Brezilya'da İşçi Partisi İktidarı

Luiz Inacio da Silva, ya da sonradan alacağı adla Lula ("mürekkepbalığı"), 1952 yılında bir kamyonun arkasında on üç gün süren bir yolculuktan sonra annesi ve yedi kardeşiyle Sao Paulo eyaletindeki Guaruja kentine vardığında yedi yaşındaydı. Beş yaşına kadar görmediği babası, civardaki Santos limanında işçilik yapmak üzere Lula'nın doğduğu Brezilya'nın yoksul kuzeydoğusundaki Pernambuco eyaletinden çok daha önce ayrılmıştı. Lula'nın çocukluğu aileye destek olmak için sokaklarda seyyar satıcılık yaparak, ayakkabı boyayarak geçti. Okulu dördüncü sınıfta terk etti (sonraları dışarıdan bir lise diploması alacaktı). On dört yaşında bir bakır fabrikasında işe girdi. Bu arada kocasından ayrılan annesi ve kardeşleriyle birlikte Sao Paulo'ya taşınmışlar, bir barın arka kısmındaki küçük bir odada yaşamaya başlamışlardı. Fabrikada tornacılık öğrenirken parmağını makinaya kaptıran Lula, 1966'da kentin "ABC" diye bilinen sanayi bölgesindeki Sao Bernardo do Campo'da (Santo Andre ve Sao Caetano ile birlikte "Brezilya'nın Detroit"i, otomotiv endüstrisinin merkezi) büyük bir metalurji şirketine girecek, kardeşi Jose gibi sendikal faaliyetlere katılacaktı. Lula'nın, Komünist Partisi üyesi kardeşinin önerisiyle Sao Bernardo ve Diadema Maden İşçileri Sendikası yönetimine yedek olarak girdiği 1969'dan, yüz bin işçinin başkanlığına seçildiği 1975'e dek geçen süre aynı zamanda askeri diktanın en karanlık zamanıdır.

Ülkenin başkanlığına geçen yıl yeniden seçilen Lula'nın yaşamı, Brezilya'nın son elli yılda geçirdiği sosyal dönüşüme de ayna tutuyor. Kızılcık'ın geçen sayısında* Brezilya'nın dünyadaki yeri ve tarihi gelişimi anlatılmıştı. Bu yazıda, iktidara yürüyüşüyle birlikte İşçi Partisi (PT) ve Lula'nın ilk dönemi üzerinde durulacak.

SİYASET ARENASINDA YENİ BİR PARTİ: PT

ABD destekli askeri yönetim, 1968 Aralık ayında bir kararnameyle, darbe sonrası kalan son demokratik hak ve özgürlükleri de tırpanlayarak, yerli ve yabancı sermayeye altın çağını yaşatan "Brezilya mucizesi"nin önünü açtı. İthal ikameci kalkınmacılığın devlet öncülüğündeki sanayileşme hamlesiyle gelen hızlı büyüme (yılda %10-12) yoksul kuzey eyaletlerinden sanayileşmiş güneye göçü hızlandırdı, işçi sayısı yirmi yılda dört misli arttı. Sao Paulo eyalet ekonomisi 1960'ların sonlarında her yıl %23 büyürken, metropoliten bölge 1960-1970 arası iki milyonun üzerinde göç almış, yeni doğanlarla nüfusu neredeyse ikiye katlanmıştı. Eyalet çapında reel ücretler ise aynı dönemde (1964-1970) %25 düşmüştü! Gelir dağılımı dünyanın en çarpık ülkelerinden olan Brezilya'da, ne kırda kalanın, ne de kente gelenin karşılaşacağı bir "mucize" vardı.

Sanayinin yoğunlaştığı merkezler, güçlü bir işçi hareketi için şartları olgunlaştırdı. Ne var ki, sendikalar hâlâ 1930'ların Estado Novo'sundan kalan korporatist yasalarla devlet kontrolündeydi. Askeri yönetim, 1964'deki darbenin ardından sendika yöneticilerini değiştirmişti. Lula gibi genç sendikacılar, ücretleri bakanlığın belirlediği bu ortamda, öncelikle pelegos (eyer) denen bu atanmış yöneticilere muhalefet ediyorlardı. Darbe öncesi işçiler arasında etkili olan popülist PTB dağılmış, Brezilya Komünist Partisi (PCB) ise baskı ve bölünmeler sonucu 1960'ların sonunda birikimini yitirmişti. Ülke siyasetinde 1922'den beri var olan parti, 1935'de Komintern kararıyla (birkaç bin isyancı askerle Brezilya'yı katederek "umut şövalyesi" olarak ünlenen) Luis Carlos Prestes'in liderliğinde başarısız bir silâhlı ayaklanmaya girişmişti. PCB, yeniden yasallaştığı 1945 sonrasında, ülkedeki kalkınma hamlesini, işçi sınıfının gelişmesini ve başkan Goulart'ın (1961-1964) halkçı politikalarını destekledi. Darbenin ardından Küba devriminden etkilenen ve derhal silâhlı mücadeleyi savunan bir grup, ki aralarında 1966'da partiden dışlanan Sao Paulo parti yönetiminden Carlos Marighela da vardı, ALN'yi (Ulusal Kurtuluş Hareketi) kurarak şehir gerillası eylemlerine başladı. 1968-70 arasında çoğunluğu üniversitelilerden oluşan bir çok örgüt, iki yüz banka soygunu ve karakol saldırısı düzenledi, aralarında ABD elçisinin de olduğu dört diplomatı kaçırdı. Aynı dönemde Çin Komünist Partisine yakın bir grup PCB'den ayrılarak PCdoB'yi kurdu, öğrenciler arasında güçlü olan sol Katoliklerin de katılımını sağladı. Birkaç yıl sonra Marighela'nın öldürülmesi, diğer grupların dağıtılmasıyla daralan muhalefet alanında ilk kez hükümet ve Katolik kilisesi karşı karşıya gelecek, Recife Başpiskoposu Camara gibi rahipler yoksullaştıran politikalara, yargısız hapse atmalara, işkencelere karşı seslerini yükselteceklerdi.

Suç dosyası Şili ve Arjantin'deki benzerleri kadar kabarık olmasa da, muhalefeti etkisizleştirmeyi bilen askeri rejime karşı, 1970'lerin sonunda, işçi sınıfının nisbeten yeni oluşmuş, iyi kazanan (%60'ı asgâri ücretin iki katı) bir kesiminden, ABC'deki otomobil işçilerinden ülke tarihinde görülmemiş büyüklükte bir grev dalgası yükseldi. Lula ve arkadaşlarının sendikalarda kontrolü ele geçirdiği bu grevler, askeri dönemin ve sonraki neo-liberal hükümetlerin koşullarına direnen yeni bir sendikacılığın ve siyasi hareketin doğuşuna işaret ediyordu. Lula'nın ülke çapında bir işçi lideri olarak tanınması, 1978-79'un tarihi maden işçileri grevlerindeki önderliği, güçlü hitabeti ve karizmatik kişiliğiyle öne çıkması sayesindedir (Sao Paulo sanayi bölgesindeki bir stadyumda mikrofonsuz 80 bin işçiye seslenmiş, sözleri saftan safa aktarılmıştı.)

Demokrasiye geçiş döneminde sol, iki KP yasal muhalefeti (Brezilya Demokratik Hareketi, MDB, sonradan PMDB) destekliyordu. Lula ve çevresindeki sendikacılar ise, 1979 Ocak ayındaki bir maden işçileri kongresinde, yükselen muhalefetin sesi olacak bağımsız bir işçi partisi çağrısı yaptılar. Sınıf uzlaşmacılığına karşı, popülist-korporatist gelenekte yoğrulmamış sendikacılara, güneydeki sanayi merkezlerindeki grev yöneticisi genç işçilere ve azınlıkta da olsa, siyasi ağırlığı olan solun eski militanlarına dayanan İşçi Partisi (Partido dos Trabalhadores, PT) 1980 başında, Lula hapisteyken yükselen yeni bir grev dalgası sırasında kuruldu. Resmen iki yıl sonra tanınacak partide, Kurtuluş Teolojisi'ni savunan Katolikler, devrimci, Troçkist gruplar, kadın ve yerli hareketleri, çevreciler, aydınlar da (ör. "Ezilenlerin Pedagojisi" kitabıyla tanınan Paulo Freire) yer aldı.

