Sandık sayıklaması

I

Yerel seçimler geride kaldı. Bir sandık sayıklamasıdır gidiyor hâlâ. Tekrarlandıkça hikmetinden sual olmaz âyet niyetine. Alttan alta yükselen toplumsal muhalefet dalgasına meydan okunuyor sanki. Ama beliren alâmetler karşısında aslında bir acziyet ve panikleme de sezilmiyor değil. Savunmanın iyisi saldırmadır türünden bir tâbiye ya da elini verirsen kolunu kaparlar anlayışı.

Bir kere şunları bilsek iyi olur: Tekrar olacaksa da bizimkisi gibi bir toplumda bazı şeyleri olabildiğince tekrarda beis yoktur.

“Sandık”tan çıkan bir başbakan ve hükümet üyeleri değildir. Bir siyasi partidir. Adı belli, hükmî şahsiyeti olan, ülkenin dört bir yanına yayılmış, yüz binlerce, belki de milyonlarca üyesi olan bir parti. Hükümet, o parti adına yürütme erkini anayasa ve yasalarla uyum halinde kullanmaya C.Başkanı tarafından atanan ve parlamentonun güvenoyu ile resmen yetkili kılınan seçilmiş siyasi heyettir. Başbakan o heyetin başıdır. C.Başkanı tarafından atanır ve hükümeti oluşturacak bakanları C.Başkanına önerir. C.Başkanı onları da atar veya şu ya da bu nedenle kendince uygun görmediklerini geri çevirebilir. Yani C.Başkanı ve parlamentonun (Türkiye Büyük Millet Meclisinin) oluru alınmadan ne başbakan ne de hükümet üyesi olunur. C.Başkanı parlamentoda çoğunluğu oluşturan partiden (ya da bir arada çoğunluk olan partiler arasında bir koalisyondan) bir milletvekilini başbakan olarak atamaya hukuken mecbur değildir. Ama parlamentonun güvenoyunu alabilecek, sonra da oy çoğunluğunu bir arada tutabilecek desteğe haiz birini atamalıdır ki, devlet/millet işleri anayasa ve yasalarla uyum içinde selametle yürütülebilsin.

Cumhurbaşkanının atadığı başbakan ve onun belirlediği hükümet üyeleri bir hükümet programı oluşturarak parlamentonun güvenoyuna sunarlar. Hükümetin başı ve bakanlar güvenoyu almadan resmen göreve başlayamazlar. Sonraları hükümetin her bir üyesi sıradan günlük işler ve icraat dışında başbakana değil, meclisteki çoğunluk partisi Meclis Grubuna ve doğrudan Meclise karşı siyaseten sorumludur. Her biri Türkiye Cumhuriyeti Devleti Hükümetinin Meclis güvenoyu ile görevlendirilmiş üyesidir. Hiç biri başbakanın “bakanı” değildir. (Bu bağlamda şunu da bir kere daha belirtmekte yarar var: Kuralına göre işleyen parlamenter rejimlerde, özellikle de cumhuriyet olduğu söylenen ülkelerde, halka ve millete “benim halkım”, “benim milletim” denilemez. O ağızlar en hafif deyişle laubaliliktir. Fransa’da hiçbir başbakanın, ABD’de hiçbir başkanın yurtdaşlara hitaben “benim milletim” dediği işitilmemiştir. Resmi adı Birleşik Krallık olan İngiltere’de ise o ağızların “isyan” ya da “ihanet” suçu oluşturduğu dahi ileri sürülebilir.)

Meclisin güvenoyu başbakanın yanı sıra onun kurduğu hükümetin tek tek her bir üyesine de verilmiş olduğu için, başbakan hükümet üyelerinden birini ya da bir kaçını değiştirmeye gerek duyarsa o bakanların görevlerinden istifa etmelerini ister. Bakanlar buna karşı duracak olurlarsa, başbakan kendisiyle birlikte bütün bakanlar kurulunun istifasını C.Başkanına sunar ve yeniden C.başkanı tarafından görevlendirilip yeni bir hükümet kurmadan ve Meclisten güvenoyu almadan o bakandan ya da bakanlardan kurtulamaz. Bu yüzdendir ki, bakan olacak milletvekillerine çoğu kez üstü boş bir kağıt imzalatılır: “filanca bakanlıktan istifa ettim,” diye parlamenter demokratik sistemde –eğer bizdeki gibi 12 Eylül sultasının kalıcı müdahalelerine uğramamışsa– başbakanın hükümet üyelerinden birini ya da birkaçını azil yetkisi yoktur. Bakanlar başbakanın değil, Meclisin, devletin ve ülkenin bakanlarıdır. Hiç biri başbakanın dilediği gibi istihdam edeceği “eleman”, “konak kâhyası” ya da “bahçevan başı” değildir. Böyle bir şeye fiilen olsun, resmen olsun icazet veren anayasaların geçerli olduğu haller parlamenter sistemin işleyiş mantığı ve pratiği ile bağdaşmaz, parlamenter olduğu söylenen rejimin had safhada çürümekte olduğuna işarettir.

