Van Gogh sarı sıcak bir ressam

Otoportre 1887Telefondaki ses: " 24 milyon 750 bin sterlin." diyor. Siyah elbiseli, siyah papyonlu bay da: "Satıyorum...satıyorum!..." diyerek bitiriyor açık artırmayı.

Van Gogh'un ölümünden neredeyse yüzyıl sonra satılan, "...iddiaya girerim ki, benim Günçiçekleri'ne şu İskoçlardan ya da Amerikalılardan biri rahat 500 frank verir..." diye, kardeşi Theo'ya yazdığı mektupta sözünü ettiği tablosudur bu.

Van Gogh'un kardeşine yazdığı yüzlerce mektuptan biriydi. Yaptığı, yapacağı tabloları en ince ayrıntısına kadar anlattığı, genellikle boya ve para istediği mektuplardan biriydi. 500 frank değer biçtiği "Günçiçekleri"nin bu kadar yıl sonra milyonlarca sterline satılmasıyla, onun haksızlığa uğramışlığı, doğrusu beni çok etkilemişti. Öte yandan böylesine değer kazanması ise buruk da olsa sevindirmişti. Aslında çok çelişkili bir duyguydu bu. İşte bütün bu karmaşık duygularla 24 yıl önce, Van Gogh üzerine, başlıktaki tümcelerle başlayan bir yazı yazmıştım Adam Sanat'a. Yıllar sonra onun üzerine yazmam istenince, ister istemez o günlere döndüm.

Yaşamına dair gelgitler ve resim çalışmalarına geç başlamış olması gibi gerçekler, zaman zaman, hatta sıkça sanatının önüne geçen bir ressamdır Vincent Van Gogh. 1853 yılında Hollanda'nın Grot Zunder kasabasında doğdu. Ailede, babası dahil, birçok din adamı vardı. Birçok da antika işleriyle uğraşan... Van Gogh da din adamı olarak yetiştirildi ve bir süre bu alanda çalıştı. İlk yaptığı dini konuşmasındaki şu tümcesi oldukça ilginçtir.

"Acı duymak gülmekten daha iyidir. Zira acı insanın yüreğini arıtır."

Bu sözler dini inanç gereği olmanın dışında, onun ruhsal durumunu da anlatıyor. Hep acı çekmiş, hep sıkıntı yaşamış gibidir. Bu, onun bolca yaptığı, en ufak bir neşe kıpırtısının bulunmadığı, kendi portrelerinde gözlemlenebilir. Üzgün, düşünceli, hastalıklı gibidir ve tabii kesik kulağının bandajlı olduğu Van Gogh'dur. Kulağını kapatmıştır ama olayı yadsımamıştır.

Yaşı ilerledikçe, yavaş da olsa, din adamı olamayacağını anlamaya başlamıştır. Maden ocağında çalışır. Oradaki işçilerle o zor yaşamı paylaşır. Onlar gibi kir pas içinde yaşar. Bir ara kardeşi Theo gibi antikacılıkla da uğraşır. Belki de ilk kez bu dönemde bazı çizimler yapar. Hiçbir değeri olmayan çalışmalardır bunlar. Ama o resim çalışmalarına başladığında, içinde saklı bir yetenekten söz edilebilir mi sorusuna verilen yanıt, “Hayır”dır hep. Onun resim sanatındaki adım adım ilerleyişi, kararlı ve inatçı bir çalışmanın sonucudur ve bilinçli seçimidir. Kim bilir, belki de yetiştirildiği alanın etkisiyle ertelenmiş bir yetenektir. Hiç yeteneği olmayan birisinin böylesine bir çalışma hırsı ile böylesine şaheserler yaratması olası mıdır?

Ölüdoğa-12 Ayçiçekli Vazo 1889Yaşı yirmi beşi geçmiştir. Yirmi yaşlarındayken Ursula adlı bir genç kıza aşık olur ama bu aşk karşılık bulamaz. Büyük bir düş kırıklığıyla çok sıkıntılı bir dönem geçirir. Yavaş yavaş dini inanışlarından kopar. Bir mektubunda yazdığına göre, artık Allah'a gereksinim duymamaktadır. Van Gogh'un en ilginç yönlerinden biri, yaşadıklarını, özellikle resim üzerine düşündüklerini, adeta günlük tutarcasına, mektuplarına dökmesidir. En çok da kardeşi Theo'ya yazardı bunları.