PT öncelikle, 1983'de kurulan Merkezi İşçi Birliğiyle (Central Unica dos Trabalhadores, CUT) birlikte başkanın doğrudan seçilmesi için mücadele etti. 1984'de halk sokağa dökülmüşken demokrasiye tedrici geçişi savunan yasal muhalefetin adayı Neves'i desteklemedi (parti yönetimi ve meclis üyelerinin aksine karar veren delegelere Lula da uydu). Bu dönemde PT, her sosyal hareketin içindeydi, grevler, mahalle örgütleri, işsiz ve topraksızların mücadeleleri, gençlik, kadın hareketleri, vb. Kurulduğu yıl 26 bin olan üye sayısı, yarıdan çoğu orta ve güney eyaletlerindeki sanayi merkezlerinde olmak üzere iki yılda 200 bini, 1986'da 500 bini ve 1990'da 650 bini buldu. CUT, kısa sürede ülkenin en büyük sendikası haline geldi, 1986'da başını çektiği genel greve milyonlarca çalışan katıldı. CUT'un bugün yedi milyon civarında üyesi bulunuyor.

PT ve CUT, başından beri farklı eğilimleri barındırdı. PT'de çoğunluk, Lula, çevresindeki sendikacılar, eski ALN üyeleri, Kurtuluş Teolojisi'ne inananlardan oluşan "Artikülasyon" eğiliminde. En büyükleri "Sosyalist Demokrasi" (DS) olan çeşitli Troçkist gruplar da diğer eğilimler arasında yer alıyor. Lula hükümetinin 2003'de kongreye sevkettiği emeklilik haklarını kısan yasaya oy vermeyen dört PT'linin partiden dışlanması olgusuna rağmen, demokratik ve canlı bir tartışma ortamı var (ör. hükümetin ilk aylardaki uygulamaları 54 oyla destek buldu, Sol Artikülasyon 13, DS tezleri 8 oy alınca reddedildi). Artikülasyon adayı Berzoini PT başkanlığına seçilirken, ilk tura 300 bin, ikinci tura 230 bin kişi katıldı, PT ve DS kurucusu, eski Porto Alegre belediye başkanı Raul Pont %48 oy aldı. CUT içinde de benzer güç dengeleri var.

PT'nin mücadelesinde önemli bir müttefik (iktidara geldikten sonra anlaşmazlıklar artsa da), 1984'de kurulan Topraksız Kır İşçileri Hareketi'dir (Movimento dos Trabalhadores Rurais Sem Terra, MST). Köklerini sömürge döneminden bu yana topraktaki adaletsizliğe direnişte (toprak sahiplerinin %1'i, kırk bin kadar latifundiarios toprağın %46'sına sahip) bulan MST, kırların dışlanmışlarının örgütü. Brezilya'da çiftliklerin yarısı 10 hektardan küçük ve mekanizasyon ileri düzeyde değil. Ortalama çiftçi, genelde büyük toprak sahiplerinin yanında yarıcı olarak çalışıyor, arazideki kulübelerde yaşıyor. Güney ve orta bölgelerdeki mo-dernleşme hamlesi, kuzey ve orta-batıdaki kuraklık ve yoksulluk nedeniyle topraklarından kopan milyonlarca köylü kentlerde iş bulamadığı gibi topraksız kaldı. MST, 1970'lerin sonlarında güneyde yol kenarlarına kamp kuran, buldukları toprağa yerleşen topraksızların (ilk işgâl 1978'de askeri diktatörlüğün ortasında, Macali'deki 110 ailenin eylemi), bölgedeki rahiplerden destek bulması ve Kurtuluş Teolojisi doğrultusunda 1975'de kurulan Katolik Toprağın Pastoral Komisyonlarıyla (Comissao Pastoral da Terra, CPT) toprak ve tarım reformu mücadelesinde buluşmasıyla oluştu. İlk kongresini 23 eyaletten 1500 delegenin katılımıyla 1985'de yaptı; özerk bir kitle hareketi olarak, modernleşmenin toprak adaletsizliğini değiştirmediğini belirterek CPT'nin "Toprak işleyenindir" sloganını benimsedi. 1990'daki ikinci kongrede Collor döneminin hayal kırıklığı ve baskılarla örgüt sorunlarına ve finansal bağımsızlığa yoğunlaştı, ilk üretim kooperatiflerini kurdu. Cardoso döneminde MST, tavizler koparan, binlerce topraksızı yerleştiren önemli bir güç haline geldi, bir çok eylemcisi ise toprak sahiplerinin cinayetlerine kurban gitti. Topraksızlar, 1988 anayasasının federal hükümete verimsiz topraklara el koyma yetkisi vermesine dayanarak önce toprağa yerleşiyor (acampamentos), sonra tarım reformu makamıyla görüşerek yerleşimi meşrulaştırıyor (assentamentos) ve herkesin katılımıyla alınan kararlar ve belirli kurallarla (ör. alkol, çatışmaların yatıştırılması, taciz vb. konularda) kolektif yaşam sürdürüyor. Halen kamplarda yaşayan 230 bin aileden 140 bini MST'de örgütlü. Eyaletlerin 23'ünde faaliyetlerini sürdüren örgüt, 350 bin kişiyi işgal ettiği topraklara yerleştirdi. Dört milyon topraksıza seslenen MST, bu yılın Temmuz ayında yapılan ve 20 bin delegenin katıldığı 5. kongresinde yalnız toprak verilmesinin yetmediğini belirterek, kapsamlı bir tarım politikası tanımladı.

Brezilya'nın kırlarında, iç kesimlerde, hâlâ, çalıştırılan kölelere rastlanıyor (hükümet dört bin kölenin serbest bırakılmasını sağladı, daha da 25 bin köle olabileceği düşünülüyor). Engels'in ilk Hristiyanlığı "ezilenlerin hareketi", "kölelerin dini", Marx’ın da dini "taş yürekli bir dünyanın ruhu" olarak tanımladığı bilinir. Brezilya'da topraksızların aynı ortamda, yoksullukla içiçe yaşayan papazlarla, CPT ile buluşması, kent yoksullarının, favela'larda Kilise Taban Cemaatlerinde (CEB) bir araya gelmesi, rahiplerin de Marksizmle ilgilenmesi yadırganmamalı. Dünyadaki en büyük Katolik nüfusa (128 milyon) sahip Brezilya'da, PT'nin köklerinde Kurtuluş Teolojisi de var.

YOKSULLARIN VİCDANI

Latin Amerika'da Katolik kilisesinin genç kadroları, 1960'larda ülkelerindeki yoksulluk, eşitsizlik ve zulüm karşısında, Küba devriminden, ülkelerin yoksulluğu ve "bağımlılık" tartışmalarından, üniversitelerdeki politizasyondan etkilendiler. Yoksulluğun nedenlerini araştırırken, sosyal yapının analizi için Marksizme başvurdular, yoksullar arasında gönüllü çalışmaya başladılar. Bölgedeki kiliselerin (Katolik ya da Protestan), piskoposların gündemine giren Kurtuluş Teolojisini** geliştirdiler.

