“Muhteşem Yüzyıl” karşısında geçmişimizle karşı karşıya!

osmanliYabancı tarihçilerin "Muhteşem (Magnifique) Süleyman" diye de andıkları "Kanuni Sultan Süleyman"la ilgili TV dizisi "Muhteşem Yüzyıl", kamuoyunda çok geniş yankılar yarattı. Uzayıp giden harem sahnelerine tepki gösterildi. Kahramanların saraydaki teşrifat kurallarına göre oturup kalkmadığı, konuşmadığı ileri sürüldü.

Müzedeki mücevherlerin kopyaları ekranda görünürken bunların ucuz-pahalı benzerleri de piyasayı kapladı!

Padişahın haremdeki yaşamının kurcalanmasına köpürenlere karşılık, dizinin "muhteşem" geçmişimize ilgi uyandırdığı için sevinenler de az değil.

"Aşk-ı Memnu", "Yaprak Dökümü", "Hanımın Çiftliği" gibi bir iki saatte okunan kitaplardan akıl almaz eklemelerle, süslemelerle aylar süren dizileler üreten yapımcılar, her halde Kanuni'nin 46 yıl süren saltanatını konu edinmeyi kolay kolay bırakmayacaktır.

Kitapçı vitrinlerinde "Kanuni Sultan Süleyman"la, "Hürrem Sultan"la ilgili kitaplar şimdiden iki elin parmaklarının sayısını aştı.

Bunlardan herhangi birinin ciddi bir tarih incelemesi olduğunu kabul etmek olanaksız. Popüler olmayan ama hâlâ önemini koruyan önemli bir kaynak, Milli Eğitim Bakanlığı'nın desteğinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin hazırladığı "İslam Ansiklopedisi"nin 11. cildinde (1970), Prof. Dr. M. Tayyib Gökbilgin'in kaleme aldığı –neredeyse bir kitap hacmindeki– madde. Bu yazıda ise –başka bir nedenle söz konusu edilen– çok daha eski bir kitap.

Tarihimize sırtımızı mı çevirmiştik?

TV dizisinin bizi tarihimizle barıştırdığını ileri sürenler görüldü. Cumhuriyet'in Osmanlı tarihine sırt çevirdiği, geçmişte olup bitenleri yadsıdığı, eski bir savdır. Oysa "Türk tarih tezi", ne tarih araştırmacılığında, ne de tarih öğretiminde Osmanlı dönemini dışlamıştı. "Tarih tezi"nin tarih araştırmalarını en çok yönlendirdiği dönemde Türk Tarih Kurumu'nun hazırladığı okul kitapları dizisinin Osmanlı tarihiyle ilgili cildinde Kanuni dönemi "Osmanlı saltanatının en kuvvetli ve en parlak bir devri" olarak gösteriliyor; "Kanuni Süleyman zamanı, Osmanlı Türklerinin uygarlık bakımından en olgun bir dönemidir," deniliyordu.

Dil özleşmesinin adım adım geliştiği dönemde, Padişaha "Kanuni" ünvanının verilmesini sağlayan "Kanunname-i Âl-i Osman"ın ne denli duru Türkçeyle yazıldığına bu lise ders kitabında örnekler de gösteriliyordu:

"Adam öldüren kimesneyi, öldürdüğü kimesnenin yerine öldüreler. Köy içinde veya mahalle içinde adam ölse veya kârban (kervan) basılıp hasaret veya bir köy, iki köy arasında uğruluk ve haramilik olsa, elbette edeni buldurup çıkaralar; şöyle ki bulmak imkânı olmaya, cerimesini çekeler..."

Bir çeviri

Namık Kemal'in "Devr-i İstila"sında Osmanlı padişahlarından "Fatih Sultan Mehmet" ile "Yavuz Sultan Selim"in yaşamları, eylemleri, kişilikleri coşkulu bir anlatımla konu edinilir. Kuşağının pek çok aydını gibi Atatürk'ün de bu kitabı okuduğu düşünülebilir. "Kanuni"yi ise tarih kitaplarındaki sınırlı bilgiler dışında tanıma olanağını ona ancak Fransızca bir kitap vermiştir. Kitabın yazarı İngiliz Fairfax Downey'di. Atatürk S. M. Guilemen'in "Soliman le Magnifique (Muhteşem Süleyman)" adıyla yayınlanan Fransızca çevirisini okudu. Beğendi, Türkçeye çevrilmesini yararlı görerek bu işi ozan Enis Behiç Koryürek'e verdi.