Parlamentodan güvenoyu alan başbakan ve diğer hükümet üyeleri her yaptıklarından ve yapmaları gerektiği halde yapmadıklarından kendi partilerinin Meclis Grubu ve Meclis karşısında siyaseten sorumludurlar. O sorumluluğun gereği çeşitli denetim yollarıyla (meclis görüşmeleri, soru, gensoru, meclis soruşturması, vd. gibi) yerine getirilir. İş, sonunda yargı konusu olmaya kadar da gidebilir. Yürütme erkini kullananlardan tek tek ya da toplu halde hesap sorulur. O hesap dört ya da beş yılda bir sandıkta görülen hesap değildir. Bu bakımdan icraatında işlediği bir kusur ya da kendisine bağlı birimlerde işlenen kusurlar nedeniyle bir başbakan ya da bakanın, kendilerine yöneltilen bazı önemli suçlamalar karşısında istifa etmesi demokrasilerde adettendir. Etmeyenler kamuoyu nezdinde ağır eleştiriyi hakketmiş ayıplı kişiler olarak görülürler. (Hiçbir Avrupa demokrasisinde bir bakanın söz gelimi 10-15 kişinin ölümüne yol açan bir ağır kusurlu “kaza” nedeniyle, “Ben niye istifa edeyim? Ben istifa edersem bu işler düzelecek mi sanki?” diyerek mazeret beyan ettiği görülmemiştir!) O demokrasilerde bu gibi hallerde ayıplı kişi olarak göreve devam etmek politik haysiyet ve şeref ile bağdaşır bir şey sayılmaz… Bizde ise ağır sorumsuzluk nedeniyle istifa etmek ya da istifaya zorlanmaktır şerefsizlik!

Sandıktaki hesaba gelince, o hesap bir dönem yürütme organı olarak memleket işlerini yürütmekle yetkili ve sorumlu olan siyasi partinin dönem sonunda yurtdaşlar (seçmen) nezdinde boyunun ölçüsünün görüldüğü genel siyasi muhasebedir. Parlamenter demokrasilerde her hesap sandıkta görülür diye bir kural ya da işleyiş asla yoktur. “Sandıkta hesaplaşma” ifadesi olsa olsa salt metafordur. “Biz hesabımızı önce Allah’a, sonra Millet’e veririz!” türünden laflar seçmene şirin görünmek için kullanılan ucuz siyaset jargonu değilse düpedüz cehaletten ya da çaresizlikten gelir. Ne yazık ki bu ülkede bu Cumhuriyet’in neredeyse yüzüncü yılına gelinirken iş buraya kadar varmıştır. Bu konuda mevcut AKP iktidarının goygoycuları, özellikle Başbakan Erdoğan’ın teşvik ve gayretleriyle işi bu kadar ileri götürmüşlerdir: görevli ve yetkili savcılar tarafından hırsızlıkla suçlanan ve haklarında kriminal soruşturma açılan kimi bakan ve bürokratların 30 Mart yerel seçiminde iktidar partisinin elde ettiği oy çokluğu ile temize çıkmış olduğu söylemi yandaş ve yalaka kartel basının sözcüleri ağzında hâlâ daha çiğnenip duruyor!