Sosyal konulara yer veren Vatikan belgeleri (1891'deki "Rerum Novarum"dan başlayarak), kapitalizmi mâzur gösteren, uzlaşmacı, tutucu, çözümü "ahlakın düzeltilmesinde", "kurumların reformunda" arayan metinlerdi. 1962-1965'de toplanan İkinci Vatikan Konsili "öteki dünya ile bu dünyadaki mevcut koşullara ilişkin görevlerin uyumlulaştırılması"nı gündeme getirerek teorik arayışlara bir kapı açmıştı. Latin Amerika'da kilise genellikle sosyal konularla (ör. Brezilya'da 1950'lerde topraksız köylüleri "komünizme karşı korumak", 1964 darbesini desteklemek gibi) yalnız gerici tepkiler vermek üzere ilgilenirken, yaşanan pratik, bir çok inananı, rahibi sosyal alana çekti. Akımın başyapıtı "Kurtuluş Teolojisi"ni (Teologia de la liberacion) 1971'de yayınlayan, yaşamını Lima yoksulları arasında geçiren Peru'lu Dominikan rahibi ve teolog Gustavo Gutierrez, "Bu dünyanın yoksullarına Tanrının onları sevdiğini nasıl söyleyeceğiz?" diyerek ""yoksulluk" kategorisini merkeze aldı, bireyselin yanında yapısal kötülüklere dikkat çekti. Kurtuluş Teolojisi yandaşları, "günümüzde insanlara yiyecek ve içecek vermek politik bir eylem" oldu diyerek, yoksullukla bireysel olarak ilgilenen, yalnızca öfke ve şaşkınlık duyan Kilisenin ezilen ve sömürülenlerin yanında yer almasını, "dünyevi cevaplar" getirmesini istediler. Kolombiya'da rahip Camillo Torres, 1963'de "daha gerçek bir rahip olmak için" rahiplik giysisini çıkararak gerillalara katıldı, beş ay sonra öldürüldü. PT yöneticisi rahip Frei Betto, 1960'ların sonlarında, gençliğin politize olduğu dönemde Brezilya'daki Katolik Üniversitesi öğrencilerinin komünist eğilimlilerle işbirliği yaptıklarını, Marksizme ilgi duyduklarını, Küba devrimine sempatiyle baktıklarını anlatır. Askeri cunta, Katolik Üniversitesini kapattı. Bir çok teoloji öğrencisi ve genç Dominiken rahip, şehir gerillalarını saklıyor, haberleşmelerine ve kaçmalarına yardımcı oluyor, onlarla aynı kaderi paylaşıyordu. Koşullar, onlara 19. Yüzyılın doktrini olan uzlaşmacı toplum yerine, gerektiğinde zora başvuran zıt güçlerin mücadelesini kabul ettirmiştir.

Kurtuluş Teolojisi, 1968'de Medellin'deki (Kilisenin "yoksulların çığlığına kulak vermesi ve onların ıstırabının yorumcusu olması") ve 1979 Puebla'daki (kurtuluş boyutu Kilisenin misyonunun "önemli", "vazgeçilmez", "ayrılmaz parçası", "yoksullara öncelik" vb.) Piskoposlar Konferanslarına damgasını vurdu. Dünyevi kurtuluşa hizmet için yoksullarla Kilisenin klasik biçimleri dışında ilişki arayan genç rahipler, ilki 1963'de Panama'da Chicago'lu misyonerlerce kurulan Kilise Taban Cemaatlerini (Comunidade Eclesial de Base, CEB) yaymaya başladılar. Brezilya'da CEB'ler güneyin sanayi merkezlerine gelen göçmenleri örgütledi. Cemaat âyinlerinde, 50-100 kişinin katılımıyla İncil yorumları, toprak işgalleri, işkenceler, grevlere yardım, favelalardaki elektrik, su sıkıntısı tartışılıyordu. Brezilya'da 1940'larda halkı komünistlere karşı kışkırtan papazlar, 1980'de Sao Bernardo'da polisten kaçan grevci maden işçilerine kiliselerinin kapısını piskoposlarının eliyle açmışlardı. 1990'larda yüz binden fazla taban cemaatinin 7-8 milyon kişiye ulaştığı sanılmaktaydı.

Bu gelişmelere karşı Vatikan da eli boş durmadı. Papa II. John Paul'ün görevlendirmesiyle Kardinal Ratzinger (şimdiki Papa) 1984'de bir "Magisterium" ile Kurtuluş Teolojisi hakkında görüş bildirdi ve metnin önemli bir bölümünde Marksist etkileri eleştirdi. Hemen ardından Kurtuluş Teolojisinin kurucularından Brezilya'lı rahip Leonardo Boff'a bir yıl "itaatkâr sessizlik" cezası verildi. Aynı yıl Vatikan Perulu piskoposları Gutierrez'i kınamaya ikna edemedi, ama bu girişimler ve 1990'larda Marksizmin itibarının sarsılması Kurtuluş Teolojisinin hızını kesti. Ne var ki, Brezilya'da işçi hareketinin, kır yoksulları mücadelesinin kazandığı mevziler yeni bir prestij kaynağı oldu. Bu yıl Mayıs ayında Papa'nın da katıldığı Brezilya'daki Piskoposlar Konferansında CEB'ler, Avrupa karakterli, resmi ilişkilere karşı çıkarak Medellin ve Puebla'daki yaklaşımda ısrar ettiler.

Cemaatlerin karşısında eğlendirici gösterilerle insanları cezbeden ve sayıları 26 milyona çıkan, tutucu, zaman zaman yolsuzluklara karışan Pentekostalist ağırlıklı Protestanlar da var. Kurtuluş Teolojisi, kârın yegâne itici güç olmasına karşı, neo-liberalizmin yol açtığı maddi ve manevi enkâzın kaldırılmasında favelalarda, topraksızların, barınaksızların mücadelesinde kendini yeniden üretiyor, sosyo-ekonomik yoksulluğun yanında "sosyo-kültürel yoksulluk"lara da eğiliyor. Teolojinin sorunları, Dünya Sosyal Forumu paralelinde düzenlenen (en son Ocak 2007'de Nairobi'de) "Dünya Teoloji ve Kurtuluş Forumu"nda tartışılıyor.

İKTİDARA DOĞRU

PT, Brezilya'nın borç ödemeyi durdurduğu, ekonomik krize girdiği 1982'de %3,5 (Sao Paulo'da %10) oy oranıyla 8 eyalet milletvekilliği kazanmış, 1984'deki boykot kararından iki yıl sonra ise oy ve milletvekili sayısını ikiye katlamış (%6,5 ve 17), 1988'de Sao Paulo ve katılımcı bütçe deneyi, Dünya Sosyal Forumlarıyla bilinen Porto Alegre dahil 36 kentin belediye başkanlığını almıştı. Diğer partilerin aksine seçim süreci dışında, halkın içinde var olan tek siyasal partinin adayı Lula az daha, 1989'daki cunta sonrası ilk doğrudan ve demokratik başkanlık seçimini kazanacaktı. Ancak ikinci turda 31 milyon oy almasına karşın, medyatik ve pahalı bir kampanya yürüten Collor'a karşı az bir farkla kaybetti (%53'e %47). Geçen yazıda* değinildiği gibi, Collor'un başarısız istikrar programları, hiperenflasyon ve rüşvet skandallarıyla kapanan döneminin ardından, 1993'de Maliye Bakanlığına getirilen ve Real Planıyla enflasyonu dizginleyen Cardoso, 1994'de Lula karşısında seçilmekte zorlanmamış, 1998'de de orta sınıfların neo-liberal görüşlerden kopamaması nedeniyle gene ilk turda başkanlığa seçilmişti.

