Marksizm ve birey

  • Yazdır

Marksizm, toplum yararına bireyi feda etti.”

Şu sıra yaygın bir kanıdır bu. Anlatılmak istenen nedir?

Marksizm, deniliyor, “toplumsal çıkar” uğruna “bireysel çıkar”dan vazgeçen bir sistem ve yöntemdir. Özgürleştirici olamayışı bundandır. Buna karşılık, “Kapitalizm, özellikle onun yaygın ideolojisi olan liberalizm bireyi, dolayısiyle bireysel çıkarı önemsediği için Marksizme karşı büyük bir zafer kazandı ve tarihsel inisiyatifi ele geçirdi.”

Marksizmin —ya da Marksistlerin— toplum uğruna bireyi feda ettikleri nerede görüldü ve bu nasıl oldu?

Genel cevap hazır: Her yerde. Başta Rusya’da böyle oldu. Böyle olması da kaçınılmazdı. Çünkü Marksizme göre esas olan tekilin (bireyin) kurtuluşu değil, bütünün (insanlığın) kurtuluşudur. Marksizm “insanlığın kurtuluşu” gibi genel ve soyut bir amaç uğruna “bireyin kurtuluşu”nu ihmal etti.

Gerçekten böyle midir, yoksa giderek kanaat haline gelmekte olan bu iddianın oluşmasının arkasında büyük bir ideolojik dolandırıcılık mı yatmaktadır?

Konuyu kapitalizmin felsefesi ısıtmaktadır. Şöyle böyle, yeryüzünde 200 yıllık bir burjuva ideolojik egemenlik ve bu egemenliğin maddi temeli olarak  hakim kapitalist üretim ilişkileri var. Bu süre içinde zaten “bireyi özgürleştirmiş” olması gereken kapitalizm niçin ve kime karşı hala “birey”i diline dolamayı sürdürmektedir? Sakın “birey”den, yani “gerçek birey”den korkuyor olmasın?

Evet, korkulan “birey”dir; “gerçek birey”in ortaya çıkıp baş kaldırmasından korkulduğu ve Marksizmin de en güçlü özelliğinin “bireyi özgürleştirmek” olduğu bilindiği için, konu Marksizme bir saldırı olarak sıcak tutulmaktadır. Marksistler bu sıcak saldırıyı kabullenmeli ve hakkından gelmelidirler. Günümüz gerçekliği kapitalizme karşı amansız bir ideolojik mücadeleyi  dünden daha çok gerektirmekte, burda Marksizme de daha çok iş düşmektedir.

Ayrıca konu, sınıf mücadelesinin özünü oluşturması bakımından hep güncel tutulmalıdır. Şu da akılda tutulmalıdır: Bireyle ilgili burjuva düşüncesi ve kapitalist konsept, salt Marksizme yöneltilmiş bir ideolojik saldırı değildir; insan türüne yönelik yıkıcı bir saldırıdır aynı zamanda. Bu saldırıyı göğüsleyerek insanlığın özgürleştirici evrimine sahip çıkmak başta Marksistler olmak üzere, özgürleşmeye önem veren herkesin görevidir.

BİREY NEDİR?

Önce şu Marksist kavrayış dikkate alınmalı: “Birey” duragan bir kavram değildir. Tıpkı özgürlük ve özgürleşme eylemi gibi, sürekli gelişen bir kavramdır “birey”. Her çağ ve her toplumsal düzen kendine ait bir birey tanımı yapar ve o tanım üzerine oturur. Kapsamlı bir birey tanımı yapmak herhangi bir basit felsefi kategori veya kavram oluşturmak için değildir. Birey tanımı, insan bireyinin tüm öteki bireylerle ve toplumla kurduğu ve kuracağı ilişkilerin biçimini, niteliğini, amacını hem hukuki düzeyde, hem de bilfiil icra (somut gerçekleşme) düzeyinde içerir. Toplum  –ve tüm bireyler– zaten devletin moral temelini teşkil ettiği için, her birey tanımı aynı zamanda doğal olarak birey/devlet ilişkisini de kapsar. Dolayısiyle, birey/devlet ilişkisinin  özünü bu ilişkinin diğer tüm görünüm biçimlerinden bağımsız olarak, bireyin bireyle ilişkisi oluşturur.

