Kapitalizm, İslam, AKP (1)

Geçtiğimiz yılın son aylarında Saadet Partisi'nin ikinci kez bölünmesi nedeniyle siyasal hayatımıza giren Has Parti ile birlikte, öteden beri tartışılan İslam'ın iktisadi anlayışı (yaklaşımı) konusu yeniden gündeme geldi. Gerek Has Parti içinde yer alan Sosyalistlerin varlığı ve gerekse Has Parti'nin "jipe binen türbanlılardan çok yağmur çamurda otobüs bekleyen türbanlıların" sorunlarını dile getireceğini ifade etmesi, kimilerinde Has Parti'nin "Sol İslamcı" ve kapitalizme alternatif bir yaklaşımı benimseyen bir parti olacağı gibi bir intiba uyandırdı.

Her ne kadar böyle bir intiba uyanmış olsa da, bir yandan türbanlıların da içinde yer aldıkları dindar kesimin kendi içinde sınıfsal konumlarının farkına varmaya başlaması olarak ifade edilebilecek "türbanlıların da jiplere binmesi" söylemi, mülkiyetli dindarların zaten çok önceden jiplere binmeye hazırlandıkları gerçeğini örterken, diğer yandan da NTV'de bir programa katılan Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş, sözüm ona 24 Ocak 1980 Kararlarını eleştirirken, söz Turgut Özal'a geldiğinde gözleri parlayarak ve rahmetle anmaya başlamıştı. Oysa, 24 Ocak Kararlarının uygulanması için elinden geldiğini yapan ve hatta bu uğurda askerleri darbe yapması için onlara brifing veren, ikna etmeye çalışan (gerçi ikna edilmelerine de gerek yoktu ya!) Turgut Özal'dan başkası değildi.

Tüm olup bitenler, İslam'ın iktisadi yaklaşımının ne olduğuna dair bir tartışmayı zorunlu kılıyor.

Herhangi bir iktisadi sistemin veya yaklaşımın ne olduğunu anlayabilmek için, o sistem veya yaklaşımın, emek ve sınıflar, üretim araçlarının özel mülkiyeti ve iktisadi bölüşüm konularında nasıl konumlandığını, ne söylediğini ve nasıl bir pratik sergilediğini çözümlemek gerekmektedir. İfade ettiğimiz bu çerçeve İslam'ın iktisadi yaklaşımı için de geçerlidir.

Kur'an'daki çeşitli ayetlerden peygamberin hadislerine ve sonrasındaki İslam ulemalarının yorumlarına kadar bütün İslam külliyatında, insanlar arasında sınıf ve statü farklılıklarının olması gerektiği konusu vurgulanmaktadır. Nitekim bu durum, Araf suresinin 128. ayetinde "şüphesiz arz Allah'ındır. Kullarından dilediğini ona varis bırakır." şeklinde ifade edilirken, sınıflar olgusunun "doğal ve zorunlu" olduğu vurgusu ise Ez Zuhruf suresinin 32. ayetinde şu şekilde ifade edilmektedir: "insanlardan bir kısmı bir kısmını tutup çalıştırsın diye bir kısmını bir kısmının üzerine çıkardık."

Gerek yukarıda belirtmiş olduğumuz ayetler gerekse Kur'an'da yer alan benzer birçok ayet, hemen hemen tüm İslamcı Yorumcular tarafından, "eğer Allah bütün insanları rızk bakımından eşit yaratmış olsaydı dünyanın bir düzeni olmayacağı" şeklinde yorumlanmış ve sınıf ve statü farklılıklarının ve dolayısıyla sosyal eşitsizliğin ısrarlı savunucusu olmuşlardır.

Sınıf ve statü farklılıkları ile sosyal eşitsizliğin "doğal ve zorunlu" olduğu olgusunu vurgulayan ayetlerde; sınıf ve statü farklılıkları ile sosyal eşitsizlik konuları çok açık bir biçimde belirtilmesine rağmen, İhsan Eliaçık gibi İslamcı araştırmacılar, İslam'ın bu konuları öne çıkaran bir görüşü olmadığı konusunda oldukça ısrar etmektedirler. Oysa sınıflı toplum ve sosyal eşitsizlik İslam'ın özünde olup, İslam'a içkin bir durumdur. Öyle ki, gerek ortaya çıkış aşamasında, gerekse günümüze değin geçirdiği evrim neticesinde kapitalist sistemi kutsayan ve onun bir parçası haline gelen İslam'da, Allah tüm insanlardan, peygamber diğer insanlardan, halifeleri ve peygamberin yakın çevresinden oluşan ayrıcalıklı gruplar geri kalanlardan, mülk sahipleri mülksüzlerden (burjuvazi işçi sınıfından) ve nihayetinde erkekler de kadınlardan üstündür. (Doğa'nın ve hayvanların da tüm insanlar için yaratılmış olması, gerek hayvan katliamlarının ve gerekse doğanın tahrip edilmesi açısından, göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husustur.)