Fernando Henrique Cardoso, 1970'lerde "bağımlılık okulu"nun önemli bir ismi ve ünlü bir sosyologdu. Zengin bir geleneği olan Latin Amerika'daki kalkınma tartışmalarında, az gelişmiş ülkelerin gelişmiş ülkelerin geçtiği yoldan kalkınacağını savunan aşamalı modernleşme kuramına (Rostow) karşı, 1948'de Latin Amerika Ekonomik Konseyinin (CEPAL) başkanlığına getirilen ve yapısalcı iktisata katkısıyla bilinen Arjantinli Raul Prebisch, Ricardo'nun karşılaştırmalı üstünlükler ilkesini incelemiş, "merkez" ve "çevre" tanımlamaları yaparak, ticaret hadlerinin sanayileşmemiş "çevre" aleyhine sürekli bozulmasına dikkat çekmişti. Prebisch'in görüşleri, Brezilya'da 1990'lara kadar elli yıldan fazla etkisini korumuş olan ithal ikameci birikim modeliyle de bir araya getirilir. 1960'lar ve 1970'lerde bu modelin karşılaştığı sorunların, yükselen sosyal muhalefetin, "üçüncü dünya"daki bağımsızlık hareketlerinin ve devrimlerin de etkisiyle, "çevre"nin azgelişmişliği, aslında "merkez"in gelişmişliğinin öbür yüzüdür diyen ve emperyalist sömürüye karşı radikal bir söylem geliştiren "bağımlılık okulu" (tüm farklılıklarıyla birlikte Andre Gunder Frank, Theotonio Dos Santos, Paul Baran vd.) bir çok Latin Amerika ülkesi gibi Brezilya'daki muhalefette de büyük yankı bulmuştu. Siyasi sürgün yıllarında Cardoso, "bağımlılık" üzerinde uzunca bir süre çalıştı. Brezilya'daki askeri rejimin eleştirisinde, "bağımlı kapitalist gelişme"nin mutlaka "otoriteryen" politik uygulamalarla gerçekleşmesi gerekmediğini, "sosyal bir demokratikleşme" olmadan, siyasal demokratikleşmenin aldatmaca olacağını savunarak, 1980'lerdeki diktadan çıkış dönemine damgasını vurdu. Ancak "üretim biçimini değiştirmeden", "küreselleşme"nin verilerini kabul ederek bu sınırlar içinde yeniden dağıtımın, sosyal reformların mümkün olduğunu belirten Cardoso'nun liberalizmi ve Bolşevikleri eleştiren yüzyılın başındaki Avusturya sosyal demokrasisine atıfları, Maliye Bakanlığını da sayarsak on yıla yaklaşan yönetiminde Clinton, Blair tipi "üçüncü yolcu" bir belirsizliğe evrilerek neo-liberalizmin konsolide edilmesine indirgendi. "Asla neo-liberal olmadım" diyen Cardoso'nun devlette ekonomik gücün yoğunlaşmasına, "otoriteryenizme" karşı görüşleri, özelleştirme, deregülasyon, ticaret ve sermaye akışında serbestleşme politikalarıyla pekâlâ örtüşmüştür.

Cardoso dönemindeki Brezilya'nın geç neo-liberal dönüşümü, dış ticaret dengesini tersine çevirdi (1990'ların başında yılda 10-15 milyar dolar fazla yerine, 1995'den itibaren artarak 8 milyar dolara varan açıklar), dış borç daha ilk dört yılda %163 artarak 241,6 milyar dolara çıktı. Yabancı doğrudan yatırımlar (FDI) hızla arttı (1995-2002 arası 30,9 milyar dolar devlet şirketlerinin alımına yatırıldı). Özel sektör yükümlülükleriyle birlikte çokuluslu şirketlere ve finans kurumlarına bu aşırı bağımlılık (yılda 50 milyar dolarlık kaynak ihtiyacı), ekonomiyi dış şoklara karşı kırılganlaştırdı, sermaye kaçışı baskısıyla rehin aldı, yüksek reel faiz, sıkı para politikası, yatırımların kısılması, tüketici talebinin çöküşü, işsizlik, yoksullluk döngüsünü tetikledi. Bütçe fazlası hedefini tutturmak için bölgede benzersiz bir vergi oranı düşük ve orta gelirli ailelerin sırtına yüklendi (1995'de milli gelirin %28'inden 2001'de %34'üne). Dönem boyunca (1995- 2002) büyümenin ortalama %2,3 ile dünya ve bölge ortalamalarının çok altında kalması, işsizliği arttırırken (1994'de %6'dan 2000'de %15'e, Sao Paulo'da ise 2002'de %20,4) verimlilik artışları emek sömürüsünü yoğunlaştırdı. Alım gücü ve reel ücretler düştü, sosyal güvenceden yoksun, düşük ücretle çalışan kayıt dışı ekonomi büyüdü. Gelirler ve bölgeler arasındaki uçurum sürdü (1970-2000 Gini katsayısı hafif bir artışla 0,64'ü buldu). Cardoso'nun hesabına tek olumlu puan, Brezilya'nın bölgede çok gerilerde olduğu okuma-yazma oranında, bebek ölümlerinde kaydedilen iyileşmedir. 1990-98 arasında ihracatın yıllık artışının on yıl öncesine göre iki kat artarak %8,8'e çıkmasını saymamak gerek, esasen sosyal maliyeti ne olursa olsun döviz biçiminde sermaye birikimini artırmaya yaramıştır.

PT, 2000 yılında 26 eyalet başkentinin altısında (Sao Paulo, Porto Alegre, Recife, Belem vb.) belediye başkanlığını, belediye yönetimlerinin %9'unu (1300 mevki) elinde bulunduruyordu. Yeni başkanlık seçimleri yaklaşırken, halktaki hoşnutsuzluktan ve sermayenin güçlü bir aday çıkaramayışından Lula'nın kazanabileceği anlaşılmıştı. Moratoryum korkusuyla (çöken Arjantin ekonomisine göre borçların milli gelire oranı daha yüksekti) sermaye kaçışı, dolara hızla değer kazandırdı (yıl başında 1,95 realden Ekimdeki seçim öncesi 3,99 reale). Real düştükçe borç da büyüdü. Orta sınıfların da paniğe kapıldığı, medya ve hükümetin "piyasaları sakinleştirmek" için baskı yaptığı, anketlerde gerilediği bir ortamda Lula, Haziran sonunda sözleşmelere sadık kalacağını (iç ve dış borcu zamanında ödeyeceğini) ve IMF programındaki yükümlülükleri yerine getireceğini açıklayan "Brezilya Halkına Mektup"u yayınladı. Kamuoyu yatışmıştı. Ancak sermaye "sorumlu" para politikalarını garanti edecek özerk bir Merkez Bankası (hükümetin anayasa değişikliği girişimi) ile yeni yönetimi de bağlayacak yeni bir IMF anlaşması (hızla Eylül başında imzalandı) istiyordu. ABD'nin desteğiyle (Brezilya, ABD ticaretinde yıllık 40 milyar dolarla 13. sıradadır) o zamana kadarki en büyük kurtarma paketiyle, büyük kısmı yeni hükümetin tavrına göre verilecek 30 milyar dolar sağlandı. Lula'nın buna da itiraz etmemesiyle sermayenin sıkıntısı giderildi.

Aslında Lula ve PT cephesinde de, 2001 Aralığında 12. Ulusal Konferans'ta benimsenen neo-liberalizm karşıtı programa rağmen, %30 civarındaki desteği artırmak için arayışlar vardı. Lula, Yurttaşlık Enstitüsü adlı bir düşünce kuruluşu kurarak iktisatçılar ve uzmanlarla radikal bir değişime yer vermeyen genel vaatlerle 2002 seçim kampanyasını şekillendirdi. Sermayeye verilen taahhütler, sağcı Liberal Parti (PL) ile ittifakı ve bu partiden tekstil patronu Jose Alencar'ı başkan yardımcılığına aday göstermesi, eyalet valiliklerinde bazı sağcı isimleri desteklemesi, parti içinde uzun tartışmalara yol açtı.