Birey/devlet ilişkisinden, temelde, burjuva toplumunda söz edilebilir. Feodal toplumda ve öncesinde birey olmanın toplumsal koşulları yoktur. Bireyselleşme kapitalist üretimin ve burjuva toplumun ürünüdür. Öncelikle, ücretli emek/sermaye ilişkisi, emek gücünü özgürce satabilen insanların varlığını gerektirir. Tabii buradaki özgürlük sureta, sözde bir ”özgürlük”tür. Marksizmin eleştirisi de bu noktada başlar zaten.

Bu bakımdan burjuva toplumda bireyin toplumla ilişkisi problemlidir. Problem, “bireysel çıkar” ile “toplumsal çıkar”ın her şart altında çeliştiği varsayımından kaynaklanır. Bu çelişki sadece sınıflı toplumda varolan bir çelişki olduğu için sınıflı toplum da ebedi varsayılır. Bu varsayım, sınıflı toplumun hakim sınıfı açısından bir bilinçtir, hakim sınıf bilincidir, ama insan ve toplum açısından temelsiz bir ideolojik yanılsamadan başka bir şey değildir. Çünkü insan aynı anda hem bireysel varlıktır, hem de toplumsal varlık. Ya da daha anlaşılır bir ifadeyle insan, varlığının biri birey, biri toplum olarak gözüken iki boyutu bulunan tek varlıktır. Hem tek varlık, hem de “birey” veya “toplumsal” görünümlü biricik varlık ise, o halde nasıl oluyor da, bazı “şey”ler bireyin karşısına bir karşıtlık olarak dikilebiliyor? Birey kendine bunu sormalıdır.

Bunu sadece toplumsal işbölümü, yani sınıf gerçekliği açıklar. Problem “bireysel çıkar”dan kaynaklanamaz, çünkü birey zaten somut bir varlık olarak aynı zamanda somut bir gereksinmeyi de ifade eder. Bu gereksinmeyi, bireyi ortadan kaldırmadıkça ortadan kaldıramazsınız. Bireyin bu gereksinmesi, hem doğaya, hem “toplum”a karşı varolmayı (hayatta kalabilmeyi, yaşamayı) gereksinmesidir. Demek ki toplum kendini bireyin bu gereksinmesine uyumlu kılacaktır. Ama bu olmamıştır, olmasının önünde büyük bir engel vardır. Toplum, sanki bireyden bağımsız bir şeymiş gibi, bireyin doğal gerçekliğine uymamakta direnir, onu kendine uymaya zorlar. Bu saçma, sanal, ama türümüzün tarihi kadar da somut olan problemi yaratan, “toplumsal çıkar” denilen şeydir. Bu “şey”in içyüzü açığa çıkarılmadan ne burjuva birey yalanı anlaşılır bir şeydir, ne de bireyin bir kez kendine yabancılaştıktan sonra, kendine söylenen ve gösterilen her şeye kölece inanması.

