“BDP-HDP Partisi” ve Kürt Siyaseti

hdp-hdk bwİki ayrı tüzel kişilik varken bile “BDP veya HDP Partisi” deniyor ise ortada bir “BDP–HDP Partisi!” var demektir.

Siyaset elbette zenginleştirici bir pratiktir.

Ancak “BDP–HDP Partisi” zenginlik gibi gözükmüyor.

Kimi BDP’dir diyor, kimi de “adı üzerinde HDP”.

Başbakan; “BDP veya HDP Partisi” demeyi tercih ediyor.

Biz de netleşinceye kadar “BDP-HDP Partisi” diyebiliriz.

“BDP-HDP Partisi”,  bilinir türden bir parti değil. Zaten Türkiye siyasetine yeni bir model olarak önerildiği söylenmişti.

Yeni model siyasi örgütlenmenin tutup tutmayacağı belli olmadan “HDP veya BDP  partisi" Türkiye’nin en çok konuştuğu parti haline geldi.

HDP içindeki Türk sosyalistleri Türkiye’nin en çok konuştuğu bir konunun parçası olmaktan hoşlanabilirler. Solun bu kesimi zaten “eylem” denilen şeyi “bayrak göstermek” sanmaktadır.

Bütün millet ve siyaset “BDP–HDP Partisi”ni konuşuyor ama nesini konuşuyor?

“Kilit parti”, “Anahtar parti” olduğunu konuşuyor.

“HDP-BDP”liler, Türkiye’nin gündemine oturduk, hatta gündemi biz belirliyoruz diyebilirler. Fakat bu çok sakıncalı olur. Çünkü konuşulan; “BDP–HDP Partisi”nin söyledikleri ve yaptıkları değil.

Türkiye sadece; “BDP-HDP Partisi”nin Cumhurbaşkanlığı seçiminde R. Tayyip Erdoğan’ı destekleyeceğini konuşuyor..

Destekleyip desteklemeyeceğini değil; “destekleyeceğini”...  “BDP-HDP Partisi”nin anahtar parti sayılmasının bundan başka da bir anlamı yok.

Herkesin konuştuğunu biz de konuşalım:

“HDP-BDP” demiyelim; ismine takılmadan BDP diyebiliriz.

Konuşulan şu; BDP’nin yüzde 7 oyu var. Erdoğan’ın oyu ise yüzde 45. Bu iki oy bloku Cumhurbaşkanlığı seçiminin 1. turunda olmasa bile ikinci turunda bir araya gelecek ve Tayyip Erdoğan seçilecek. Herkesin öngörüsü böyle. BDP 1. turda kendi adayını gösterse veya 2. turda seçimi boykot etse bile sonuç değişmeyecek. Çünkü BDP seçmeninin CHP veya MHP adayına asla oy vermeyeceğini herkes biliyor.

BDP seçmeninin Erdoğan’a oy vereceği şeklindeki kesin inancı besleyen; “Çözüm Süreci” ve AKP devletine karşı izlediği siyasettir. Ayrıca  BDP-HDP sözcüleri C.Başkanlığı seçiminin 1. Turunda kendi adaylarını gösterip alacakları oyu 2. Tur için “müzakere konusu” yapacaklarını açık açık ifade ediyorlar.

Bu durumda bize ve Kürtlerin özgürlük mücadelesini destekleyen herkese düşen şu olmak gerekmez mi?

BDP bağımsız bir partidir. C.Başkanlığı seçiminde kendi adayını veya dilediği adayı destekler. Temsil ettiği Türkiye Kürtlerinin kısa, orta ve uzun vadeli çıkarı her neyi gerektiriyorsa onu yapar.  Ayrıca BDP’nin, Erdoğan’ın önünü kesmek gibi bir görevi mi vardır? Türklerin gücü Erdoğan’ın C.Başkanı olmasını engellemeye yetmiyor da, Kürtler mi yapacak Türklerin yapamadığını? Biraz mantıklı olalım; Kürtler ve çözüm süreci açısından CHP veya MHP’nin adayı Erdoğan’dan daha mı iyidir? Kimdir bu adam?

Böyle düşünebiliriz elbette ama bu çok basit bir düşünme biçimidir. Siyasetin “cebir” olduğu da düşünmemiz gerekir.

Bu noktada  HDP-BDP’ye yönelik şu iki eleştiriye ihtiyaç var:

1. HDK ve onun siyasi örgütlenmesi olarak HDP doğru bir proje midir? BDP’nin “Türkiyelileşme” gibi bir amaç koyması ve bunu neredeyse bir siyasi tutku haline getirmesi, bu amaçla HDP’ye katılması isabetli midir?

2. BDP –veya PKK–’nın, Kürt meselesinin çözümünü Erdoğan’da ve AKP devletinde görmesi, “çözüm süreci”nin selameti hatırına  Erdoğan’ın C.Başkanlığını desteklemesi hem tarihsel, hem de güncel Kürt gerçekliği açısından bir yanılgı değil midir?

Birincisini alalım: Bize göre BDP’nin “Türkiye partisi” olmak istemesi yanlıştır. HDK tarafından kurulan HDP’nin içine girmesi de yanlıştır. Kendi başına alındığında, Kürtlere ana sütü kadar helal olan “Erdoğan’la çatışmama politikası”nı, HDP’nin içine taşıyarak –HDP’i BDP yaparak– sürdürmesi de siyaseten yanlıştır.