Yukarıda ifade etmiş olduğumuz Araf suresinin 128. ayetinde olduğu gibi Al'i İmran suresinin 27. ayetinde de "Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır." denilirken, yine Ez Zuhruf suresinde ise, "Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Onların dünya hayatındaki geçimlerini de aralarında biz taksim etmişizdir." denilerek hem özel mülkiyet kutsanmış hem de sınıfların ve dolayısıyla mülk sahibi sınıfların meşruiyeti sağlanmıştır.

Star Gazetesi yazarlarından Mustafa Akyol, derindusunce.org adlı internet sitesinde yer alan "İslam ve Kapitalizm Üzerine" adlı yazısındaki konu ile ilgili olarak ileri sürmüş olduğu fikirler, konunun anlaşılması açısından gayet çarpıcıdır. Söz konusu yazıda Mustafa Akyol, gerek sınıflı toplum ve özel mülkiyet gerekse İslam ile kapitalizmin ne derece örtüştüğü ve sınıflı toplumun ve/veya kapitalizmin İslam'a ne kadar içkin olduğu konusunda, şunları söylemektedir:

" Denebilir ki, 'Kapitalizm Hıristiyanlıkla uyuşmuş olabilir ama İslam'a uymaz.

Oysa tam aksine, İslam'ın kapitalizme Hıristiyanlıktan daha bile açık olduğunu savunmak mümkündür. İncil'de fakirlik övülmesine rağmen, Kur'an'da 'mülk' olumlu bir kavramdır. İslam peygamberi Hz. Muhammed, hayatının büyük bir bölümünde ticaretle ilgilenmiştir ve hatta 'rızkın onda dokuzu ticarettendir' dediği rivayet edilir. Zaten İslam dünyasının Ortaçağ'daki görkemli yükselişinde de, dünya ticaret yollarının merkezinde yer alması ve Müslüman tüccarların bu konumu çok iyi değerlendirmesinin rolü büyüktür.

Ama elbette kapitalizm ticaretten ibaret değildir ve asıl belirleyici karakteri 'sermaye birikimi' ve 'ekonomik eşitsizliktir'. "

Tüm inanç sistemlerinde olduğu gibi İslam da, öncelikle ahlaki bir öğretidir. Söz konusu ahlaki öğreti; dünyevi ve uhrevi hayatı birlikte ele alarak, dünyevi hayatın uhrevi âlem için bir "imtihan"dan ibaret olduğunu temel alan düalist bir hayat felsefesine dayanmaktadır.

Buna göre, Müslüman insan tipi Allaha inanan, rasyonel davranıp Allah'a güvenen, sebeplere başvurup Allah'a tevekkül eden, Allah'ın kullarına hizmet bilinci içinde müteşebbis (girişimci - kapitalist) ve kul hakkına saygı gösteren kanaatkâr bir tiptir. Diğer taraftan da, İslam, iktisadı; "İslam'ın ahlaki ve ideolojik bir alt birimi" olarak tanımlamaktadır. Bu çerçevede bakıldığında Müslüman birey; toplum yararını kendi çıkarından üstün tutan, üstelik müteşebbis yani girişimci (kapitalist) fakat kanaatkâr ve dolayısıyla adil bir nitelik taşımaktadır.

İslam'a göre iktisadi düzen, Allah'ın teklif ve realitesinden kaynaklanmakta ve dolayısıyla da bu düzenin temelinde insani hiçbir etki olmamaktadır. Bu nedenle de sosyal eşitsizliğin ilahi bir veri olarak kabul edilmesi gerektiği savunularak asıl vurgulanması gerekenin, "sosyal adalet" olduğu ifade edilmektedir.

Elbette ki, sosyal adaletin sağlanması da toplumdaki tüm bireylerin, yukarıda tanımlamada idealize edilen niteliklere haiz Müslüman birey haline gelmesi yani, toplumun bütününün Müslümanlaştırılmasından geçmektedir.