MARX’IN TOPLUMSAL ÇIKAR TANIMI

Marksizme göre toplumsal çıkar denilen “şey” sınıflı toplumla birlikte ortaya çıkan ve gerçekte olmayıp, sadece muhayyelede olan ama bir muhayyele ürünü gibi değil, bireyler tarafından gerçeklikte varolan bir şeymiş gibi algılanan “yabancı bir güç”tür. Şöyle der Marx: “Özel çıkarla ortak çıkar arasındaki aykırılık sürüp gittikçe, dolayısıyla insan faaliyeti –onun rızası dışında– bölüşüldükçe insanın kendi yarattıkları ona karşı çıkan yabancı bir güç olur ve bu güç onun denetimi altına gireceği yerde onu kendine köle eder... Bireyin çıkarı ile topluluğun çıkarı arasındaki bu çelişki sonucunda topluluğun çıkarı bireyin ve topluluğun gerçek çıkarlarından kopuk, bağımsız bir biçime bürünür: Devlet. Bu bağımsız biçim aynı zamanda sözde ortak bir hayatmış gibi görünür; ama her zaman ...gerçek bağlara ve özellikle de sınıflara dayanır. ....Bireyler sadece özel çıkarlarının peşinden koştukları, ve bu çıkar onların gözünde ortak çıkarları ile uyuşmadığı için (aslında “genel çıkar” ortak hayatın aldatıcı bir biçimidir), ortak çıkar onlara, kendilerine “yabancı”, “bağımsız” bir çıkar olarak, ve belirli ve ayrı bir “genel çıkar” olarak zorla kabul ettirilecektir... Bu ortak ve sözde ortak çıkarlarla sürekli çelişki halinde olan özel çıkarların aralarında sürdürdükleri pratik mücadele, devlet biçimine bürünen sözde “genel” çıkar eliyle pratik müdahale ve denetimi gerekli kılar... Bireylerin işbölümünce belirlenen işbirliğinden doğan kat kat çoğalmış üretici güç, yaptıkları işbirliği kendi rızaları dışında ... ortaya çıkmış işbirliği olduğu için, bu bireylerin gözüne kendilerinin birleşik gücü olarak görünmez; kendilerinin dışında bir güç, kökenini ve hedefini bilemedikleri, o yüzden üzerinde hakimiyet kuramadıkları, tam tersine, insanın iradesinden ve eyleminden bağımsız belli bir dizi evreden ve aşamadan geçen, hatta insanın iradesini ve eylemini güden yabancı bir güç olarak görünür... Sosyal faaliyetin böyle donduruluşu, kendi ürettiğimiz şeylerin bizim denetimimiz dışına çıkan, emellerimize set çeken, hesaplarımızı bozan nesnel bir güç haline gelip tepemize çıkışı, günümüze kadarki tarihi gelişmenin başlıca özelliklerinden birisidir.”*

Marx’ın, devletin asasıyla önümüzden geçtiği 19. Yüzyıl koşullarında bile görülemeyeni görmesi ve söylemesi yüksek bir deha işidir; bu tamam ama, günümüzde devletin, yani uydurulmuş “genel çıkar”ın ideolojik örtüsü daha da kalınlaşmıştır; farkedilmesi artık dehayı gerektirmemektedir. Birey kendi durumuna bakarak meseleyi çözebilir.

Gördük ki Marx sadece “bireysel çıkar”ın varlığından söz ediyor. Bu bireysel çıkarın, dolayısıyla onun öznesi olan bireyin çelişki içinde göründüğü “genel çıkar”, ortak çıkar değil, bir sınıfın –ama her halde hakim bilinci de oluşturan hakim sınıfın– çıkarıdır. Bu nedenle, iddia edilenin aksine, Marksizm bir “genel çıkar için” veya “toplumun kurtuluşu” adına bireyi feda etmemiştir. Tam tersi: gerçek ve somut bireyin çıkarı karşısındaki, hepsi de sınıflı toplum ürünü çıkarların silinip yok edilmesini öngörmüştür. Bir başka deyişle, Marksizm için esas olan bireydir, bireyin özgürleşmesidir. Marksizmde toplum üzerine vurgu, bireyin özgürleşmesini idealist/ütopik saplantılardan arındırmak, onu tarihsel somut maddi zeminine oturtmak içindir.

Marksizmin bu temel yaklaşımı ortadayken (“Kitap”ta da yazılıyken) başta burjuvazinin ideologları olmak üzere birçokları niçin ve hangi cüretle aksini ileri sürebilmektedirler?

REEL SOSYALİZM VE MARKSİZM

Burjuvazi, ama özellikle Batıdan yükselen felsefesinin ağzıyla, Marksizmin Doğu felsefesine yakın bir yaklaşımla “bireyi toplum uğruna feda ettiği” iddiasını  bugün esas olarak reel sosyalizm uygulamasına dayandırmakta ve bu konuda kimi Marksistleri dahi  Marksizme kuşkuyla bakmaya iteleyen “parlak” bir söylem geliştirmektedir. Bu temel iddasının yanına, geri kapitalist ülkelerdeki gelişmemiş demokrasilerin veya baskı rejimlerinin de “birey”i yok saydıkları gerçeğini eklemektedir. İddiasının Marksizme dönük boyutu baltayı taşa vurmasıdır, geri ve baskıcı kapitalist rejimlere yönelik boyutu ise kendi sirkatini faaş etmesidir. Bu iki boyuta da ayrı ayrı bakılmalı.