Lula, Ekim ayında PT, PL, PCdoB, PCB ve PMN ittifakıyla, ilk turda 39,5 milyon oy (%46,4) ve %94 katılımın olduğu ikinci turda da 52,8 milyon oyla (%61,3) PSDB, PMDB adayı Serra karşısında (%38,7) rahat bir zafer kazandı. Kırk yıl sonra gelen solun iktidarını yüz binlerce kişi Sao Paulo ve Rio de Janeiro sokaklarında sabahlara kadar dansederek kutladı. Sonuç, "kölelikten bu yana en büyük başarı", "Latin Amerika'nın sola kayışı", "umut korkuyu yendi" (etkili sol aydınlardan Emir Sader) diye karşılandı. Kongrede PT ana parti olmuş, 513 üyeli Temsilciler Meclisinde en büyük, 81 üyeli senatoda ikinci büyük grubu oluşturmuştu. Ancak ABD'dekine benzer bir başkanlık sisteminde PT'nin 16 milyon oyla (%18,4) 91 meclis üyeliği vardı. PL (26) ve iki milyon oy alan (%2,2) PCdoB (12) ile ittifak, meclisin dörtte birini oluşturuyordu. Ülkedeki üç düzey yönetim (federal, eyaletler, yerel yönetimler –27 başkent ve 5532 belediye–) düşünüldüğünde daha bir çok güç odağı diğer partilerin elindeydi. (Vergiler ve kamu harcamalarının -personel, sosyal yardımı yatırım, vb.- %59'u federal merkezin, %25'i eyaletlerin, %16'sı belediyelerin kontrolündedir, borçları daha çok federal merkez ve eyaletler kullanır.)

“İKİ RUHLU” BİR İKTİDAR

Lula'nın seçim kampanyasını yürüten ve geçiş ekibinin başı Antonio Palocci, "Brezilya büyük bir okyanus gemisi, keskin dönüş yapamaz"' diyordu. Yeni hükümet, Maliye Bakanlığına atanan eski Ribeirao Preto valisi ve Sao Paulo PT başkanının sözünü ettiği "geçiş dönemi" ruhunu, seçim öncesinin taahhütlerini ve ittifaklarını yansıtıyordu. Kabinenin yarıdan çoğu PT'liydi. Ancak borç yönetiminde, bütçe, faiz ve kur politikasında kilit önemdeki Merkez Bankasının başına ABD'li Fleet Boston Global bankasının genel müdürü Meireilles getirildi. Eski Tarım Sanayi Birliği Başkanı Rodriguez, Tarım Bakanı, şirket yöneticisi Furlan, Kalkınma, Sanayi ve Ticaret Bakanı oldu. Kabinenin başında eski PT başkanı ve Lula'nın danışmanı Jose Dirceu, Dışişleri Bakanlığında ABD ile serbest ticaret bölgesi üzerinde çalışmış eski Marksist Celso Amorin vardı. Diğer bakanlar arasında PT çoğunluk eğiliminden sendikacılar (Berzoini, Sosyal Güvenlik, Gushiken, Haberleşme –ki Palocci gibi eski Troçkistti–, vb.), eski Porto Alegre belediye başkanları, valiler (Dutra ve Genro, Kentsel Gelişim), Troçkist DS eğiliminden bir bakan (Rossetto, Tarım Reformu), bağımsızlar (müzisyen Gilberto Gil, Kültür), müttefik parti (PL, Ulaştırma, PCdoB, Spor, vb.) temsilcileri vardı. Yönetimin çeşitli kademelerini Cardoso döneminin teknokratları ile farklı siyasi ve sosyal mücadele deneyimi olan PT'liler paylaştı.

Lula, ilk yıllarda bazı küçük partilerin de desteğiyle Meclis’te büyük bir zorluk yaşamadı. Ancak 2005 ortalarında hükümete destek veren bir PTB'li Meclis üyesinin açıklamalarıyla "mensalao" (muhalif meclis üyelerinin oylarını garantilemek için yapılan aylık ödemeler) skandalı patlak verdi. Ardından PT'nin açıklamadığı seçim fonları, Maliye Bakanı'nın açıktan ödemeleri, muhalif bir valilik adayı aleyhine dosya satın alma girişimi, vb. bir çok iddia ve dâva birbirini kovaladı. PT ve hükümetin ileri gelenleri ardarda istifa etmek zorunda kaldılar (Palocci, Dirceu, vb.; Dirceu'nun meclis üyeliği de düştü). Parti bir yıl içinde dört başkan değiştirdi, yöneticilerin yarısına yakını mahkemelik oldu. Lula, Ağustos ayında televizyonda halktan özür diledi, yolsuzluktan haberi olmadığını, sorumluların cezalandırılacağını ve kampanya finansmanında reform yapılacağını bildirdi. PSDB ve diğer muhalefet 2006 seçimleri yaklaşırken, krizi Lula'nın görevden alınması, en azından adaylığının engellenmesi için kullanamadılar (skandallarla doğrudan ilişkisinin kurulamaması, kontrol dışına çıkabilecek bir kitle hareketinden çekinmeleri, vb. nedenlerle). Sarsıntıların ardından Lula, hükümeti sürdürebilmek için bakanlıklar karşılığında PMDB'nin desteğine başvurdu ve bu zorlu dönemi atlatmayı başardı.

Öte yandan neo-liberal politikalar, PT'den kopmalara neden oldu. Ekonomiye devlet müdahalesini, faizlerin derhal indirilmesini, mali sermâyeden kopulmasını isteyen senatör Heloisa Helena (DS eğiliminden) 2004 Haziranında, kendisi gibi dışlanan 3 meclis üyesi (iki Troçkist, bir sol katolik) ve diğer ayrılanlarla Sosyalizm ve Özgürlük Partisi'ni (PSOL) kurdu. CUT, MST, UNE –Ulusal Öğrenci Birliği–, Katoliklerle kırktan fazla sosyal hareketin, "Yoksulları gerçek ve yapısal değişimler için örgütle!" sloganıyla halk meclisi gibi girişimleri sürdü. PT, 2004 Ekimindeki yerel seçimlerde oylarını bir miktar arttırsa da, Sao Paulo, Porto Alegre ve Belem belediyelerini yitirdi. Ancak 2006 seçimlerine yaklaşılırken daha çok üyeye sahipti ve Lula, (orta sınıflar dışında) kır ve kent yoksullarından, işçi sınıfından gördüğü desteği koruyordu.

Lula'nın ilk dönem uygulamalarının, bir yanda ekonomide sürekliliği sağlayan ve neo-liberal gündemi reddetmeyen, öte yanda farklı bir sosyal gündemin ipuçlarını veren, dış politikada Latin Amerika'nın entegrasyonunu ve Güney'i öne çıkaran, ilki daha baskın, "iki ruhu"nun olduğu söylenebilir.

Hükümet, IMF ile yapılan anlaşmaya sadık kalarak, hattâ istenenin de (%3,75) üstünde bir fazlayla (2004'de %4,6, 2005'de %4,8 ile Cardoso dönemini de –en çok %3,89– aştı) bütçe disiplinini korudu, kamu harcamalarını kıstı, milli gelirin yarısını geçen kamu borcunu ödemeye odaklandı. Borç, mutlak olarak azalmasa da, milli gelire oranı düştü (2003'deki %57,2'den 2006 ortasında %50,3). IMF'ye olan borç 2005'de, zamanından önce ödendi (Arjantin'in de aynı yolu izlemesiyle Latin Amerika Fon’un öncelikli bölgesi olmaktan çıktı), özel kredi kurumlarıyla anlaşılarak borçlanma iç piyasaya çevrildi, Brezilya'yı dünyanın en kârlı türev piyasalarından biri yapan yüksek reel faizlere, sermaye akışına ve yabancı yatırımlar için uygun koşullara, özelleştirilmiş devlet şirketlerine dokunulmadı. Öyle olunca da, seçim öncesinin istikrarsız ortamı, kur dalgalanmaları, vb. yaşanmadı, real değer kazandı, rezervler arttı, enflasyon daha da düştü (2006'da %4'ün altında). Ekonomik büyüme ortalama %3'le (2003'de %0,5, 2004'de %4,9, 2005'de %2,3 ve 2006'da %2,9), Cardoso dönemi gibi dünya ve bölgenin gerisinde kaldı (ör. Arjantin ve Venezuela'da %8-10). Diğer "yükselen ekonomiler" den Çin, Hindistan ve Rusya'da 1996-2005 arası yıllık ortalama kişi başına milli gelir, sırasıyla %7,7, %4,4 ve %4,3 artarken, Brezilya'da bu oran %0,7'de kaldı.