İslam'ın iktisadi yaklaşımında, idealize edilerek tanımlanmış Müslüman bireyin adil olmasını sağlayacak iki yardımcı unsurdan bahsedilebilir: zekât sistemi ve faiz karşıtlığı.

Günümüzde artık pek tartışılmayan faiz karşıtlığı; faiz yerine ikame edilen fakat işleyiş bakımından ondan hiç de farklı olmayan "kâr payı", "katılım payı" gibi adlar alarak gündemden düşmüştür. (Her ne kadar faiz karşıtlığı esas itibariyle "Yahudi Karşıtlığı"ndan kaynaklanıyorsa da, ülkemizde İslamcı partilerin İsrail ile yaptıkları iktisadi ve askeri anlaşmalar göz önünde bulundurulduğunda, bu karşıtlığın, Yahudi ve Müslüman'ın "Kapitalizm Kardeşliği"nde son bulduğunun düşünülmemesi için hiç bir neden bulunmamaktadır!)

Yine, Mustafa Akyol'un yukarıda sözünü etmiş olduğumuz yazısında yer alan aşağıdaki ifadeleri ile zekât sistemi ve sosyal adalet için söyledikleri, konunun anlaşılması bakımından gayet önemlidir:

" Kapitalizme karşı çıkan Müslüman teolog ve entelektüeller de bu noktaya işaret ediyor ve Kur'an'da sosyal adalet için yapılan vurgunun kapitalizmle çeliştiğini düşünüyorlar.

Oysa böyle bir çelişki yoktur, çünkü Kur'an'ın sosyal adalet kavramı, toplum içindeki zenginlerin, kendi istek ve rızalarıyla fakirlere yardım etmeleri üzerine kuruludur. Özel Mülkiyet ve veraset pek çok ayette güvence altına alındığına göre, kimsenin malına zorla el konulmaz. Zekât ve sadakalar da, zorla alınan değil, gönüllü olarak verilen bağışlardır. Bir başka deyişle Kur'an; fakirlerin "devrim" yapmasından veya malların "kollektivizasyonundan" değil, kapital sahiplerinin ahlaklı ve merhametli davranması ndan söz etmektedir."

Bu ahlak ve merhametin nasıl bir şey olduğu konusuna bakıldığında, konunun kendi içindeki muhatapları arasında yürütülen bir tartışma, tipik bir örnek olarak verilebilir.

MÜSİAD'ın kurucu başkanı ve "Türkiye'nin gerçek burjuvazisi" biziz diyen Erol Yarar ile İslamcı araştırmacı İhsan Eliaçık'ın, bir TV programında, zekât sisteminin nasıl olması gerektiği konusunda bir tartışma yürütmüşlerdi. Söz konusu bu tartışma, "kapital sahiplerinin" ahlaklı ve merhametli davranmaları bakımından hem hakiki hem de hayli öğretici bir tartışmaydı.

İslamcı araştırmacı İhsan Eliaçık'a göre, zekât sisteminin; kazandıklarıyla ihtiyaçlarını gideren kapitalistin, ihtiyaçlarından arta kalanının tümünün zekât olarak verilmesi gereken bir sistem olduğunu ifade ederken, muarızı olarak Erol Yarar ise, zenginlerin, malının sadece 1/40'nı dağıtmaları gerektiğini ve bunun da zekât sisteminin temeli olduğunu ileri sürmekteydi. Tartışma boyunca taraflar birbirini ikna edememiş ve tartışma programının sonunda Erol Yarar üstü kapalı olarak İhsan Eliaçık'ı "komünistlikle" suçlayarak hem ne denli merhametli olduklarını hem de gerçekten Türkiye'nin gerçek burjuvazisi olduklarını göstermişti. (Bu suçlamanın bir nev'i İslam'dan aforoz anlamını taşıdığı da çok açık bir şekilde de belli olmaktaydı.)

Zekât sistemi, yoksulları varsılların merhametine ve vicdanına mahkûm eden bir anlayış olup, bu sistemin işleyişinde herhangi bir dünyevi denetim mekanizması ndan söz edilmemektedir. Tek denetim mekanizması "uhrevi imtihan"dır.