Reel sosyalizmin bireyi özgürleştirmediği söylenir de, neden özgürleştiremediği üzerinde hiç durulmaz. Biz duralım.

Bu iddiayı eskiden olduğu gibi hafife almak ve salt “burjuva propogandası” olarak görmek hem doğru değildir, hem de tartıştığımız konuya bir katkı sağlamaz. Bilhassa soylalistler, bir zamanlar tüm umutlarını bağladıkları ve insanlık için aralanmış bir özgürleşme kapısı olarak gördükleri reel sosyalizme, yıkıldıktan sonra çok az dönüp baktılar. Bu konuya objektif bakabilmek için Marx’ın baktığı gibi bakmak, her işin başı ve sonu olarak “birey”i alıp yanıltıcı kavramları aradan çıkarmak gerekiyor.

Önce şu belli olsun: Hayat nasıl ve kim tarafından yaşanır? Hayat kimindir? Besbelli, apaçık, kesinkes, düpedüz, hayatı “birey” yaşar, toplum değil. Hangi birey ama? Felsefi “birey” ya da Fransız devriminin İnsan Hakları Beyannemesi’nde, nerde ve nasıl yaşadığı tarif edilmeden “eşit ve özgür” ilan edilmiş birey değil, somut birey yaşar bu hayatı. Hayatın acısını, tadını sadece somut birey tadar, kanunlara, anayasalara, felsefe kitaplarına yazılan birey değil. Birey somuttur. Böyle somut bir toplum yoktur. Toplum acı çekmez, mutluluk duymaz. Toplum, öyle kimi “ezilen ulus” sözcülerinin ve her türden milliyetçilerin söylediklerinin tersine, sömürülmez. Bu bağlamda somut birey esas alındıktan sonra, ondan çıkarılabilecek tek genelleme, somut yaşamları benzer bireylerin topluluğu olarak “sınıf”tır. Sınıftan daha geniş genellemelerde soyutlama başlamıştır. Soyutlama alanında bireyden kopan ve onun karşısına dikilen yanılsamalar (yabancılaşma) da başlar. Sömürülen, bireydir, bireylerdir. Bireyle, toplumla ve birey-toplum ilişkileriyle ilgili düşünceler ve kuramlar uzay boşluğunda işlemezler, somut insanın varlığı üzerinden işlerler. Toplum, –tarihiyle, teknoloji birikimi ve gelenekleriyle, gelecek perspektifiyle– bireyin hayatında somutlanır. Somut bireyden soyutlanmış “toplum” soyut bir kurgudur; soyut kurgu olarak da, burjuva sınıfın ve burjuva ekonomi-politiğin başta gelen hegemonik sömürü malzemesi, egemenlik gerekçesidir. Bireyin çıkarının –hayatının– toplumun çıkarında ifadesini bulabilmesi, ancak, kapitalist sömürüye son verilmesiyle yabancılaşmanın ortadan kalktığı koşullarda mümkün olabilir.

Reel sosyalizme, bu “indergeme”yi yaptıktan sonra bakalım; her şey daha net gözükecektir: Ne yaptılar? Mülksüzleştirenleri mülksüzleştirdiler. Aurora zırhlısının telsizinden Rusya’ya ve dünyaya yayılan bir ses herkesi “mülksüz” ilan etti. Tuhaftır, bundan bir avuç mülk sahibi egemen dışında kalan herkes, kendinin bütün mülkün sahibi ilan edildiği sonucunu çıkardı. Ses doğru anlaşılmıştı. Mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmeleri hangi sonucu yarattı? Birey bireyi sömüremez oldu. Bütün işletmeler “kâr” mantığından uzaklaştırıldı. Temel gereksinmeler sübvansiyona bağlandı. Kişinin ulaşım, kira giderleri minimuma, eğitim ve sağlık giderleri sıfır düzeyine çekildi, vb. Herkese iş, yani tam istihdam bir ekonomi politikası ilkesi haline getirildi. Buna, “birey” denilen somut varlık açısından nasıl bakılmalı?