Onun kendini gerçek anlamda resim sanatına vermesi, 27 yaşına geldiğinde mümkün olmuştur. Belki de çok derinlerde gizli olanı bu yaşında algılamıştı. Daha önce iki-üç yıllık bir eğitim alarak işe başlamış ve kısa bir zaman sonra kendine özgü bir anlayışı ortaya koymuştur. Aldığı eğitimde, izlenimciliği ve noktacılığı kendine yakın bulmuş ve ikisini kaynaştırma yolunu seçmiştir. Renkleri birbirine karıştırmaktansa, onları noktalama tekniğiyle tek tek ve bir arada kullanmayı seçmiştir. Bütün bu çalışma ve birikimden sonra, pek ilgi görmese de bazı tablolarını yanında taşıyarak 1886 yılında Paris'e gitti. Tabloları burada da ilgi görmedi, eleştirildi. Doğal olarak düş kırıklığı yaşadı ama seçiminde kararlıydı. Bu kararlılığını bir mektubunda şöyle dile getiriyordu:

"...Resimlerin akademik açıdan hatasız olmalarını istemiyorum. Bütün istediğim, hatalar yapmayı, gerçekleri farklılaştırmayı, bozmayı, değiştirmeyi öğrenebilmektir. İsterlerse yalancı desinler ama bunlar gerçekten daha gerçektirler."

Paris'te dönemin birçok ressamıyla tanıştı. O sıralarda empresyonistler eski ilgiyi yavaş yavaş kaybetmekteydiler. 1888'de Arles'e giden Van Gogh, orada bol güneşin altında çılgınca çalışmaya başladı. Çok hızlı ve hiç ara vermeden çalışıyordu. Burada gerçekleştirdiği manzaraların, o zamana dek yaptıklarının en iyileri olduğuna inanıyor ve bunu mektubunda yazmaktan da kendini alamıyordu. Hollanda'da yaptığı karanlık tabloların yerini aydınlık, güneşin ısıttığı resimler almaktaydı artık. Bunda Rubens'i ve Japon ressamlarını tanımasının etkisi de yadsınamaz kuşkusuz. Empresyonistleri de yakından izleme olanağı bulmuştur.

Güney Fransa'nın bol güneşi onu parlak renklerle, özellikle sarıyla tanıştırınca, bunları doyasıya kullandı. Bu katışıksız, parlak renkler onun resminin başköşesine oturmuş, adeta esir almışlardır. Ama şöyle yazmaktan da geri durmadı:

"Gözlerimin önünde gördüğüm renklerin aynını arama yerine, kendimi anlatabilmek için keyfi olarak en kuvvetli rengi kullanırım." Ve tabii ardından yinelemektedir: "Bir şeyin hayalini verebilmek için, ne kadar mümkünse, o kadar ondan uzaklaşırım."

Onun en ilginç yönlerinden biri budur. Yaptığı ya da yapacağı bir tabloyu tüm içeriği ve renkleriyle yazıya dökmek. Sanki birilerine "Bir sor bakalım! Neyi, niye yaptım" demiş de yanıtını verir gibidir bu mektuplarında. İşte onlardan biri.

Yıldızlı Gece 1889"...Saçların sarışın rengini abartıyorum, portakal rengini, krom rengini, limon rengini alıyorum ve başın arkasına, odanın sıradan duvarını değil, sonsuzluğu koyuyorum." diye yazıyor ve ekliyordu:

"...Sonra en yoğun ve zengin maviyi koyuyorum dipdüzeye. Ve parlak, sarışın bir baş gökte bir yıldız gibi oluyor." Ve sonra her zamanki yakınmalar gelir. " Ah sevgili dostum! Seyirci bu abartmada karikatürden başka bir şey görmüyor." Ardından fırçasını bildiğince sallıyordu: "...Ama umurumuzda mı bizim?"

Onun bu tür mektuplarında öyle ağdalı, akademik deyimlere, anlatımlara rastlanmıyor pek. Bu mektupları aslında belki de kendine yazıyordu. Kağıda dökerek arayışlarını somut olarak görme, kendisiyle de tartışma olanağı veriyor ve çözüme ulaştırıyordu. Zaman ve çalışmalar, Van Gogh'u ekspresyonizme doğru götürdü.