Uhrevi kelimesi "ahiret" isminden gelen bir sıfat olduğuna göre, Uhrevi İmtihan denilen denetim mekanizması öyle bir mekanizmadır ki; varsılın malını çalan bir hırsız, yaşadığı dünyada en acımasız bir biçimde cezalandırılırken, varsılların, ezilen ve sömürülen emekçilerden gasp ettiği ve mülkiyetlerinin ana kaynağı olan artı-değer hırsızlığının cezası ise uhrevi imtihana kalmaktadır. Ne de olsa "Adalet mülkün temeldir". Her ne kadar bu mülk devlet anlamında olsa bile!

Diğer taraftan, zekât sistemi, savunulduğunun aksine adaleti sağlayacak bir sistem olmadığı gibi eşitsizliği kutsayan, varsılların (mülk sahiplerinin) "sevap kazanma aracı" işlevini gören bir işleyişe de sahiptir. Öyle ki, zekât sistemi, zekât veya sadaka veremeyen ve kurban kesecek durumda olmayan yoksulların sevap kazanma olanaklarının sınırlı olduğunu kabul eden bir sistemdir aynı zamanda. Yoksulsan az sevap kazan!

İslam'da emek ve sermaye ilişkileri de, yine Ez Zuhruf suresinde belirtilen sınıfsal ve statü farklılıklarının doğal ve zorunlu varlığı çerçevesinde irdelenmektedir.

İslam'a göre sermaye ile emek işbirliği ettiği takdirde kısa zamanda ve daha az emek sarfıyla daha fazla üretim sağlanmakta, sermayenin büyüdükçe o sermayenin tek başına işletilmesi güçleşmekte ve başkalarının emeği kiralanmaktadır. Gerek düşünce tarzı ve gerekse işletiliş bakımından bu iktisadi yaklaşımın kapitalist iktisattan hiç bir farkı bulunmadığı açıktır.

Emek ve sermaye ilişkilerinin rasyonel üretim için gerekli olduğunu ifade ederek, kendisini de kapitalizm içinde rasyonelleştiren İslam'ın emek ve sermaye ilişkilerine yaklaşımında, işçi ile kapitalistin, işçiye verilecek ücret miktarını "serbest pazarlık" sistemine göre birlikte belirleyeceği belirtilmiştir. Yukarıda da belirttiğimiz üzere, bu pazarlıklarda da denetim mekanizması bulunmamakta ve sosyal adalet ve ahlak prensipleri ile çalışan sistemde herhangi bir sorun çıkmayacağı varsayılmıştır. Ancak, yine kendini rasyonel hale getiren İslam, bu konunun istismar edilebileceğini kabul ederek, tarafların seçtiği "hakem kurullarıyla" serbest pazarlık sistemine müdahale edilebileceğini vurgulamaktadır. Söz konusu müdahaleden ötesi hakkında herhangi bir öngörü bulunmamakta ve sorun yine kapitalistin ve hakem kurullarının merhametine, vicdanına ve uhrevi imtihan'a terk edilmektedir.

Kapitalist iktisadın doğal ve rasyonel bir sistem olduğunu düşünen İslam'ın iktisadi yaklaşımı; sistemde sendikaların bulunmasının da kaçınılmaz olduğunu ve bunların var olmasının İslami prensiplere aykırılık teşkil etmediğini, ancak sendikaların İslami hak ve adalet prensiplerine uygun çalışması gerektiğini önemle belirtmektedir.

Doç. Dr. Hamza Aktan, İslam'da emek ve sermaye ilişkisi adlı tebliğinde sendikaların fonksiyonunu aşağıdaki biçimde ifade etmektedir:

" İşçilerle işveren arasında bir uyuşmazlık söz konusu olduğu takdirde işçinin işyerini kapatması ve çalışmayı zoraki tatil etmesi kabul edilemez. Her toplu sözleşme bitimine doğru işçi ve işveren temsilcilerinin toplanarak yeni bir anlaşmaya varmaları beklenir. Eğer anlaşma sağlanamamışsa hakem kurulunun günün şartlarını, o iş kolunun ve işyerinin imkânlarını dikkate alarak vereceği karara tarafların uymaları gerekir. Uymak istemeyen tarafa hem adaletle verilmiş hükmün uygulanması adına hem de toplumun hukukun korunması adına zorlayıcı müeyyideler uygulanabilir. Fakat şunu da hemen belirtmekte fayda vardır. Hak ve adalet duygularını kaybetmiş ve haksız da olsa sadece kendi şahsi ve maddi menfaatini düşünür hale gelmiş bir toplumda hangi sistemi getirirseniz getiriniz çalışma barışını sağlamak mümkün olmaz. Eğer işçi işvereni emeğini sömüren bir hırsız, işveren de işçiyi malına göz dikmiş kıskanç bir mütecaviz gözüyle görüyorsa böyle taraflar arasında çalışma barışını hiçbir sistemle sağlamak mümkün olmaz. Onun içindir ki İslam'ın objektif prensiplerini, onun iman ve ahlak prensipleriyle birlikte değerlendirmek gerekir. Adaletle verilmiş olan kararlara ancak müminlerin kolaylıkla itaat edeceğini, içinde nifak hastalığı taşıyanların ise yüz çevireceğini beyan eden ayetler bu gerçeği ifade etmektedirler."