Şöyle bakılabilir ve bakılmıştır: Yapılan, “ekonominin mantığına” uymamaktadır. Rekabeti ortadan kaldırmaktadır. Tam istihdam diye, bir kişinin yerine beş kişi çalıştırarak verimlilik kavramını yok etmektedir. Teknolojinin gelişmesini engellemektedir; en azından, yeni buluşların üretime uygulanmasına uygun ortam sağlayamayarak üretim güçlerinin gelişmesini yokuşa sürmektedir. Devleti ağır ekonomik külfetler altına sokmaktadır. Yapay düşük fiyatlar icad ettiği için fiyat-değer ilişkisini koparmaktadır. İşletme bazında “kâr”ın hesaplanması için kurulu muhasebeleştirme sistemini ortadan kaldırıp yerine “kim neyi ne kadar tüketecek” gibi basit bir yaşam mantığını sokarak “zarar” olgusunun kıymeti harbiyesini yok etmektedir. Bu ekonomi batar!...

Battı da nitekim.

Battı ama... hangi anlamda “battı”?

“Ekonominin mantığı” denilen şey, burjuva ekonomi-politiğin, kapitalizmin mantığıdır. Hayat ve insan burjuvaca algılandığında, kapitalizmin yasaları insan olmanın ve hayatın “yasa”ları olarak görüldüğünde ancak hayata ve insana dairdir. O nedenle de, Sovyet uygulamalarını kendi prizmasında çarpıtarak algılar, elmalarla armutları toplayarak yargılar bu mantık. Tek bir ekonomi-politik olabileceği, onun da burjuvazininki olduğu, burjuva/kapitalist dogmadır oysa. Marksizme karşıt/alternatif değil, gerçeklikle çelişen dogma!

Nitekim Sovyet deneyine şöyle de bakılabilir: Somut insanlar bu uygulamadan somut yararlar sağladılar. Birey işsiz kalmadı mesela; kapitalist toplumda işsizliğin insanı alçaltıcı, kendini insan (hayvandan farklı bir varlık) olarak algılamasına ket vurucu sonuçlarını, sefaleti, yoksunluğu, çaresizliği, ahlaki ve moral çöküntüyü yaşamadı. Kendini kenara itilmiş, dışlanmış, yok sayılmış hissetmedi. Toplumda kimse işsiz olmadığı ve kimsenin işsiz olmayacağı bilindiği için hayat güvencesi ve yarın güvencesi oluştu. Birey kendini güven altında hissetti. Bunlar gerçek, somut bireyin reel yaşantısıdır. Aynı zamanda “batası” bir ekonomik düzenin realitesi ise, ekonomi ne içindir?

İki farklı yaklaşım arasındaki farktan bakınca ne görünüyor? Bir kere, bunlar görünüyor. Ve gerisi var.

Mülksüzleştirenler, herkes eşit olsun diye mülksüzleştirilmedi. Birey bireyi sömürmesin, sömürünün yokedilmesi süreklilik kazansın ve yeniden üretilmesi mümkün olmasın diye yapıldı bu operasyon. Herkesin –hiç de eşit olmayan ve olması da gerekmeyen– gelişme, kendini var etme potansiyelinin sonuna kadar önünü açacak toplumsal koşullar gerçekleşebilsin diye yapıldı. Rekabetin ortadan kalkmasına, bireyin yaratıcı potansiyeli körelsin diye değil, bireyin birey, insanın insan karşısında varoluş biçiminin kapitalist işbölümünden ve kapitalist rekabetten başka biçimleri de olabilir ve olmalıdır diye razı olundu. Tam istihdam, birey kendini ve toplumun ortak faaliyetini yabancılaşmanın ağır gölgesi altında idrak etmesin diye göze alındı. Tam da işte burada yanlış yapıldı deniliyorsa, bu, bireyin bireyi sömürmemesini, sömürünün yok edilmesini istemek zaten daha baştan yanlıştı demekten, yani burjuva ekonomi-politik dogmaya teslim olmaktan başka bir şey değildir.

