kanadalı Alice Munro 2013'te ödüle kavuşuyorlar. Kısacası, Nobel jürisi kadın yazarları ancak son yirmi yıldır dikkate almakta.. Ne var ki, dikkatli okurların hemen fark edebileceği gibi bunların neredeyse tamamı ya Avrupalı ya da Kuzey Amerikalı.. Listedeki tek Afrikalı Nadine Gordimer ise yapıtlarını zaten İngilizce kaleme alıyor ve azınlık dillerinden birini temsil etmiyor.

alice-munro-cropNobel Edebiyat'ın Batılı, beyaz ve erkek hâli başlı başına bir yazı konusu olmayı hak ediyor kuşkusuz. Ama ben bu yazıda, ödülü kazandığı 2013'ün Ekim ayında ilan edilen Alice Munro ile adaylar arasında olmasına rağmen ödüle uzanamayan Margaret Atwood arasındaki sıradışı dostluktan söz etmek istiyorum. “Sıradışı” diyorum çünkü bu yazarlar, Türkiye'de hüküm süren ve neredeyse “zehirli” diyebileceğimiz sanatsal rekabet ortamında görmeye alışık olmadığımız bir dayanışma sergilemekteler.

Kanadalı yazar Margaret Atwood'un adı, Nobel Edebiyat'ın en güçlü adayları arasında son birkaç yıldır geçmekteydi. (Tabii bu adaylar, ödülü veren İsveç Akademisi'nin resmi görüşüyle çakışmıyor her zaman. Eleştirmenler tahminlerini, okurlar da gönüllerinden geçeni açıklıyorlar; muhtemeldir ki bazı adaylar da politik/ticari odaklarca destekleniyor.) 2013 Ekim'inde ödülü Alice Munro'nun (bir başka Kanadalı kadın yazarın) kazandığı açıklandığında, (aralarında benim de yer aldığım) Atwood hayranlarının birçoğu hayal kırıklığına uğradılar. Çünkü ödülün yakın bir gelecekte, İngilizce yazan bir başka Kanadalı'ya gitmesi sahiden çok zor. Nobel'in hayatta olan yazarlara verildiği, Atwood'un da 75 yaşında olduğu düşünülürse, Nobel defterini artık kapattığı bile söylenebilir.

Peki Atwood ne yapıyor, ödülün Alice Munro'ya verildiğini öğrenince? Açıklamanın yapıldığı gün The Guardian'a, “Alice Munro'nun Nobel'e uzanan yolu hiç de kolay değildi” başlıklı, hem Munro'yu hem de Kanada edebiyatını onurlandıran bir yazı yazıyor. Atwood yazısında diyor ki, “Munro Kuzey Amerika'da epeydir bilinen bir yazardı, fakat kendisine verilen ödül uluslararası ilgiyi de beraberinde getirecek ve bu, sadece kadın yazarları ve Kanada edebiyatını değil, kısa öykü türüne olan ilgiyi de güçlendirecek”. (http://www.theguardian.com/books/2013/oct/10/alice-munro-nobel-literatureprize-margaret-atwood)

Atwood bununla da yetinmeyerek, sağlık durumu elvermediği için İsveç'e gidemeyen 82 yaşındaki Munro'yu bizzat kutlamaya gidiyor ve birlikte şampanya yudumlarken çekilen fotoğraflarını twitter'da paylaşıyor. İki yazarın dostluğu ödülle başlamış değil ve aslında kamuoyunun malûmu. Haber duyulduktan sonra Munro'yla irtibat kuramayanlar Atwood'u aramışlar, “nasıl ulaşabiliriz?” diye..

Türkiye'de görmeye alışık olmadığımız hareketler bunlar.. Bir yazarın bir başka yazarın başarısını içtenlikle kutlaması, yeni çıkan bir yapıt üzerine “saldırı” içermeyen eleştiriler yazması vb. Uluslararası şöhrete sahip, her biri kendi başına ekol sayılan dört kadın var ki yazarlık dayanışmaları doğrusu imrendiriyor. Bunlardan ikisi, bu yazıya konu olan Margaret Atwood ve Alice Munro. Diğer ikisi de ABD'li Joyce Carol Oates ile Ursula K. Le Guin. Bu dört kadın yazar, takip edebildiğim kadarıyla birbirlerinden övgüyü hiç esirgemiyorlar. Ne zaman içlerinden birinin yeni bir yapıtı çıksa ya da bir ödül kazansa, değerli vakitlerinden çalarak (!) dünyanın önde gelen gazete ve dergilerine kitap tanıtımı/eleştirisi yazmaya gönül indiriyorlar. Bizimkilere gelince, bu konuda öylesine sessizler ki birbirlerinin yazdıklarını okuyorlar mı, diye merak etmekteyim.