Görüldüğü üzere, işçi sınıfının grev yapmasını kabul edilemez bulan İslam, inançlı Müslüman (itaatkâr) bireylerini, çok rasyonel buldukları kapitalizm için bulunmaz bir nimet olarak sunmalarında hiçbir beis görmemektedirler. Ve bu rasyonel (!) kapitalizmi en iyi biz yönetebiliriz düşüncesinde olduklarından dolayı, toplumu, idealize etmiş oldukları itaatkâr Müslüman bireyin veri olduğu bir Müslümanlaştı rma çabalarını gün geçtikçe yoğunlaştırmaktadırlar. Dinsel milliyetçi bir iklimin egemen olacağı böylesi bir toplumsallık, kapitalistler için, özellikle 1970'li yılların sonunda itibaren süregelen yapısal kriz ortamında bulunmaz fırsatlar yaratmaktadır. Bu nedenle, işçi sınıfı da Müslüman bireylerden oluşmalı ve sendikalar da İslami hak ve prensiplerin uygulandığı birer örgütlenmeler olmalıdır. (Böylelikle, İslamcı sendikalaşmaların önünün neden açılmış olduğunu da anlamış oluyoruz.)

Öte yandan, İslam'da gerek işçinin ve gerekse sermayenin mükellefiyetleri söyle düzenlenmiştir:

İşçi kendi kapasitesine göre mümkün olabildiğince dürüst çalışmalı ve emeğini satabileceği işyerini de ilahi bir lütuf olarak görmelidir. Sermaye ise satın almış olduğu emeğin hakkını teslim etmelidir. Doç. Dr. Hamza Aktan'ın sözünü etiğimiz tebliğinde işçinin talepleri konusunda tebliğ (beyan) ettiği fikirler, irdelenmeye ve üzerinde söz edilmeye değer ifadelerdir:

"Emeğini kiralaması karşılığında işçinin ne gibi talepleri olabileceğini Hz. Peygamber (S.A) şu şekilde ifade buyurmuşlardır. 'Her kim bizim işlerimize tayin edilirse evli değilse evlensin, evi yoksa bir ev, bineği yoksa bir binek, hizmetçisi yoksa bir hizmetçi edinsin. Kim bundan fazla bir şey edinirse kıyamet günü Allah'ın huzuruna hırsız ya da azgın sıfatıyla çıkarılır.' Her ne kadar bu hadis-i şerif'te kamu sektöründe çalışan memurlar istihdaf (amaçlanmak, Ö.Ç.) edilmişse de ister kamu hizmetinde çalışan bir memur olsun ister özel sektörde bir işçi, imkân ölçüsünde ev, vasıta edinebilecek ve hizmetçi tutabilecek seviyede ücret talep edebilecektir. Kur'an-ı Kerim'de 'biz herkese gücünün yettiğini teklif ederiz'; Allah bir kimseyi ancak ona verdiğiyle mükellef tutar' buyurulması her şeyin imkânlar ölçüsünde olabileceğini ifade etmektedir."

Her şeyin ticarileştiği, metalaştığı, kârların maksimize edilebilmesi için ücretlerin yerlerde süründüğü ve sömürünün kat be kat arttığı bu rasyonel (!) kapitalizmde "ev, araba alabilecek ve hizmetçi tutabilecek" memur ve işçiden bahsetmek, her halde baldan, sütten ve şaraptan ırmakların aktığı cennetten bahsetmekle eş anlamlı olsa gerek! (Kula kulluk edecek uşakların, kâhyaların, aşçıların vs. oluşması da işsizlik derdine bir çare olarak düşünülüyor olmalı!)