Sovyet yaklaşımı neye yol açtı? Toplumsal kalkınmayı yavaşlattı, sonra durdurdu. Burjuvaya göre böyle oldu; gerçekte de böyle mi oldu?

Kapitalizmde “kalkınan” toplum mudur, yoksa belli sınıflar mı? Elbette ve herkes bilir ki kalkınan, belli sınıfların üyesi olan bireylerdir ve bu, her sınıflı toplumda var olan, yukarda değindiğimiz yanılsama nedeniyle “toplumun kalkınması” olarak gözükür.

Gerçi, sözgelimi köyle şehir arasındaki farkın giderek azalması ve yok olması sömürü altında yaşayan tek tek somut bireyler için de genel bir kalkınma demektir, ilerlemedir, sömürü koşullarında da olsa toplumun ve bireylerin yaşadıkları hayatın şu ya da bu ölçüde iyiye doğru değişmesidir ama, Marksizm zaten, bunu böyle tespit ettikten sonra, bunun burjuva toplumundaki gerçekleşme biçimine, sınıf egemenliği bağlamında, sömürülen tek tek somut bireylere yüklediği maliyete –itirazın ta kendisi değil midir? Marksizm, kalkınmanın, ilerlemenin, esas içeriği somut bireyin çıkarlarınca belirlenmesi gereken yabancılaşmamış ortak çıkarın, dolayısıyla toplumu oluşturan bireylerin aktif katılımıyla ve denetimi altında gerçekleşmesini öngörür. (Sosyalist geçiş evresinde kapitalizmin anarşisinden kurtulan üretim güçlerinin bütün emekçilerin çıkarına ve yararına olağanüstü hızlı, dengeli gelişme imkanına kavuşması.) Kapitalizmdeki ilerleme sürecine müdahaleyi öngördüğü için de devrimcidir. Devrimi, eğer devrim olmazsa olacakları, insanların başına daha neler geleceğini gördüğü için öngörmüştür. Soruna böyle bakmazsanız, sözgelimi, Marx’ın 19. Yüzyıl İngiliz sömürgecilerinin Hindistan’daki kimi uygulamaları üzerine söylediklerini tarihsel bağlamından koparıp bugüne taşıyarak, sözde Marksizm adına, geçmiş 20. Yüzyıl ve gelecek 21. Yüzyıl emperyalist tahakkümünü adeta onaylar ve onun ardındaki kapitalist dinamiklerden bugün ve gelecek için de medet umarsınız.

MARKSİZM KALKINMA REÇETESİ DEĞİLDİR

Marksizmin kurucuları burjuvazinin dünyayı ve hayatı nasıl devrimci bir değişime uğrattığını hiç hayıflanmadan en ince ayrıntılarıyla anlatır ve açıklarken de, o değişimin ardındaki sınıf egemenliği realitesine karşı çıkmakla kalmamışlar, onunla savaşa tutuşmuşlardı. Onun, “iyi bir şey olmasa da hayatın katlanılması gereken geçici bir olgusu” olduğunu düşünmüyorlardı. Burjuvazinin “devrimci egemenliği”ni yumuşatmaya, törpülemeye, “insancıl” kılmaya değil, ona bir an önce son vermeye yalnız akıllarını değil, hayatlarını da adamışlardı. Komünist Manifestosu, iktidar hedefi güden bir partinin programıydı. Birinci Enternasyonal günün kapitalist iktidarlarına karşı siyasal mücadele örgütü olarak tasarlanmış ve faaliyete geçirilmişti. Marx 1870 Paris Komünü öncesinde ayaklanmanın zamansızlığını vurgularken, o dönem Fransası’nda kapitalizmin “devrim için” daha yapacağı şeyler olduğunu söylemiyor, toplumdaki güncel güçler dengesinin belli bir durumuna işaret ediyordu. Ayaklanma yine de olunca, onu mahkum etmedi; arkasında durdu, yüceltti.