Uluslararası sermayenin dayattığı bazı banka özelleştirmeleri ve Merkez Bankası’na özerklik alanı yaratılması (ki PT'li meclis üyelerinin 55'i karşı görüş bildirmişti) dışında, emeklilik reformu PT ve CUT içinde büyük dirençle karşılaştı. Çoğunluk eğiliminden olmasına rağmen, öğretmenler sendikası kırk bin kişilik mitinglerle emeklilik yaşının (erkeklerde 53'den 60'a, kadınlarda 55'e) ve prim sürelerinin artırılmasını, aylıkların son maaş %70'ine indirilmesini protesto ettiler. Hükümet, 1988 Anayasası doğrultusunda sosyal güvenliğe bir bütün olarak bakmak yerine, ayrıcalıklı kamu emeklileri yüzünden sistemin açık verdiği gibi eski dönemin söylemlerinden yararlanarak yasaları kongreden geçirdi. Halbuki emeklilikte özel sektör gibi keskin bir gelir kaybına uğramayan memurlar, çok daha düşük maaş aldıklarından, mevcut sistem yaşam boyu bakıldığında işçi-memur ayrımına yol açmıyordu. Mücadele, belki de öğretmenlerin beş yıl erken emeklilik hakkına dokunulmamasına ve aylık tavanının %30 artırılmasına yaradı.

Diğer yandan hükümet, ilk ayında "Bolsa Familia" ("aile yardımı") programına odaklandı. Yoksulluğun muazzam boyutlarını sergileyen program, geliri günde 1,08 doların altındaki 45 milyon insanı (nüfusun %27,8'i), kırsal nüfusun yarısını hedef alıyordu. Cardoso'nun başlattığı bazı sosyal programlar, Lula'nın açlıkla mücadele ("Fome Zero", Sıfır Açlık) programıyla birleştirildi, bir süre sonra da yönetimlerini yeni kurulan bir bakanlığa (Sosyal Kalkınma ve Açlıkla Mücadele) verildi.

Dünyanın en büyük koşullu nakit aktarma programında birleştirilen ve geliri asgari ücretin yarısına kadar olan ailelere yapılan aylık yardımlar şöyle: "Bolsa Escola", 6-15 yaş arası çocukların okula gönderilmeleri karşılığında çocuk başına 15 real*** (üç çocukla sınırlı; 5,4 milyon çocuğa 1,658 milyar real), "Bolsa Alimentacao", 6 yaşına kadar olan çocukların aşı olmaları karşılığında çocuk başına 15 real (üç çocukla sınırlı; 2,9 milyon çocuğa 355 milyon real), "Vale Gas", doğal gaza federal desteğin kesilmesini telâfi için aile başına 7,5 real (7,9 milyon aileye 809 milyon real) ve "Fome Zero", genelde evin kadınına gönderilen gıda kartı ile önce kuzey ve kuzeydoğunun kurak bölgelerinden başlayarak düşük gelirli ailelere dağıtılan, aile başına 50 real (1,9 milyon aileye 633 milyon real). Aşırı yoksullara yardım içinse, çocuğu okula gönderme, aşı gibi koşullar aranmıyor. Diğer sosyal yardımlar ise, çocuk işçiliğinin engellenmesi için 7-14 yaş arası çalışan çocukların ailelerine kırsal kesimde 25, kentlerde 40 real (810 bin çocuğa 475 milyon real), gelişmelerine yardım için 15-17 yaş arası gençlere kişi başına 65 real (55 bin gence 56 milyon real), okullarda çocuklara bir –en yoksul bölgelerde iki– öğün yemek için, okul öncesinde 0,6, ilköğretimde 0,13 real (36,9 milyon çocuğa 895 milyon real), ilaç bulamayanlara ilaç (152 bin AİDS, 59,2 milyon verem, sıtma ve şeker, 214 bin nöroloji hastasına, 1,150 real) ve kamuya ait temel eğitim kurumlarına okul kitabı dağıtımı (111 milyon öğrenciye 50 milyon real).

Kısa ve uzun vadede yoksullukla mücadele etmeyi amaçlayan Bolsa Familia'nın küçük görünen aylık yardımları, yoksul ailelerin gelirlerinde dörtte bir kadar artış anlamına geliyor. 2006 ortalarında 11 milyon aileye (hedef grubun tamamına) ulaşıldı. Devasa boyutlarına karşılık programın maliyeti 2005'te 8,3 milyar real oldu (ör. sağlıkta federal harcama 37,1 milyar real). Geçen yıl ise milli gelirin %0,5'ini, hükümet harcamalarının %2,5'unu buldu. Tüm bu sosyal programlar gelir dağılımındaki eşitsizliği bir ölçüde azalttı (Gini katsayısı 2005'de 0,569'a düşmüştü). Gene de 2005'de en zengin %10 gelirden %45,3 pay alırken, halkın yoksul yarısının payına %14,1 düşüyordu.

Başkanlığa seçildiği gece zaferini kutlayan kalabalığa, "Herkesin günde üç öğün yemeğe hakkı var!" diyen Lula'nın programdan gurur duymaya hakkı var. Ancak Dünya Bankasının da övgüyle söz ettiği program, düşük olan asgari ücretin de (Lula döneminde enflasyonun üzerinde artsa da) altını temel alıyor. Asıl tartışılması gereken ise, koşullu bir yardım değil, temel bir hak olarak koşulsuz bir yurttaşlık geliri****. İlk PT'li senatör olan Eduardo Suplicy'nin girişimiyle Lula 2004 Ocak ayında "temel yurttaşlık geliri"yle ilgili bir yasa onayladı. Buna göre 2005 yılında en fazla ihtiyacı olandan başlayarak, tüm Brezilya'lılara ve ülkede beş yıldan fazla yaşayan yabancılara yayılması planlanan bir uygulama. Avrupa'da sosyalistlerin gündeminde olan, sosyal demokratlarla sendikaların karşı çıktığı, liberal kesimden ise tüm sosyal yardımların düşük bir tutarla ikamesi şeklinde destek bulan bu konuda Brezilya'daki bu ilk yasal deneyimi izlemek gerekiyor***.

Lula, Cardoso gibi, sanayileşme hamlesi sırasında geri plana itilen tarımsal üretime ve ihracata ağırlık verdi (1994-2004 arası ihracat yılda %8,7 arttı). Geçen yıl tarım sektörü 250 milyar dolar milli gelir üreterek büyümeyi sürüklüyordu. Sosyal destek ve eğitim amacıyla topraksızlara ve barınaksızlara (CUT ve UNE'ye olduğu gibi) sınırlı maddi yardımlar yapıldı. Ancak Lula'nın 2002'deki 400 bin topraksız aileyi küçük köylü yapma sözü tutulmadı, MST'nin kapsamlı tarım reformu talepleri karşılanmadı. MST bunun üzerine ara verdiği işgalleri sürdüreceğini açıkladı.

Lula'nın ilk döneminde (2003'de %9,6'yla 8,5 milyon kişi) işsizlik, ortalamada 1980'ler sonrası çıktığı yüksek düzeyini korudu (altı büyük metropoliten bölgede ilk iki yıl artış, son iki yıl düşüş). Özellikle Sao Paulo gibi sanayi merkezlerinde ortalamanın üstündeki işsizlik, otomotiv sanayisindeki gerileme, PT'nin klasik tabanını daralttı. Neo-liberal muhalefetin eleştirilerinden biri ise, devlete önceki döneme göre %8 artışla, ilk üç yılda 37,543 yeni kamu emekçisi alınmasıydı.