Allah'tan rasyonel kapitalizm; her ne kadar işçi sınıfının tarihsel mücadelesi sonucunda da olsa, (şimdilerde oldukça budanmaya çalışılan) sosyal güvenlik primlerini, sağlık giderlerini, işyerlerinde işçi yemek giderlerini, iş elbisesi giderlerini karşılıyor da, İslam da, (bu konuda da kendini kapitalizmde rasyonelleştirdiği için olsa gerek) söz konusu hakların, işçi sınıfının hakları olduğunu vurguluyor. Yoksa nice olurdu halimiz!

Sınıflı toplumu ve sosyal eşitsizliği içinde barındıran İslam'ın iktisadi anlayışının, Mustafa Akyol'un da dediği gibi, İslam'ın kapitalizme Hıristiyanlık'tan daha açık olduğunu daha doğrusu kapitalizmin bizzat kendisinin olduğunu günlük yaşantılarımızda da görmekteyiz. Ancak, İslam'ın kapitalizme sunduğu katkı ları göz ardı etmemekte de fayda bulunmaktadır:

1- 1970'lerin sonlarından itibaren yaşanan krize dönük kapitalizmin kendini yeniden üretim sürecinde ifadesini bulan Neo-Liberalizm için "tüketim kültürü"nün tüm dünyada yerleşmesi gerekmekteydi. İslam inancının başat olduğu toplumlarda, bu kültürün oluşturulabilmesinde, yani tüketim toplumlarının inşa edilebilmesi için, dindar kişi ve cemaatlerin tüketici konumuna getirilmesinde ve kendi (İslam) çerçevesinde seküler kılınmasında,

2- Aynı şekilde, Neo-Liberal politikaların daha rahat uygulanması için sol ve sınıfsal siyasetin ezilmesinin yetmeme ihtimaline karşılık olarak "...müminlerin kolaylıkla itaat edeceğini, içinde nifak hastalığı taşıyanların ise yüz çevireceğini beyan eden ayetler..."in mevcudiyeti çerçevesinde itaat kültürünün yerleştirilmesinde,

3- Sermayenin uluslar arasılaşmasının, Neo-Liberal politikaların uygulanmasının ve sınıfsal siyasetlerin toplumların gözünde kalkmış olduğu yanılsamasının yaratılmasının bir sonucu olarak, siyasetin, dinsel ve etnik temele dayanmasının getirdiği "sermaye için ulus-devletin" silikleşmesi ile birlikte aynı silikleşmeyi talep edebilecek işçi, emekçi ve ezilenlerin talebini geriletmede, yani egemen ideoloji olan kapitalizmi destekleyici, eskiyi de içinde barındıran ancak yeniymiş gibi olan "resmi ideolojilerin" oluşturulması nda, İslam'ın büyük bir rolü olmuştur.

Sonuç olarak, kapitalist üretim tarzının kendinden önceki üretim tarzlarından ayırt edici özelliği, üretimin mübadele (değişim) için olması değil, emeğe özgü bir meta piyasasının doğmasıydı. Zira kapitalizm- öncesi ekonomilerin çoğunda yaygın bir iç ve dış ticaret vardı. Dolayısıyla, işçi, emekçi ve ezilenlerin sömürüldüğü emeğe özgü bir meta piyasasını ve bu meta piyasasının bir sonucu olarak üretim araçlarının özel mülkiyetini kaldırmayı amaçlamayan hiçbir sistem veya iktisadi yaklaşım kapitalizmi aşamaz.
(Devamı gelecek sayıda)

Kaynaklar:
1 - Aktan Hamza; İslam'da Emek Ve Sermaye İlişkisi Adlı Tebliği - dusuncekahvesi.wordpress.com - 11.04.2009.
2 - Akyol Mustafa; İslam ve Kapitalizm Üzerine (1), derindusunce. org - 11.08.2008.
3 - Ertürk Ahmet; Türkiye'de İslami Hareketin Gelişim Süreci, Dünya ve İslam Dergisi - Sayı 3 - 4 (Yaz 1990 - Güz 1990).
4 - Işık Yüksel; Emek Sermaye Çelişkisi ve İslam - Eğitim ve Yaşam Dergisi, Kış 1998.
5 - Tuğal Cihan; Pasif Devrim İslami Muhalefetin Düzenle Bütünleşmesi, Koç Üniversitesi Yayınları – 2010.
6 - Ongan Nilgün Tunçcan; İslam Ekonomisinde Bölüşüm; Çalışma ve Toplum, 2008/4.