"Hecenin Beş Ozanı"ndan biri olarak tanınan Enis Behiç Osmanlı tarihini, eski düzyazı dilini, Divan şiirini çok iyi biliyordu. Kendisinden istenen çeviri üzerinde uzun uzadıya uğraştı. "Kanuni Sultan Süleyman" adını taşıyan çevirisi ozanın ölümünden de sonra 1950 yılında yayınlanabildi. Kitabın Kanuni'ye yönelik önemli değerlendirmeleri kadar çevirinin kendisi de ilginçtir. Önsözünde şu açıklama yer alır: "Bu çevirmede bir uzun cümleyi aynı tarzda bir uzun cümle ile Türkçeleştirmek suretiyle Fransızca metne, ifade bakımından dahi sadakatten ayrılmamak isterken, bir yandan da, mesela Sultan Süleyman'ın Rodos Şövalyeleri başkanına gönderdiği mektup gibi, yahut Rodos kuşatmasında askerlere verdiğini, İngiliz yazarın ileri sürdüğü nutuk gibi bazı parçaları, o devrin üslubuna uyar şekilde, arkaik bir beyana sokarak okurlara sunmayı, eserin lezzet ve merakla okunması için daha faydalı olur diye düşündüm."

Çevirmenin bu açıklaması, aşağıda yer verilen şiir çevirisiyle ilgili uygulamayı da aydınlatmaktadır. Konu Kanuni'nin şehzadesi –Şâhî takma adıyla şiirleri olan– Beyazıt'ın, İran zindanında son saatlerini yaşarken yazdığı bir gazeldir. Çevirmen Fransızca metni, Kanuni döneminde yazılmış olabilecek bir gazele benzeterek Türkçeye aktarmıştır:

"Kasdın n'ola bîfâide temdid-i emelden
Ümmîd-i hayât etme gönül, tîg-i ademden!

suleyman-10Ol âlemi ülyâda bitip cümle huzûzât,
Davet kılar Ukbâ seni, gülzâr-ı İrem'den

Elhan-ı ceresle yol alır kafile-i mevt
Bir kez geçer elbette şu zindan-ı ademden

Can mürgünü bu ten kafesinden kılam âzâd,
Ol ten kafesi kim yıkılır bâd-ı sitemden.

Ben muztarib-i ruh u beden, abd-i günahkâr,
Gufrân-ı Hudâ nûş edeyim câm-ı keremden"

(Boş yere acını uzatmaktan beklediğin nedir?
Ey gönül, yokluk kılıcının yaşam getireceğini umma!

O yüce evrende bütün hazlar tükenir,
öteki dünya seni İrem cenneti bahçesinden çağırır.

Ölüm kafilesi çan sesleriyle yol alırken
bir kez de elbet şu yokluk zindanından geçer.

Can kuşunu bu ten kafesinden salayım.
O ten kafesi sitem rüzgârından yıkılmıştır.

Ruhu, bedeni acılar çeken, günahkâr kulun ben,
kerem kadehinden Tanrının bağışlamasını içeyim.")

Yolu İngilizceye, daha sonra Fransızcaya uzanmış bir eski zaman gazelinin –üstelik hece veznini savunan– çağdaş bir ozanın kalemiyle ana dilinde yeniden şekillenmesi ilginç bir öykü sayılır. Ancak sonrası daha da ilginçtir: Eğitimci-tarihçi İhsan Sungu, Beyazıt'ın gazelinin özgün metnini bulup çevirmene ulaştırmış, Koryürek kitapta bu metne de yer vermiştir:

"N'ideyim zâyi edip tûl-i emelle nefesi,
Kalmadı zerre kadar dilde bu dünya hevesi!

Iztırâbı ko ki, ey mürg-i revân, seyreyle,
Eskiyip işte harâba varıyor ten kafesi.