ENERJİ VE DIŞ POLİTİKADA AYRIMLAR

ABD başkanı Bush, bu yılın Mart ayında Brezilya'yı ziyaretinde etanolü teşvik amaçlı bir sözleşme imzaladığında, Lula'nın etanol stratejisine karşı eleştiriler doruğa çıktı. Aralarında PT'liler, PCdoB, CUT, UNE, MST'nin olduğu 15 bin gösterici, etanol kullanımından ziyade, büyük ölçekli, sanayileşmiş ihracata yönelik ve çok uluslu şirketlerin kontrolündeki üretime, Bush'un kardeşi Jeb ile eski Tarım Bakanı Rodrigues'in başkanlığındaki etanol komisyonuna karşı çıkıyordu. MST, en büyük şeker kamışı üreticisi (2006'da ABD'li Cargill'in %63'ünü aldığı) Cevasa'nın tesislerini kısa süreyle işgal etti. Petrolde kendine yeterliğini sağlayan Brezilya, şimdi de otuz yıllık bir alternatif enerji kampanyasının sonunda dünyanın en büyük etanol üreticisi olarak, 2010'a kadar ihracatını ikiye katlamayı hedefliyor. Dünya ticaretinde %12 ile ikinci olan Avrupa da, aynı dönemde taşıtlarda %5,75 oranında biyoyakıt kullanımını hedefliyor.

Öte yandan Castro, Chavez, BM gıda hakkı elçisi Jean Ziegler gibi önemli isimler, gelişmiş ülkelerin petrole bağımlılığı azalsın, aşırı tüketime dayalı yaşam düzeyleri sürsün diye yoksul ülkelerin şeker kamışı, mısır vb. gibi tek tip ürüne dönerek hem toprağı yoksullaştırabileceğine, hem de bu furyanın gıda kıtlığına yol açabileceğine dikkat çekiyorlar. Ziegler, biyoyakıtların ör. Meksika'da mısır talebini ve fiyatlarını arttırdığını belirtiyor. BM Gıda ve Tarım Örgütünden bazı yetkililer veya Lula ise, gıda üretiminin büyük ölçüde etkilenmeyeceğini, ayrıca Brezilya'da ekilebilir toprakların küçük bir bölümünün kullanıldığını, tarımda istihdam yaratıldığını söylüyorlar. MST ise, büyük ölçekli şeker kamışı üretimi yerine aile çiftliklerinde daha fazla kişinin çalışabileceğini ileri sürüyor. Ayrıca çevreciler, çokuluslu şirketlerin (Monsanto, Cargill, Caterpillar, Tetrapak, Glaxo, vb.) kontrolündeki tarım sektörünün, ekosistemleri tehdit ettiğini, Brezilya-Bolivya sınırındaki dünyanın en büyük sulak alanı Pantanal'ın 2050'ye kadar yok olabileceğini, dünyanın biyolojik çeşitliliği en fazla bozkırı cerrado'yu tahrip eden soya üreticilerinin, dünya tatlı su kaynaklarının beşte birine sahip Amazon bölgesine ilerlediklerini belirtiyor, kuzeydoğu ve güney arasında akan nehirlerin %70'inin tarım kimyasalllarıyla kirlendiğini vurgulayarak, ithalatçı ülkelerin asla ödemediği tarımsal ihracatın gerçek maliyetinin (toprak erozyonu ve göç, kirlilik, orman imhası ve sulama nedeniyle su kaybı, vb.) çıkarılmasını talep ediyorlar.

Tarım politikaları, Lula'nın ilk döneminde solun daha az eleştirdiği (belki Haiti'de Aristide'i deviren ABD destekli darbe sonrasındaki BM gücünün başını çekmesi dışında) dış politikası için de belirleyici bir rol oynuyor. DTÖ'nün 2003 Ekimindeki Cancun zirvesinde, Brezilya'nın güçlü tarım sektörleri olan Çin, Hindistan, Güney Afrika, Meksika, Mısır gibi ülkelerle oluşturduğu G-20 grubunun tarım pazarlıklarında ortak tutum alması ve isteklerinin karşılanmaması üzerine toplantıyı terketmesiyle, ABD ve AB'nin güdümündeki Doha Turu’nda önemli bir çatlak açıldı. Brezilya'nın büyük gelişen ekonomilerle sıkı ilişkiler kurma stratejisinin parçası olan G-20'nin ana hedefi (fikri mülkiyet hakları, hizmet, çevre vb. gibi konularda işbirliklerini saymazsak) tarımsal ticaret politikalarında reformla, ABD'deki destek ve teşvikleri (yılda 47 milyar dolarla toplam tarım gelirinin %18'i) ve AB'deki ithal gümrüklerini (yüksek fiyatlarını korumak üzere) azaltmak. Ayrıca AB, rafine şeker ihracını da yılda 1,6 milyar dolarla destekliyor. Şekeri eski sömürgelerinden, Karibik, Afrika ve Pasifik'ten alıp, DTÖ kurallarını çiğneyerek iki misli fiyatla satıyor, böylece maliyeti iki misli de olsa (AB'de tonu 700 dolar, dünyadaki en düşük maliyetle Sao Paulo'da 165 dolar) dünyanın en büyük ihracatçısı oluyor. Elbette düşük maliyet, Brezilya, Hindistan ve Çin gibi ülkelerdeki derin sömürü ve Brezilya'nın şeker kamışı tarlalarında sefil şartlarda, az ücretle, uzun süreler çalışma da demek. İki ana blok AB ve ABD'nin sınırlamaları kabul etmemeleriyle DTÖ'nün çatırdaması karşısında Lula'nın turları sürdürmeye çalışması, dolayısıyla büyük toprak sahiplerinden de destek görüyor. Ancak G-20'nin savunduğu toplu görüşmeler yerine ticaretin kurallarının ikili anlaşmalara bırakılması durumunda, daha büyük siyasi, ekonomi ve askeri gücü olanın kendini kabul ettirmesi tehdidi de doğuyor.

Buna karşılık Chavez'in ortaya attığı ve 2004 Aralığında Küba ve Venezuela'nın kurduğu, 2006 Nisanında Bolivya'nın katıldığı Amerika için Bolivarcı Alternatif (ALBA, "şafak" demek) ve Halkların Ticaret Anlaşması, serbest ticaret yerine "sosyal ticaret"i ortaya atıyor. Her katılımcının ihtiyacına göre kalkınma modelleri geliştirmesine izin veren ALBA, piyasa mantığına karşı, her ülkenin en uygun koşullarda üretebildiğini vereceği, dünya piyasasından bağımsız biçimde ihtiyacı olanı alacağı âdil ve eşitlikçi ticareti öngörüyor. ALBA kapsamında tamamlayıcılık, dayanışma, işbirliği ve egemenliğe saygıya dayanan bir entegrasyon, Latin Amerika için okuma yazma planı, ücretsiz sağlık, ekonomik ve sosyal kalkınma için burs, haberleşme, ulaşımda ve enerjide (Petroamerica önerisi) entegre kalkınma, çevre koruma normları, bölge içi yatırımlara öncelik (Güneyin Kalkınma Bankası), bölge kültürünün ve kimliğinin korunması, bölge dışı ilişkilerde koordinasyon, BM'de demokratikleşme ve şeffaflık için mücadele, Petrosur, Telesur (bölgesel televizyon) gibi ortak projeler öneriliyor.