Çünkü Marksizm bir kalkınma reçetesi değildir; bireyin sömürüden kurtulmasına giden yolun tarihsel koşullarını irdeleyip belirleyen bir özgürlük felsefesidir. Bu nedenle, “kalkınmacı” olamaz;  “kalkınma”nın örtüsünü kaldırmayı üstlenmiştir. Burjuva bu konuya bir Marksist gibi elbette bakmaz; o, “toplumun kalkınması”nı kendi adına ve kendi çıkarına projelendirir, bu kalkınmayı neden ve nasıl oluştuğunu gürültüye getirdiği bir imtiyazla her yerde ve her zaman kendi sınıfının üyelerinde temayüz eden “girişimci” birey modeline dayandırır, çünkü onun sınıf çıkarı aynı zamanda hakim sınıfın toplumdaki ideolojik hakimiyeti sayesinde “toplumsal” olarak sunulan şey içinde gerçekleşmektedir. “Toplum”u yüceltmesi, ona “müdahale”yi menetmesi, onda varolduğundan kuşku duyulmayan bir “gizli el”in (A. Smith) her şeyi nizama soktuğuna inanması ve herkesi inandırmak istemesi boşuna değildir. Çünkü onun gizli eli topluma, gerçek, somut bireylerin hayatlarına her an müdahale etmektedir.

Marksizm bir bölüşüm teorisi veya modeli de değildir. Bu nedenle bölüşümle değil, insan bireyinin kendini ve her bir başka bireyi insanca temellükünün koşullarının mevcut olup olmadığıyla ilgilenir. Burjuva ise “bölüşüm”le çok sıkı fıkıdır; bütün hukuk sistemini ve devletini bu yaklaşım üzerine temellendirir ve “mülk” sahibine önceliği ve aslan payını ayıran kendi bölüşüm sistemini “doğal” hale getirir. Sömürülenler sömürü “doğal” olduğu için sömürülmektedirler. Yarın ne getirecekse getirsin bugün azla yetinme, hayatı eksik yaşama durumunda olanlar, onların bugün için de olsa azla yetinmeleri, yani başka birilerinden daha az yaşamaları “doğal” olduğu için o durumdadırlar. Doğada geçerli olan “gücü gücü yetene” kuralı, doğanın bir parçası ya da uzantısı olan insan toplumunda da geçerlidir.

Kapitalist toplumda burjuvazi ya da “devlet” veya “genel toplum çıkarı”, her fırsatta topluma müdahale eder. “Doğal toplumsal denge”nin korunmasından kendini sorumlu sayar. Bu “topluma müdahale”den birilerinin canı yansa da, bazı bireyler aç, sağlıksız, eğitimsiz, vb. kalsa da, ateşlere, zindanlara, sehpalara sürüklense de o müdahale hep topluma “toplum uğruna müdahale”dir! Görünürde toplumun çıkarı, “genel çıkar” gözetilmekte, gerçekte ise mülksüz birey, mülk sahibi bireye feda edilmektedir.

Marksizm böyle bir tarihsel operasyonu ne anlayışla karşılar, ne de savunur. Marksizmin “devrim” dediği şey de zaten “toplum”a ya da birey/toplum ilişkisine değil, bireyin bireyle ilişkisine müdahaledir. Bireyin bireyle ilişkisinin devlet, toplum, rekabet, genel çıkar, vb. aracılardan, birey dışı tüm unsurlardan arınmasıyla bireyin özgürleşmesi Marksizmin birey hakkındaki yalın felsefesini teşkil eder.

Öyle olduğu içindir ki, Marksizm, ayrıca, soyut bir toplumsal ilerleme öğretisi ya da insana ve insanlığa yukardan bakan, insanı ilerlemenin nesnesi sayan bir tarih felsefesi de değildir. İnsanların (İnsan’ın değil) tarihi kendilerinin yaptığından hareket eder ve tarihten devraldıkları koşullarda aktif bireyler (özneler) olarak dünyayı bilfiil, kendi eylemleriyle nasıl değiştirdiklerini gösterir. “Praksis” konsepti, insanın tarihin nesnesi olmadığının vurgulanmasıdır. Tarihsel materyalizm insanların tarihsel eyleminin bilimsel sergilenişidir; tarihin mekanik bir kurgulanışı değil. Marx’ın ünlü şeması –ilkel komünal toplum, köleci toplum, vb.... –ancak bu anlamda bilimsel bir gerçekliğin ifadesi olarak algılanabilir. Yoksa tarihsel matertyalizm, olduğunun tam tersi, yani tarihsel olmayan bir determinizm olurdu.