Kârbân-ı reh-i iklim-i adem menzilinin
Dokunur oldu dilâ, sem'ime bang-i ceresi.

Gafil olma, gözün aç, dîde-i hak-bîn olagör!
Hâr görme, has ü hâşâk ile mûr ü megesi!

Şâhî-yi bî-dil ü bîmâr ü günehkâre ne gam,
Sen olursan eğer, ey lutf-i Hüdâ, dâd-resi.

Burada söylenenler, Koryürek'in yeniden yazdığı gazele neredeyse denk düşmektedir. Ancak bu yeni yazılışta beyitlerin, "1+Biraz farklı bir beyit+ 3+2+5" şeklinde dizildiği görülmektedir.

Yabancı gözüyle Kanuni

Atatürk'ün beğenerek Türkçeye çevrilmesini istediği kitapta Kanuni ile ilgili şöyle değerlendirmeler yer alıyor: "Süleyman, verilen söze sadakatini birçok delillerle göstermiştir. (...) Dönemin en aydın hükümdarı (...) Ceza kanununu öyle bilgiyle ve kesinlikle değiştirip düzeltmek gibi bir iş yaptı ki bu düzenleme on dokuzuncu yüzyıla kadar şeref ve itibarda tutuldu. İşte bu suretledir ki milletinden 'Kanuni' lakabını almaya hak kazandığı gibi, üstelik yenilikleri teşvik etmek ve sanatların koruyucusu olmak şöhretini de elde etti. (...) Uzun saltanat döneminde , hemen daima akıl ve bilgelik, ılımlılık ve hoşgörü ile yönetimini sürdürdü. (...) Süleyman'ın kusurlarına karşı pek amansız davranan Hıristiyan tarihçileri, her şeye rağmen onun dehasını ve büyüklüğünü inkâr edemiyorlardı."

Downey, padişahın kendisinden sonra tahta geçmeye aday Şehzade Mustafa'yı öldürtmesini ise bağışlayamamıştır. Kitabında bu kanlı olayı ayrıntılarıyla geniş bir biçimde anlatmıştır. Padişahın en büyük oğlu Şehzade Mustafa, yetenekleriyle, valilik görevinde gösterdiği ustalıkla halkın ve askerin sevgisini kazanmıştı.

Ancak Mustafa'dan daha küçük yaştaki iki şehzadenin annesi olan Hürrem Sultan'ın saltanat tutkusunu gerçekleştirmek için, padişahın damadı sadrazam Rüstem Paşanın çevirdiği dolaplar sonucunu verdi. O sırada Amasya sancakbeyi olan Şehzade, İran seferine çıkan babasıyla görüşmek üzere ordunun Konya Ereğlisi yakınındaki konaklama yerine geldi. Kabul edileceği otağda babasının yerine canını almaya hazırlanmış dilsiz görevlilerle karşılaştı.

Downey olup bitenleri eski kaynakların anlattıklarına hiç uzak düşmeyen biçimde, şöyle öykülemiş: "Gerçekte o sahnenin nasıl cereyan ettiğini bilmek imkânsızdır. Çünkü böyle bir işin gizli kalmasını temin için cellatların dilleri koparılmış ve kulak zarları delinmişti. Artık boğuşma sona eriyordu: Cellatların kolları Mustafa'nın her tarafını mengene gibi sıkıyordu; başının üstünden boynunun etrafına o uğursuz ilmek kayıyordu.

Dilsizler bu işe alışık elleriyle ilmeği çekip sıktılar... ve sonra ses tamamıyle kesildi...

Hünkârın çadırının önüne serilmiş değerli bir seccade üzerinde, babasının emriyle katledilen Mustafa'nın cesedi uzanıvermişti ve onunla beraber İmparatorluğun şerefi de kurban edilmişti."

Bu tarihte Kanuni 59, Şehzade Mustafa 38 yaşındaydı. Padişah 13 yıl sonra Sigetvar kalesi önünde 72 yaşında ölünce yerine Hürrem'in iki oğlundan Şehzade Selim geçecekti... Şehzade Mustafa'nın öldürülmesi, Hürrem'in çocuklarına tahtın yolunu açmıştı. Ancak öldürülen Mustafa'nın oğlu da ortadan kaldırılmalıydı.