Elbette ALBA, Brezilya, Arjantin, Uruguay ve Paraguay'ın serbest ticaret ve dolaşım için 1995'den beri uygulamaya geçirdikleri Güneyin Ortak Pazarı (Mercosur, Portekizce Mercosul) kadar eski bir blok değil. Bolivya, Şili, Kolombiya, Ekvador ve Peru'nun gözlemci üye olduğu Mercosur'da uzun süredir gümrük birliği otomobil gibi bir-iki istisna dışında gerçekleşmiş durumda, üçüncü ülkelere ortak bir gümrük tarifesi uygulanıyor, blok içi ticaret 4 milyar dolardan 30 milyar dolara çıkmış durumda. Öte yandan Venezuela da 2006 Haziranında Mercosur'a üyelik sözleşmesini imzaladı, üyeliğin Paraguay ve Brezilya Meclisleri’nde onaylanmasını bekliyor. ABD'nin 1994'den beri uğraştığı, hattâ Mercosur'u araç olarak düşündüğü Amerika Serbest Ticaret Bölgesi (FTAA) ise, 2005 Kasımında Arjantin, Brezilya, Uruguay, Paraguay ve Venezuela bu projeyi reddedince rafa kalktı (şimdi ABD, bölge ülkeleriyle ikili serbest ticaret anlaşmaları yapıyor).

Lula, Brezilya'nın bile küçük kalacağını bildiği geleceğin dünyasında söz sahibi olabilmek için (Mercosur, blok olarak alınırsa 263 milyon nüfusla dünyanın beşinci ekonomisi), Latin Amerika'nın bütünleşmesini hedefliyor. Bu nedenle, Mercosur'u teşvik ediyor, Arjantin lideri Kirchner'le 2004'de imzaladıkları "Copacabana Yasası" ile "Güney Amerika Devletleri Topluluğu" oluşturulması çağrısında bulunuyor, Venezuela ile (Arjantin ve Uruguay gibi) ALBA ruhuna uygun sözleşmeler (2005) yapıyor, Arjantin'e kadar uzanan petrol boru hattı girişimi, rafinerilere yatırımlarla Petroamerica pratikte şekilleniyor. Sermaye sözcülerinin ısrarlı sorularına karşılık, Chavez ya da Morales'i eleştirmiyor, her iki liderin de halklarının iradeleri doğrultusunda hareket ettiklerini belirtiyor. Bölgede ikinci büyük rezerve sahip Bolivya'nın petrol ve doğal gaz sektörünü millîleştirmesiyle çıkan 2006'daki anlaşmazlığı da Morales'le görüşerek halletti. Bu yılın başlarında, Brezilya'nın günlük ihtiyacının yarısını karşılayan doğal gaza 145 milyon dolar fazla ödeyerek, karşılığında da Bolivya'nın istediğinden daha düşük bir fiyatta anlaşarak, (1990'larda özelleştirmeye karşın %55'i devlete ait olan) Petrobras'ın Bolivya'da durdurduğu petrol ve biyoyakıt yatırımlarını başlattı. Ayrıca Morales'in tekel ilan ettiği devletin enerji şirketi YPFB, Petrobras'tan ülkenin iki önemli petrol rafinerisini satın alarak, dizel ve benzini pahalıya alan Bolivya'ya yılda 22 milyon dolar tasarruf sağladı. Lula, ticareti teşvik amacıyla Venezuela'nın da bir milyar dolarlık borcunun süresini uzattı.

Uluslararası sermayenin çekiştiği bu bölgeye sahip çıkarken, özelleştirmeyle zayıflamış kamunun gücü ve bölge sermayesi göz önüne alındığında, "millileştirme" (özelleştirmenin geriye döndürülmesi) ve "bağımlılık" konusu, bu yüzyılda da bölgenin gündemini terketmeyecek gibi görünüyor.

SONUÇ YERİNE

Lula ve PT'nin başarısının tarihi önemi yadsınamaz. Lula'nın kampanyadaki sözleriyle, Brezilya'nın yoksulları beş yüz yıldır onun gibi birini bekliyordu. Zaten o, onlardan biriydi. Halk onu öyle görmüş, seçim gecesi kendi iktidarını sabahlara kadar kutlamıştı. PT ve Lula'nın gücü, halkın ertelenemez taleplerini, bizzat onlarla birlikte yaşayarak ısrarla seslendirmesinden, toprak dağıtacağını, dış borcu donduracağını, hepsinden önemlisi, geliri ve refahı âdil olarak yeniden dağıtacağını vaadetmesinden geliyordu. Halkın askeri diktatörlüğün ağırlığının henüz kalktığı bir dönemde yeni yetme bir partiye iktidarı sunmak istemesi bundandı.

Lula hükümetinin ve uygulamalarının "sosyal liberal" olduğu, neo-liberal ucu ağır basan sosyal demokrat bir "üçüncü yol" deneyimi olduğu söylenebilir. Cardoso döneminin bir çok uygulamasının sürdürülmesi bu izlenimi güçlendirmektedir. Ancak halk iradesini ortaya koydu. Üstelik tüm yalpalamalara, bir çok şeyin değişmemesine, parti ve hükümet kadrolarının darma dağın olduğu yolsuzluk skandallarına, soldan muhaliflerin Lula'yı yerden yere vurmasına bakmadan bu iradeyi son seçimlerde aynı kuvvette tekrarladı. Demokratikleşmeyi bildiği gibi anladı, parti içinde, sendikada, taban cemiyetinde kıyasıya eleştirerek, sokaklara çıkarak, oylayarak, toprağı işgal ederek elindeki mevzilere ve haklarına sıkı sıkıya sahip çıktı. Umut, korkuyu bir kere yendi mi (Sader) sınır tanımayabilir. Elbette dünyanın onuncu büyük ekonomisinde, yerleşik güçler dengesinde taşları oynatmak kolay değil. Öte yandan Brezilya'nın büyüklüğü, neo-liberal politikalara karşı durabilecek, değişimi sağlayabilecek gücü de veriyor. Bu yılın gelişmelerini ve gelecek perspektiflerini bir sonraki yazıda ele alacağız.

* bkz. Yavuz, Z., Brezilya, Kızılcık, sayı 30, Haziran-Temmuz 2007.
** Kurtuluş Teolojisi burada Brezilya bağlamında kısaca ele alınmıştır. Nikaragua'da, El Salvador'da, Aristide'i başkan seçtiren Haiti'de, Meksika'da Zapatistalar arasında, Ekvador'da ve dünyanın diğer kıtalarındaki harekete yer verilmemiştir (bilgi için, bkz. Löwy, Michael, Marksizm ve Din, Belge yayınları, 1996).
*** 1 dolar, 2006'da 2,15 real ediyordu (2003'de 2,93 oranından sonra real sürekli değer kazandı).
**** "Temel gelir", "koşulsuz temel gelir", "garantili asgari gelir", "yurttaşlık geliri" gibi adlarla Avrupa siyasetinde (solda ve sağda) yoğun olarak tartışılan bu konu ayrı bir yazının konusu olacak kadar geniş, tartışmalar da o ölçüde ilginç.

Bazı kaynaklar:
- Löwy, Michael, Latin Amerika Marksizmi, Belge yayınları, 1998.
- Rocha, Geisa Maria, Neo-dependency in Brazil, New Left Review 16, July-August 2002.
- Cammack, Paul, Cardoso's political project in Brazil: The limits of social democracy, The Socialist Register 1997.
- Harnecker, Marta, Bir hareket yaratmak: MST, Kalkedon yayınları, 2006.
- Boff, Leonardo ve Clodovis, A Concise History of Liberation Theology, Introducing Liberation Theology, Orbis Books.
- Sader, Emir, Taking Lula's Measure, New Left Review 33, May-June 2005.
- Mollo, Maria de L.R., Saad-Filho, Alfredo, Neoliberal Economic Policies in Brazil (1994-2005): Cardoso, Lula and the Need for a Democratic Alternative, New Political Economy, Vol. 11, No. 1, March 2006.