Meşhur bir fıkra var, hatırlayacaksınız: Cehennemdeki kaynar kazanların çevresine dizilen zebaniler, kafasını çıkarmaya teşebbüs eden olursa, ellerindeki kürekle müdahale ederek içeriye iterlermiş. Kazanlardan birinin başında nöbetçi olmadığını gören bir ziyaretçi, bunun nedenini sorunca, “Bu kazanda sadece Türkler var; birisi harekete geçtiğinde nasıl olsa diğeri onu engelliyor, zebaniye gerek yok”, yanıtını almış.

Konuyu bir başka açıdan ele alacak olursak, sevdiğimiz yazarlar Nobel'i aldığında sevinmemiz değil üzülmemiz gerekiyor belki de.. Kimilerine göre Nobel, kazananların yaratıcılıklarını köreltiyor; yazarlık kariyerlerinin zirvesine ulaştıktan sonra eskisi kadar parlak yapıtlar üretemez oluyor veya yazmayı tümden bırakıyorlar.

İstisnalar olsa da bu görüşü destekleyen epey örnek bulunmakta.. Orhan Pamuk'un Nobel sonrası ilk ve (şimdilik tek) romanı olan Masumiyet Müzesi, önceki yapıtlarıyla karşılaştırıldığında oldukça zayıf bir romandı örneğin. Aynı adı taşıyan müze fikriyle parlatılmış olması durumu değiştirmiyor. Fakat Pamuk'un sadece 62 yaşında olduğunu dikkate alacak olursak (2006'da Nobel'i aldığında 54'ündeydi) önümüzdeki dönemde ondan eski performansını yakalayan romanlar beklemeyi sürdürebiliriz.

Issız Edebiyat

Alice Munro ile Margaret Atwood'un yıllanmış dostluğunu övdük; sanatları üzerine de birkaç şey söyleyerek bitirelim yazımızı..

Ünlü eleştirmen Northrop Frye'ın ortaya attığı, daha sonra Margaret Atwood'un geliştirdiği çerçeveye göre, Kanada edebiyatına ülke koşullarından ileri gelen bir tenhalık ve yalnızlık duygusu hâkim. Buna tehdit algısını da ekleyebiliriz. Çünkü Kanada, güneyindeki saldırgan komşusu (ABD), uzun ve soğuk kışlardan oluşan çetin iklim koşulları, coğrafi ve demografik güçlükler (kilometrekareye düşen insan sayısının azlığı) ile baş etmek zorunda olan bir ülke.. Kanada edebiyatını inceleme altına alan Survival (Hayatta Kalmak) isimli yapıtında Atwood, yurttaşlarının sınırlandırılmış bir “garnizon” da yaşıyor oldukları duygusuyla yazdıklarını ve genel olarak ülke edebiyatına böyle bir atmosferin hâkim olduğunu söylüyor.

Özellikle Alice Munro'nun kısa öykülerini anlamada epey yardımı dokunabilecek bir tarif bu.. Gerçekten de Munro, sırlarını kolay ele vermeyen, gösterişsiz fakat gergin bir dünya çiziyor okurlarına. Meltem Gürle onun, “incelikli tahlilleri, derin karakterleri ve en dramatik olayları hiç 'drama' yaratmadan anlatabilme becerisiyle çok özel bir yazar” olduğunu yazmış (Birgün, 2 Şubat 2014).

Belki şunu da eklemek gerek: Özellikle kadın karakterlerinin maruz kaldığı tehditleri son derece abartısız bir dille anlatıyor olması, bunların tekil örnekler olmadığını düşünmemize neden oluyor. Bu tehditler kimi zaman açık bir şiddete dönüşebildiği gibi kimi zaman da örtülü bir biçimde, Demokles'in kılıcı gibi, kadınların başının üzerinde dönüp durmakta.. Bana kalırsa, Munro'nun bu tarzı seçmiş olması hiç de tesadüf değil ve bize, tekil hikâyelerin çok daha genel bir sorunun parçası olduğunu söylemeye çalışıyor. Kısacası Munro, erkeklerin egemen olduğu bir dünyada kadınların yaşadığı korku, utanç, savunma gibi duyguları, hayatta kalma çabalarını nakletmede son derece başarılı bir yazar.

Margaret Atwood'a gelince.. O, edebiyatın sadece bir türüyle yetinmeyen, roman, kısa öykü, şiir, deneme, eleştiri gibi pek çok dalda ürün veren; bununla da yetinmeyip insan hakları ihlâlleri ve ekolojik yıkımlar konusunda aktif tavır alan son derece verimli bir yazar. Harold Pinter'ın senaryosuyla filme alınan romanı Damızlık Kızın Öyküsü feminist edebiyatın başyapıtları arasında sayılıyor. Türkçe'ye en son çevrilen romanı Tufan Zamanı ise, kapitalist tekellerin aşırı kâr ve denetim hırsıyla ekolojik ve insani felakete sürüklenen destopik bir dünyayı resmediyor. Atwood geleceğimize dair derin ve haklı kaygılar taşıyan, sorumlu bir yazar. Öte yandan, ne kadar karanlık şeyler anlatı yor olursa olsun, romanlarında şu ya da bu biçimde buna direnen birileri, bir kurtuluş ümidi hep var.