Nizam-ı alem için

Şehzade Mustafa'nın boğularak öldürülmesinin sonrasını, yine Downey anlatıyor: "Günün olayı hakkındaki haberler, ortaya yayılmazdan önce Bursa'ya girdi; burada Mustafa'nın karısı ile oğlu bulunuyordu; çocuğu kendisiyle beraber ata binmeye kandırarak, hadımağası yavrucağızı ıssız bir yere götürdü ve kendisine Süleyman'ın imzalamış olduğu ölüm ilamını gösterdi: Babası tarafından evlat itaatine ve kanundan dışarı çıkmamağa alıştırılmış olan çocuk bu ilamı Allah'tan gelen bir irade gibi kabul ettiğini söyledi ve sonra boynunu kemende teslim etti."

suleyman-11Devlet düzenini korumak için hükümdara rakip olacağı düşüncesiyle öteki şehzadelerin öldürülmesi daha önce Selçuklularda da görülen bir uygulamaydı. Bu durum Fatih'in Teşkilat Kanunnamesi (madde 37) ile bir bakıma yasallaşmıştı.

İslam toplumları, Şeriat hukukuna kendi örflerinden kaynaklanan bu tür farklı düzenlemeler getirebiliyordu. Osmanlı hanedanından daha pek çok şehzade örfi hukukun sözkonusu hükmüne uyularak öldürüldü.

Örneğin 3. Murad'ın en büyük şehzadesi, babasının ölüm haberini alır almaz İstanbul'a gelerek 3. Mehmet adıyla tahta geçmişti. Babasının cenaze merasiminin hemen sonrasında 19 kardeşini idam ettirdi.

Fatih'in "Kanunname-i Âl-i Osman"da yer verdiği "Nizam-ı âlem"in korunması hükmüne uymuştu. Bazıları ana kucağından alınarak idam edilen bu şehzadeler, devletin bölünmez bütünlüğünü gözetme düşüncesinin kurbanı oldular. Cenazeleri "İstanbul halkının feryat ve figanları arasında" toprağa verildi. 3. Mehmet böylece saltanatın güveni için kardeş katli işini çığırından çıkarmış oldu.

Ancak "kardeş katlinin" İslam ceza hukuku ile bağdaşmadığı görüşünde olan hukukçular az değildir. Bu kanunu ve uygulamayı İslam hukukundaki "devlete karşı başkaldırma" suçu ile ilişkilendirmeyi olanaksız bulurlar. Daha beşikte iken katledilen masum çocuklarla, iktidar gütmeyen şehzadelerin yaşam haklarını ihlal sayarlar. Bütün hukuk sistemlerinde yer alan can emniyetinin, İslam hukukunun da korumayı taahhüt ettiği beş temel esastan biri dikkat çekerler. Osmanlı kanunnamelerini İslam Ceza hukuku açısından ele alan bir incelemede bu konu şöyle değerlendirilmiştir: "Örfî hukuk adıyla anılan kanunnameler, ister örf adet hukuku, ister devlet tarafından konan hukuk olsun netice itibarıyla kaynağını padişahın iradesinden/aklından alan metinlerdir. Nitekim Fatih dönemi tarihçisi Tursun Bey örfî hukuku, ‘nizam-ı âlem için padişahlar tarafından akla dayanılarak yapılan düzenlemeler’ şeklinde tarif etmektedir. Bu noktada padişahın hüküm vermede şer'î hukuk açısından ne kadar ehil olduğu konusu önem kazanmaktadır. Bilindiği gibi, Osmanlı padişahları Kur'an-ı Kerim'in ‘... ve uli'l-emri minküm...’ (sizden olan buyruk sahibine itaat edin) ayetine dayanarak kendilerini ulülemr makamında görmüşlerdir. Ancak, ayetin değişik yorumlarında ulülemr olabilmenin şartlarından birinin, seçilerek işbaşına gelmek olduğunun vurgulandığını ve padişahların tahta geçebilmek için zaman zaman kardeş katli gibi dine aykırı bir uygulama yaptıklarını düşünürsek; ulülemr olma vasıflarına gölge düştüğü bile söylenebilir." (Yard. Doç. Dr. İsmail Acar, Dokuz Eylül Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, 2001.)