Seçim sandığı yargı denetimi yerine asla geçemez. Yakın geçmişe kadar seçimle gelmiş siyasi iktidarların askere darbe yaptırma yoluyla düşürülmesi pratiğine karşı haklı olarak öne çıkan “sandık”, baştaki iktidarın her yaptığını ve yapmadığını caiz ve meşru saymayı sağlayıp dayatarak her türlü muhalefeti yok etmek için suiistimal edilmektedir. Darbeyle başa geçen ara rejimlerde cuntaların keyfi ve sorumsuz işleyiş ve davranış usulleri, cuntalar işini görüp çekildikten sonra “demokratik” normal işleyiş adı altında her defasında geçerliliğini sürdürmüştür. Daha da ilerisi, sandıktan çıkacak ya da çıkmış olan sonucun mutlaka kendinden yana olmasını sağlamak için baştaki iktidarın her çareye (şaibeye) başvurması, yine de olmazsa sonuçları tanımamak ve iş başında kalmak için demokrasinin o kadarcığını dahi yok etme niyetiyle fiili durumlar yaratmaya hep teşne olmasıdır.

Şu sıralarda hararetli tartışmaların konusu olan başkanlık rejimine geçiş ve seçim sisteminde nisbi seçimi dışlayıcı niteliği ile öne çıkan sözde reform da bu tür gayret ve teşebbüsler meyanında görülmelidir. Varılmak istenen hedef, 12 yıldır büyük ölçüde %10 seçim barajı sayesinde sağlam kazığa bağlanan tek parti AKP iktidarının en az 2023 yılına kadar sürmesini sağlama almak, bir başka deyişle, birilerinin kapitalist “Yeni Türkiye”sini her türlü halk inisiyatifini inkâra ve ezmeye dayalı yeni ve daha ileri sömürü koşullarına uyan yeni bir siyasi yapıyla teçhiz etmektir. Başkanlık tartışmalarının şimdiki başbakan Erdoğan’ın kişisel sorunu değil, Türk ve Kürt halkları Türkiye’sini mevcut ve potansiyel tüm maddi ve insani kaynakları ve değerleriyle küresel kapitalist sisteme temelden ve temelli entegre etme teşebbüsü olduğunu bilmemiz gerekiyor. Kendini daha şimdiden TC’nin Cumhurbaşkanı değil, milletin başkanı olarak gören Tayyip Erdoğan’ın 1 Mayıs’ta Taksim’i işçi sınıfını yasaklayacağını bildiren sözleri, içeriği ve ifade tarzıyla, ülkenin işçi ve emekçi halkına ve geleceklerinin onların kaderine bağlı olduğunu bilen ve gören bilinçli ve namuslu aydınlarına karşı açıktan savaş ilanı olmuştur. Onu o haliyle içeride burjuvazinin bağrında, dışarıda NATO’nun gelecek projeleri bağlamında harekete geçen sınıf kavgası dinamiklerinin dışa vurumu olarak görmek gerekir. Halen Ukrayna’da olup bitenlerle burada Türkiye’de olması planlandığı anlaşılan gelişmelerin aynı emperyalist yeniden yapılanma projesinin tatbike konulması olduğu ileride daha iyi görülecektir.