Bir yandan doğa resimleri yaparken, öte yandan tanıdıklarının portrelerini, iç mekanları da işlemekteydi. Doktorluğunu da yapan, Gachet, St. Paul Hastahanesi Başhekimi, boya satıcısı Pere Tanguy, Madame Raulin gibi tanıdıklarının dışında bol miktarda kendi portresini yapmıştır. Çok yoğun çalışmakta ama sık sık da sinir krizleri geçirmektedir. Her krizden çıkışı ona adeta yeni bir enerji veriyordu. Her krizden sonra nefes almadan resim üretiyordu. Bu arada Gauguin'le olan arkadaşlıkları 1888 sonlarında Van Gogh'un evinde birlikte yaşamaya kadar ilerlemiştir. Gauguin'in maddi durumunun kötü olması bunun nedenidir daha çok. Ama bu birliktelik uzun sürmedi. Durmadan aralarında tartıştılar. Öyle ki Van Gogh bir kavga sonrası bir kulağını kesti ve Gauguin Arles'den ayrılıp gitti.

Van Gogh bir süre tedavi göreceği St. Remy'deki akıl hastahanesine yatırıldı. Burada kaldığı sürede resim yapmaktan geri durmadı. Bu resimlerin en önemli ve güzel örneği "Yıldızlı Gece"dir. Bu tabloda öncelikle insan kendini bir karmaşanın içinde bulur. Çılgın bir selvi gökyüzüne doğru tırmanırken, yıldızlar dairesel bir hareketliliğin içinde, yeryüzüne doğru gelmektedirler sanki. Bu karmaşaya karşın, tümüyle bizi içine alan bir dünya. Sarı, mavi ve yeşilin dönüp durduğu bir dünya. "Benim dünyam böyle. Ben buyum." mu diyor bize Van Gogh?

Onun eşyaya, iç mekana bakışı, algılayışı da portrelerden farklı değil. Üzerinde bir piponun bulunduğu sandalyesi, sahibini bekler gibidir. Mahzun ve yalnız... Aynı duyguyu uyandıran diğer tablosu "Yatak odası"dır. Ne insan figürü vardır, ne de bir çiçek dalı. Yine renklerdir konuştuğu. Theo'ya şöyle anlatıyordu tabloyu: "Duvarlar solgun menekşe renginde, döşemenin dört köşe tahtaları kırmızı, karyolanın ağaç kısmı ile sandalyeler sarımtırak. Yatak çarşafları ve yastıklar açık limon yeşili. Yorgan erguvan rengi. Pencere yeşil..."

ArlesYatakOdasi1889Bu renklerle yarattığı tablo oldukça hüzünlü ve yalnızlığın anlatıldığı bir yapıttır. Yine Arles'tedir. Yine hastadır.

Yaşamının son üç yılı, ara ara krizlerle geçen sanatçının yaşamı boyunca yaptığı 800 küsur yağlıboya ve sayısı bir hayli kabarık kara kalem tablosunun yarısı kadarını bu üç yılda gerçekleştirmiştir. Geçirdiği krizler sonrasındaki çılgın üreticiliği, ironik bir biçimde, "seçilmiş delilik" çağrışımı yaptırıyor insana. Son krizden sonra 1890 yılı başında taşındığı Auvers-sur-Oise'da geçirdiği son günlerinde 82 tablo yapar. Bu tabloların içinde, portreler, doğa resimleri, kiliseler, belediye binaları olmak üzere birçok çeşit vardır.

Van Gogh'un kısa yaşamında yarattığı bu tablolarından, o hayattayken satılanların sayısı iki-üç taneyi geçmez. Bir tablosunun 400 franka gitmesi onu çok sevindirmiş olmalı. Bu dönemde sanatı üzerine bir de yazı yayınlanmıştır. Bundan pek hoşlandığı söylenemez. Son zamanlarda kardeşi Theo'nun evliliği, ardından çocuk sahibi olması, onda kendini ikinci plana itilmişlik duygusu yaratmış olabilir mi? Maddi olarak kardeşine bağımlı olması da bu yoldaki bazı kanıları güçlendirmektedir. Öte yandan çılgınca bir tempoyla çalışmasının, onu halsiz düşürdüğü de olasıdır.

Ve 27 Temmuz 1890 günü kendine sıktığı bir kurşunla yaşamına son verdi. Otuz yedi yaşındaydı ve 10 yıllık sanat yaşamına rekor denecek sayıda tablo yapmayı başarmıştır.

Kaynakça:
1-Herbert Frank: Van Gogh.
2- S.K. Yetkin: Büyük Ressamlar.
3- E.H. Gombrich: Sanatın Öyküsü.
4- M.S. İpşiroğlu-S. Eyüboğlu: Avrupa Resminde Gerçek Duygusu.