Hatta yanlışlık işin en başındadır; Halkların Demokratik Kongresi (HDK)’nin kuruluşu yanlıştır. Yanlışlık benzeri platformların kurulmasında değil, bu platformlara olmadık misyonlar biçilmesindedir. “Halk” olarak HDK’da Kürt’ten başka kim vardır ki Halkların Demokratik Kongresi olsun? Ermeni, Laz, Çerkes, Gürcü, Süryani, Arap... bunlar da mı var? Diyelim HDK içinde 30 halkı “temsilen” 90 kişi var. Bunlar halkının ne temsilcisi, ne de sözcüsüdür; tümü sadece kendisi adına konuşan kişilerdir. Halklarından temsil yetkisi aldıkları herhangi bir olay yaşanmamıştır. Mensubu oldukları “halkların” bu yönde bir hareketi zaten yoktur. Hatta bir kaçı hariç bunların çoğu halk değildir artık; Türkleşmişlerdir. Gönderin onları temsil ettikleri varsayılan halkın içine; her halde bir çoğu kendini “kendi halkının!” linç etmesinden zor kurtaracaktır. Demek ki “Halkların Demokratik Kongresi” de onu biçilen misyon bakımından sözden ibaretmiş.

HDK’nın HDP’yi kurarak partileşmesi de yanlış olmuştur. “Halkların Demokratik Kongresi”  sözde KONGRE ise, kuracağı HDP de ister istemez sözde kalacaktır. Şöyle sorulmalı: HDK hangi siyasal başarıyı kazanmıştır da, kazandığı “yeni durum” için kendini “Parti” olarak örgütlemesi zorunlu olmuştur? Böyle bir şey yoktur, olmamıştır.

Abdullah Öcalan “Çözüm Süreci”nin dilini  T.Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşuna  bağlayarak kurmaya çalışmıştır.  O dönemin misakı millisi içinde kurucu irade bilindiği gibi KONGRE’lerde tecelli etmişti. Anadolu’da 16 adet kongre cumhuriyeti kurulmuş, kemalistler ise bu mahalli  iradeleri  Erzurum-Sivas Kongrelerinde birleştirmeye çalışarak  birleşik bir kurucu irade yaratmışlardı.

İyi ama, Erzurum ve Sivas Kongreleri seçtikleri heyete “gerektiğinde hükümet yetkisi kullanma” hakkı vermişlerdi. Bu “heyet” güçlü bir siyasal merkez yaratıp son Osmanlı Meclisi’ni Ankara’ya celbetmeyi başarmış, hatta orada paralel bir hükümet kurmayı da becermişti.  “Partiye dönüşmek” (CHP) ise bundan çok sonradır. 

HDK böyle zoraki bir benzetmenin sonucuymuş gibi durmaktadır.

HDK’nın toplandığı, HDP’nin ise kurulduğu gün “vücut bulduğu” yanılgısına da değinmeliyiz. Her ikisinde de “Birlik”te olmak gibi bir asgari istenç oluşmamıştır. Çıkar Kürtleri HDP’den, içinde kalanlar değil müşterek bir parti, müşterek bir mahalle derneği bile kuramayacak kadar birbirine yabancı ve uzaktırlar. Bu da doğaldır. Çünkü; HDK veya HDP gibi siyasi platformlar, bileşenlerinin birbirini kabulünden değil, tek tek her bir bileşenin sadece BDP’yi kabulünden doğdular. BDP’yi, çıkarınca geriye “sıfır!” kalması bu nedenledir.

Gelelim bam teline; 2’inci eleştiriye: Politikada somut durumun somut tahlili esastır. PKK, AKP’nin ya da tek başına Erdoğan’ın Kürt sorununu çözebilecek bir kapasite taşıdığını varsaymıştır. Bu varsayımın temeli çürüktür. İslami siyasetin Türkiye’de etnik kimlik sorunlarına TC Devletinden daha esnek yaklaştığı ve siyasette katı Türk milliyetçiliğinden uzak durduğu sanılır. Fakat bu onun liberter olmasından değil, Türk ırkçılığını islami ideolojiye aktarmış olmasından dolayıdır. Unutulmamalı ki, TC Devletinin ideolojisi olan katı Türk milliyetçiliği; Küçükasya’yı “Müslüman-Türk Kalesi” olarak inşa eden ideolojidir. Bu nedenle müslüman olmayan Türk’ü de karşısına alır. Daha vahim olanı, buradaki Türk müslümanlığının sünni islam olmasıdır. Bu nedenle Türk islamcılığı aynı zamanda kahredici bir milliyetçiliktir. Küçük Asya Ermeni ve Rumlardan  temizlenirken bu şizofrenik milliyetçiliğin en berrak şeklini görmüştük. 

PKK’nın uzlaşmaya çalıştığı Erdoğan, sonuçta “Roboski Erdoğan”dır. Haydi uzlaş, destekle ve çöz de görelim!

Unutulmamalı ki Türk sosyalistleri Kürtlerin –buruva kapsamda bile olsa– demokratik devrimini ve bu çerçevede özgürleşmesini savunmakta ve desteklemektedirler. Bundan fazlasını değil.

Bu nedenle C.Başkanlığı seçimine dönük bugünkü BDP-HDP siyaseti, HDK-HDP gibi oluşumların zaten çürük olan zeminini berhava edecektir.