II

Demokratik parlamenter sistemin olsun, demokratik başkanlık rejiminin olsun geçerli olduğu toplumlarda seçmen yurtdaşlarının bir kesiminin “Başbakan istifa! Hükümet istifa!” ya da “Başkan, artık çekil!” diye haykırarak sokakları, meydanları doldurmasının hiçbir surette Sandığı, yani iktidarın kartel medyasındaki deyişle “milli irade”den kasıt neyse onu, tanımamak olmadığı yukarıda yazılanlardan anlaşılacaktır. Ülkede demokrasi geçerliyse baştaki hükümetin gidip bir başkasının gelmesini umuma açık yerlerde istemek ve bunu yüksek sesle ifade etmek her yurtdaşın ve bir araya gelmiş yurtdaşların vazgeçilemez mutlak hakkıdır. O hakkı kullanan yurtdaşların arasına söz gelimi askeri darbe yoluyla hükümet düşürme yanlısı kişiler karışmış olabilirler. Sandıktan çıkan çoğunluk partisi hükümetinin işi ve görevi böyle hallerde hükümetin istifasını isteyen herkesi darbecilikle suçlayıp ölümcül araçlarla üzerilerine yürümek değil, ülkede darbe yapılmasını mevcut yasal yetkilerini ve devlet imkanlarını kullanarak önlemektir. O yasal yetkileri ve imkanları suiistimal ederek vatandaşların yasalarda yazılı (ya da yazılı olmayan) her türlü demokratik hakkını inkâra kalkmak daha başka karanlık art niyetlere işaret eder. Bunun yolu yurtdaşların yurtdaşlık hakkına ve temel özgürlüklerine ambargo koymak olamaz. Bu ikisinin kasıtla –ve işin içine darbeci ağızlar kullanan gizli hükümet ajanları sızdırmak suretiyle– birbirine karıştırılıp “sokağı” zorbalıkla bastırmak için yurtdaşların hayatını büyük bir pervasızlıkla tehlikeye atılması, yani bilfiil yurtdaş kanı dökülmesi ardında her türden yurtdaş özgürlüğüne ve hakkına açık tecavüz niyeti vardır. Hükümetin başına veya bir bakanına, hatta cumhurbaşkanına sokaklarda “Artık yeter! Gidin!” diye haykırılıyor diye polisin, jandarmanın, ellerine odun tutuşturulmuş sözde milli irade savunucusu bir maganda sürüsünün bir yurtdaş kümesini zorla dağıtıp susturmaya çağrılması, o arada kimilerinin ölesiye dövülmesi, gözlerinin çıkarılması, kafalarının patlatılması, kimlerinin canlarından olmalarında olmaları vb… milli irade ne ise onun doğrudan sahibi olanlara karşı işlenen en ağır suçtur. Bu suçu işleyenlerin arkasında seçimle başa geçmiş hükümetin olması onu suç olmaktan çıkarmaz, suçu daha da ağırlaştırır. Her yurtdaş seçimde sandığa atacağı oyla belirteceği iradesini nerede isterse orada, sokaksa sokakta da dile getirebilir, bu hakka sahiptir. Bu hakkın kullanılabilmesi, hükümet adamlarının ve polisin takdirine bırakılmış her hangi bir yer, biçimle ve zamanla kısıtlanamaz. Hiçbir yurtdaş ya da bir iki aya kadar seçmen olacak genç insan baştaki iktidarın ya da onun şu veya bu temsilcisinin değişmesini yüksek sesle veya başkalarıyla bir arada silah zoruna başvurmadan talep etme hakkını kullanmak için dört ya da beş yıl beklemek zorunda değildir. Kısacası, milli iradenin beyan edileceği tek yer sandık olamaz. Yurtdaşların siyasi hakları her yerde ve her daim geçerlidir.

Daha önce vurguyla belirtildi: iktidar, hükümet ve başbakan değildir, seçimle gelen parlamento çoğunluğudur. Parlamento çoğunluğunun işi, işlevi ve varlık nedeni, parti siyasetinin parti üst yönetimi, başbakan ve bakanlarınca uygulanma tarzını beyinsiz robotlar gibi onaylayıp desteklemek değil, parti Meclis Grubunda enine boyuna tartışarak çoğunluk iradesiyle desteklemek ya da yeniden belirlenmesini sağlamaktır. Milletvekili, adı üstünde, milletin, halkın temsilcisidir. Hükümetin bir dediğini iki ettirmeyen emir kulu değil! O hale gelmiş ya da getirilmiş bir parlamento çoğunluğu seçmenin temsilcisi ve sözcüsü olma, dolayısıyla seçmen adına kararlar verip iş görebilme vasfını hepten yitirmiş, aklını, iradesini, ahlakını ve haysiyetini yurtdaş kitlesiyle akıl ve gönül bağı kendinden menkul bir parti üst yönetici kliğinin eline teslim etmiş hurda bir kalabalıktan başka bir şey değildir.

Doğru dürüst işleyen bir parlamenter demokraside çoğu kez aynı seçim dönemi içinde bir başbakan ve kurduğu hükümet gider, yerine yine aynı çoğunluk partisinden bir başkası gelir. Tayyip Erdoğan, her adını andığında sözü kendi “ak kefeni”ne getirmeyi adet edindiği merhum Menderes’in sürekli başbakan olduğu 1950-60 yılları arasında siyaset kızıştığında kaç kere Demokrat Parti Meclis Grubu karşısında süt dökmüş kediye dönüp istifa ettiğini biliyor mu? Bilmez. Bilmesi de beklenmez. İkide bir sergilenen “ak kefen” cıvıklığı, “ben ölene kadar başta kalmaya kararlıyım, bu memleketin bana ve sadece bana ihtiyacı var. Onu bırakıp hiçbir yere gitmem. Benden başka kimse benim yerimi dolduramaz. Ben ölmeden neye mal olursa olsun bu iktidarı bırakmam, bırakmayacağım!” demektir.