Tepkiler

Sadrazam damat Rüstem Paşa, yalanlarıyla, düzenlediği uydurma mektuplarla Hürrem'in isteğine uygun olarak şehzade Mustafa'nın öldürülmesini sağlamıştı. Çok büyük rüşvetler alarak haksız bir servet edinmesi, yolsuzlukları tepkiler yaratıyordu. Şehzadenin öldürülmesini onun düzenlediği çok belliydi. Padişah, damadını görevden almak zorunda kaldı. Azledilen sadrazam çok geçmeden görevine döndüyse de, şehzadeyi kişiliği, yeteneğiyle tahtın gerçek vârisi olarak görenlerin hoşnutsuzluğu bitip tükenmedi. Örneğin Rüstem Paşa'nın ikinci sadrazamlığında, Yeniçeriler Kanûni'ye yazdıkları, durumlarının kötülüğünden yakınan mektuplarında, ağalarından şikâyet ederken, Şehzade Mustafa'yı unutamadıklarını göstermekteydi: "(...) Gâfilsin, bu mel'ûnun kangı fesâdını ve kangı kabâhatini eyidelüm (...) bizüm günâhumuz nedür ki bu Macar kâfiri –Yeniçeri Ağası– dün gâvurdan gelmiş, henüz domuz eti ağzında kokaduruyor, bize havâle idesin, (...) senden dahiı ve oğullarından dahi ve paşalarından dahi bîzâr olduk. Bir fesâd ideriz ki Mustafa Ağa zamânında olan fesâd bunun zerresi ola n'olaydı. Sultan Mustafa ölmekden biz kırılayduk. (...) vay bize ne devletsüz başumuz var imiş ki Sultan Mustafa gidüp biz kalduk. Bari ol sağ imişse iş bir dürlü dahi olurdı."

Aralarında şehzade Mustafa'nın öldürülmesine tanıklık etmiş yeniçeri-ozanların "mersiye"lerinin de bulunduğu pek çok manzum üründe, şehzadeye duyulan derin sevgi, bu cinayet nedeniyle hattâ padişaha yöneltilen ağır eleştiriler dikkati çeker. Bunların en ünlüsü, Taşlıcalı Yahya'nın mersiyesidir. Şehzade Mustafa bilim ve sanat adamlarına yakın ilgi gösterir, kendisi de şiir yazardı. Öldürülmesinden sonra onun için mersiye yazanlar arasında yakınında bulunmuş olanların şiirleri de yer alır. Sami, Nisayi gibi ozanların mersiyelerinde bu olay nedeniyle Kanuni'nin açıkça kınandığı görülür:

"Ey şeh-i kân-ı kerem sende adalet bu mudur
Şeh-i âlem olasın sende inayet bu mudur
...
Sen Muhibbi olasın sende muhabbet bu mudur
Mustafa gibi ciğer-kûşene şefkat bu mudur
Âl ile kıydın ona hani hakikat bu mudur
Kavl-i düşman sana kâr etti meveddet bu mudur
Yok yere kan edesin yani hilafet bu mudur
Mustafa n'oldu hani, neyledin a padişehim" – Sami

(Ey bağışların kaynağı olan padişah, sendeki adalet bu mudur?
Dünya padişahısın, sendeki lütuf bu mudur?
Padişahların geçmişteki âdeti bu mudur?
Sen Muhibbi'sin [Kanuni, şiirlerinde "sevgi besleyen kimse" anlamına gelen "Muhibbi" takma adını kullanıyordu], sendeki sevgi bu mudur?
Mustafa gibi ciğerinin parçasına gösterdiğin şefkat bu mudur?
Hile yapanlara kanıp ona kıydın, sadakat bu mudur?
Düşmanın sözüne uydun sevgi böyle mi olur?
Yok yere kan döktün, halife böyle mi yapar?
Mustafa ne oldu, ne yaptın, a Padişahım?)