Hem de mesela günümüzün hangi spesifik koşullarında? Yüzde 10 seçim barajı gibi bir kepazeliğin –şimdi de Prof.Dr. Kuzu gibi hukuk kalpazanlarının ortaya attığı dar bölge/daraltılmış bölge önerileriyle “seçim barajını kaldırıyoruz” iddialarıyla fiilen %20’den %50’ye kadar yükseltme peşindeler– kendisine sağladığı özel imkanlardan yararlanmaktayken dönüp, “barajı biz getirmedik ki!” zilletini sergilemekten hiçbir suretten çekinmediği koşullarda! Yani mesele, parlamentoyu büyük zafer edalarıyla dolduran kendi partisinin milletvekillerini, yani egemenliğin tek sahibi olduğu söylenen milletin temsilcisi sıfatlı kişilerin şahsi çıkar ve imtiyaz peşinde koşuşturan, beyinsiz, şahsiyetsiz, haysiyet fukarası kapıkullarına çevirip güvenlerine ve oylarına her hal ve koşulda tasarruf ederek ve bunu mümkün kılmanın her yoluna başvurarak 4 yada 5 yıllığına sandıktan çıkmış Antik Yunan ve Roma tarihinin ünlü siyasi figürleri türünden diktatör/tiran havalarında hükümet etmeyi kendine hak bilmek ve besbelli ki pek de yakıştırmaktır. Arkasına yığdığı desteğe ve devlet gücüne kâh Allah’ın hikmeti, kâh milli irade deyip yurtdaşlardan gelen her talebi, şikayeti, itirazı… galiz hakaretlerle ve yurtdaşları polise kurşunlatarak, gazlatarak, ıslatarak karşılamak milli iradeye –tam neyse o– saygısızlık ve o sözde irade sayesinde haiz olunan her türlü yetkiyi kötüye kullanmaktır.

Söz gelimi bu ülkede Roboski Olayı diye bir olay oldu. Üzerinden iki koca yıl geçti. 34 yurtdaş, çoğu çocuk, gökten yağdırılan bombalarla devletin kuvvetleri tarafından parçalanarak öldürüldü. Olacak şey değildi, ama oldu… Sorumlular pekâlâ bilindiği halde kimler olduğu ilan edilmiş değil. Hükümetin başı adeta, “olay beni aşıyor…” diye diye yerinde oturmayı sürdürüyor. Vurdum duymazlık bu kadar olur! Besbelli ki ordu üst yönetimiyle arasında gizli bir anlaşma, sözleşme var. Bu durumda, “madem öyle, senin siyasi sorumluluğun altında sen istemesen, onaylamasan da böyle bir şey oluyorsa, istifa et. Başkası gelsin senin çözmeye gücün yetmediği olayı çözsün,” diyenler, “Sandık var ya işte. Sandığı beklemesini bilin. Bütün hesaplar sandıkta görülecek…” diyerek suçlu çıkarılıyor, olmadık hakaretlere maruz kalıyor. Daha da direnenler, bir araya gelip bir yerlere yürüyerek dertlerini dökmeye kalkan Roboski’li ahali kafa göz yarılarak göz altına alınıyor, hapse atılıyor. Olay, küçük çapta bir Kürt soykırımı, oldu bittiye getiriliyor. Ne adına? Milli iradeymiş!

Akıl alır şey değil ama öyle işte! Sanki milli irade bu adamları hem suçlu, hem güçlü olsunlar diye seçmiş de başımıza geçirmiş!

Pekâlâ haklı ve geçerli gerekçelerle, “Hükümet istifa!” diye 10-15 kişinin ya da deyin ki 10 bin kişinin bir araya gelip sokakta, meydan, stadyumda, vb… bağırması seçimle gelmiş meşru hükümeti tanımamak, topsuz tüfeksiz 10 bin kişinin zoruyla devirmeye kalkışmak mıdır? Tam tersine hükümetin meşruiyetinden sual edilmediği, hükümet mevcut anayasal çerçevede başta gelen meşru merci sayıldığı içindir ki, Roboski toplu cinayetinin sorumlularının, hem tetiği çekme emrini verenlerin, hem de böyle bir olayın siyasi sorumlularının daha fazla gizlenmeden ilan edilmesi, o hükümetten ve onun başındaki kişiden istenmektedir. Bu hem haklı bir istektir, hem de hükümete en yüksek düzeyde meşruiyet atfetmektedir. Hükümetin meşruiyetinin gereğini yerine getirmeye çağrılmasıdır. Milli iradenin sahibi kimdir? Milli irade, 34 yurtdaşın göz göre göre bir anda katledilmesi üzerine söz söyleme hakkından iki sene sonra yapılan bir seçimle feragat mı etmiş oluyor. “Sabretmeyi bilin!” ne demektir? “Ölenler öldü, üstelemeyin, uzatmayın,” diyenler siyasi ve yasal görevlerini yerine getirmeme hakkını nerden alıyorlar? Nasıl oluyor da böylesine vahim bir olayda görevlerinin ifasını yıllar sonraya erteleyebiliyorlar? Onlara itiraz edenler üzerinden zor kullanma hakkını nereden alıyorlar? Böylesi, milli iradenin kişiselleştirilmesinden başka bir şey değildir. Birileri yakında bunun adını “Başkan” diye telaffuz edecek. Telaffuz etmeye hazırlanıyor. Kendilerine, gazeteci, haberci, yorumcu diyen insanlıktan feragat etmiş bir kısım tiplerin oluşturduğu yalaka/yandaş basın da gününü gecesini gelecek başkana bugünden temennalar etmekle geçiriyor.

Şu bile akla gelmiyor değil: Roboski Olayında sergilenen bu tavır herkese bir uyarı, bir tehdit ve gözdağı, gelecek yılların ve günlerin habercisi olarak bilhassa ve hassaten düşünülmüş ve sürdürülüyor olmasın.

Bu durumda yapılacak şey Meclisteki muhalefet partilerinin idrakine, niyetine, becerisine şu ya da bu yönde hesaplarına bırakılamayacak kadar vahimdir. Bütün dünyada kimi hallerde, gelen çoğunluk partisi meclis grubu, partinin üst yönetimi ve hükümet tarafından şu ya da bu şekilde vb. esir alınmış olup, evet efendim, sepet efendimci yaratıklara dönüştürülmüşse o ülkede toplumsal muhalefet parlamento dışında aktif siyasete dönüşür. Çok yerde çok görülmüştür. Halen bütün dünyada her yerde görülüyor. Böylesi durumlarda baştaki iktidarın muhatabı ister istemez sokak oluyor. Bizde de işin neredeyse buraya gelmiş olduğu Gezi Olayları sona erdiğinde yurt dışından dönen Tayyip Erdoğan’ın ayağının tozuyla dört gün içinde ülkenin dört bir yanına koşturup alelacele kotarılan taşıma kalabalıklara dert anlatmak için seferber olmasında görüldü. Başbakanı öylesine telaşlandıran neydi? Gezi Direnişinin birkaç gün içinde bütün yurda, 80 yöreye yayılması. 2-3 milyon insana ulaşması. Gezi Direnişinin arkasında kadınlı erkekli o kadar insanın yer alması. Toplumsal muhalefetin sokağa dökülmesi. Sandığın önüne konulmasını beklemeyen, bekleyecek hali de, niyeti de olmayan yurtdaş kalabalıkları… Halk, yani! Etiyle, kemiğiyle halk, kendisi. Sandığa tıkıştırılmış ne idüğü belirsiz rakamlar karmaşası bir heyula değil! Böyle bir durumda parlamentoda geçerli olmayan ya da olmasına bin türlü emrivaki desise ile meydan verilmeyen muhalefeti SOKAK DEVRALIR. Batı demokrasilerinde –bizim bir Batı demokrasisi olduğumuz iddialarından geçilmiyor!– baştaki hükümetin parlamento içi muhalefete rağmen çıkarmakta direttiği kimi yasaların çoğu kez sokak muhalefeti eni konu çetinleşince geri çekildiği, itirazlar gözetilerek değiştirildiği oluyor. Olmuyor mu? Fransa’da. İtalya’da. Yunanistan’da… Hep oluyor. Olagelmiştir. Neden? Çünkü bütün diğer teorik ve pratik mülahazaların ötesinde, demokrasilerde parlamento denilen kurul, özünde, sandık ya da milli irade, ne derseniz deyin adına, son tahlilde SOKAĞIN, yani yurtdaşların iradesinin tecelligâhıdır. Günü gelir, siyaset özüne döner.