"Hâsıl-ı ömrün iken ol hana kıldın cefa
Davet etti han peder deyu umup geldi safa
Bir iş ettin ona kim söylendi ta Kaf'tan Kaf'a
Ey şeh-i bi-şefka n'itti sana Sultan Mustafa
...
Mustafa'yı Mustafa ile görürsen n'idesin
Yüzüne bakmaz ise sen kime feryat idesin
Bir gün ola dünyeden sen dahi hasret gidesin
Ey şeh-i bi-şefka n'itti sana Sultan Mustafa" – Nisayi.

(Senin yaşamının meyvesiyken o hana eziyet ettin.
Babam çağırdı diye safa umup geldi;
ona öyle bir iş yaptın ki Kaf'tan Kaf'a söylendi.
Ey acımasız padişah, Sultan Mustafa sana sanki ne yapmıştı!

Şehzade Mustafa'yı ahrette Peygamber Mustafa ile birlikte görünce ne yapacaksın?
Yüzüne bakmazsa kime feryat edeceksin?
Bir gün gelecek sen de dünyadan özlem çekerek göçeceksin.
Ey acımasız padişah, Sultan Mustafa sana sanki ne yapmıştı!)

"Bir Urus cadusunun sözün kulağına koyup
Mekr ü âle aldanuben ol acuzeye uyup
Bağ-ı ömrün hasılı ol serv-i âzâda kıyıp
Bi-terahhum şah-ı âlem n'itti Sultan Mustafa"– Nisayi

(Bir Rus cadısının [Hürrem Sultan, Rusya'dan getirilmiş bir cariyeydi] sözünü dinledin.
Yalana dolana aldanıp o acuzeye uydun.
Ey acımasız dünya padişahı, Sultan Mustafa ne yaptı da,
yaşam bağının meyvesi o kusursuz serviye kıydın?"

“Ecel Celalileri”

Şehzade Mustafa'nın öldürülmesine ilk tepki Taşlıcalı Yahya'nın mersiyesiyle yükselmişti.

Yahya Bey, yeniçeri ocağından yetişmiş, Yavuz Sultan Selim'in Çaldıran ve Mısır seferlerine de katılmıştı. "Divan"ı, "Hamse"siyle şiir gücünü onaylatmıştı. Şehzade Mustafa mersiyesi orduda büyük yankı uyandırdı. Padişah Rüstem Paşa'yı görevden almak zorunda kaldı. Mersiyede şehzâde Mustafa'nın bir fitneye kurban olduğu, padişahın çadırına el öpmeğe gidip dönmeyişi anlatılıyor, ölümünün yankıları ve şehzâdenin günahsızlığı dile getiriliyordu. Ozan, olayda Rüstem Paşa'nın etkisini dile getiriyor, sorumluları, cezalandırılmalarını isteyerek padişaha şikâyet ediyordu. Hz. Ömer gibi haksever saydığı padişahın bir iki düzmece mektuba inanıp oğluna nasıl kıyabildiğini sorguluyordu.

Mersiye, cinayette payı olanları Celali eşkıyasına benzeterek başlar, bu olayın Osmanlı soyunu vebal altında bıraktığını dile getirir:

"Medet medet bu cihanın yıkıldı bir yanı
Ecel Celalileri aldı Mustafa Hanı
Dolundu mihr-i cemali bozuldu divanı
Vebale koydular âl ile Âl-i Osmanı
...
Yalancının kuru bühtanı buğz-ı pinhanı
Akıttı yaşımızı yaktı nâr-ı hicranı"

suleyman-12(İmdat, imdat! Bu dünyanın bir yanı yıkıldı,
ecel Celalileri Mustafa Han'ı aramızdan alıp götürdü.
Güzel yüzünün güneşi battı, divanı bozuldu.
Osmanlı soyunu aldatarak günaha soktular.
(...)
Yalancının kuru iftirası, gizli kini
gözlerimizin yaşını akıttı, ayrılık ateşini tutuşturdu.)

Mersiyede, Şehzadenin suçsuz olduğu sık sık dile getirilir:

"Hatası gayr-ı muayyen günahı na-malûm
Zihi said ü şehid ü zihi şeh-i mazlum"

(Hatası belli değildi, günahı bilinmiyordu.
Ahrette iyi yer kazanan şehit o, mazlum şehzade)

Rüstem Paşanın baş sorumlu olduğu belirtilir:

"Getirdi arkasını yere Zâl-i devr-i zaman
Vücuduna sitem-i Rüstem ile erdi ziyan"

(Zamanın Zâl'i onun sırtını yere getirdi,
Rüstem'in hilesi varlığına ziyan verdi
[Beyitte Şehname kahramanlarının adları anılarak cinayette payı olan saray kapıcısı Zal Mahmut ile Sadrazam Rüstem Paşa'ya işaret edilmektedir.])

Olup bitenler padişahın kendisine, hanedana da zarar vermiştir:

"Nesim-i subh gibi yerde koma ahımızı
Hakaret eylediler nesl-i padişahımızı"

(Tanrım! Padişahımızın soyuna hakaret ettiler.
Ahımızı seher yeli gibi yerde sürüme, öcümüzü al)

"Bunun gibi işi kim gördü kim işitti acep
Ki oğluna kıya bir server-i Ömer-meşrep"

(Böyle bir işi kim gördü, kim duydu?
Hz. Ömer kadar adalet sahibi bir padişah, oğluna nasıl kıyar!)

Kim gördü kim işitti?

Uzun tarih boyunca, yöneticiler daha kanlı, daha adaletsiz işler yaptılar. Ozanlar, bu olaylar karşısında kimi zaman sustu, kimi zaman seslerini yükseltti. Çoğu kez, sesini yükseltenlerin kendileri de kıyıma uğradı. Tarih devam ediyor...

TV, hem görsel, hem işitsel bir iletişim aracı. Okuma yazma bilmeyenlerin yanı sıra, okumayıp yazmayanlara da sesleniyor! Tarihin gerçeklerini dile getirmek, bugünü yaşayanların tarihle yüzleşmesini sağlamak tek bir yapıtla elbette sağlanamaz. Sözde harem yaşamını gözler önüne seren "Muhteşem Yüzyıl" dizisi gibi bir dizinin, "O yüzyıl, gerçekten muhteşem yüzyıl mıydı?" sorusuna tek başına yanıt getirmesi beklenemez.

Tarihçiler, Osmanlı İmparatorluğunu yıkıma sürükleyen koşulların Kanuni döneminden çok önce kendini göstermeye başladığını ortaya koymuştur.

Söz konusu nedenler arasında Ümit Burnu yolunun bulunması, Amerika'nın keşfi gibi olaylar sonucu İngilizler, Hollandalılar ve Portekizlilerin denizlerde hâkim duruma geçmeleri, dünyâ ticaret yollarının Doğu Akdeniz ve Ön-Asya'dan açık denizlere kayması, Batı dünyasında meydana gelen ticaret ve sanayi gelişmeleri sayılabilir. Bütün bunların sonucunda iktisadi yapı bozulurken toplumsal yapıda da bozulmalar başladı. Uzun süren savaşlar, artık yeterince saygınlık ve kazanç getirmez olmuştu. Sık sık vergilerin artırılması yoluna gidiliyordu. Paranın alım gücü zayıflıyordu. Tımar sistemine bağlı olan Osmanlı devletinde bu sistemin bozulması, hem ordunun çoğunluğunu oluşturan ve hazineden beslenmeyen tımarlı ordunun gücünü yitirmesine, hem de tarım ürünlerinin azalmasına, bu yüzden de yöresel kıtlık ve yoksulluklara yol açmıştı. Tımar sâhiplerinin sayısı artarken, dirlik gelirleri azalmıştı...

Tarihe bakarken harem penceresinden görünenlerle yetinmeyip bütün bunları ve benzer nedenleri göz önünde tutmalıdır. Atalarımızın nasıl yaşadığını, neler yaptığını, neler ürettiğini öğrenmek istiyorsak görünenin arkasında kalana da bakmayı bilmeliyiz. Bunu başarabilirsek yüceyle cüceyi, görkemliyle zavallıyı, büyükle küçüğü iyiyle kötüyü, yararlıyla zararlıyı birbirinden ayırabiliriz.