Peki, reel sosyalizm, birey sömürülmesin, özgürleşsin diye bir dizi operasyon gerçekleştirdi de, Marksist anlamda bireyi özgürleştirebildi mi?

Birçok alanda özgürleştirdi. Yukarda değindik. Tek bir örnekle, insanın işsiz kalma korkusundan kurtulması özgürleşme yolunda çok büyük bir adımdı. Sorun, ondan sonrasının da gelip gelemediğinde ve onunla birlikte başka nelerin geldiği ya da gelmediğindedir. Sovyet deneyi, bütünüyle, bireyin özgürleşmesine yetti mi? Hayır. Peki, neden?

BİREY VE MARKSİST SİYASAL PRATİK

Bireyin özgürleşmesi ile Marksist kuram arasındaki ilişkinin izlendiği hayati bir alan,  siyasal pratik alanıdır. Siyasal alan kendi özellikleriyle işler. Örneğin bilim, sanat, edebiyat, felsefe, tarih, vb. iştigal konularında ve alanlarında Marksizme dokunan herkes dokunduğu anda özgürleşmenin tadına varabilirken, aynı şey siyasal alanda gerçekleşmez. Bireyin Marksist siyasal pratik içinde kaybolup gittiği, kişiliğini gerçekleştiremediği, bu alanda birey karşıtı kollektif (hatta totaliter) bir anlayışın ve yaklaşımın  öne çıkıp ağır bastığı ileri sürülerek genel olarak tüm sol akımlar, özel olarak da Marksist siyasi hareketler olumsuzlanmak isteniyorsa bu yanlıştır; siyasetin doğasından gelen olumsuz olgulara, pratiklere, sonuçlara dikkat çekiliyorsa, bu doğrudur.

Bu konuda Marksizme yönelik eleştirinin kabul edilebilir olması, genellemeden uzak durulduğu ve somut örnekler üzerinden konuşulduğu ölçüde mümkündür. Oysa genelleme hep yapılır ve Marksist ideolojinin hakim olduğu siyasal yapıların Marksizmin içsel doğasından ötürü  bireyi silikleştirdiği habire söylenir. Doğru mudur?

Marksist siyasal pratiğin bireyi geri plana iten bir kollektivizme özel bir vurgu yaptığı doğru. Ama bunun nesnel, tarihsel nedenleri var.

Kısaca şöyle özetlenebilir:

Bir kere, 17 Devrimi’nden sonra ve çeşitli aşamalardan geçerek 1989’a kadar Sovyet deneyimi emperyalist kapitalizmin kıyasıya kuşatması altında hayata geçti.  Sonunda başarılamayan da —bu kuşatmanın baskısı altında başarılamayan şey— kollektivizmi mutlaklaştıran, en azından ona özel vurgu yapan (“totaliter”) bir Marksist pratik miydi? Değildi. Kollektivizme özel vurgunun kendisi o kuşatmanın ürünüydü. Devrim sonrası Marksist pratik kendi özgün gelişme, sonuç alma, sonuçları sınama ve derinleştirme, yayma, ayıklama, yeni deneylere açılma, vb. süreçlerini kendi özgün dinamikleriyle, onların yaratıp geliştirdiği koşullarda yaşayamadı. Kuşatma altında nesnel koşulların dayattığı pratik gereksinimler, o gereksinimler doğrultusunda aciliyet kazanan ve kendini dayatan uygulamalar, vb. o süreçleri çok yerde çarpıttı, tıkadı: Marksizmin öngördüğü sonuçları üretecek ve geliştirecek yönelimler, deneyler, ileri atılımlar, vb. gündeme gelemedi, gelenlerin yolu kesildi, aykırı yollara sapıldı. Sözgelimi, siyasal pratik açısından bakarsak, sorun, bireylerin kendi hayat süreçleri üzerinde söz ve karar sahibi olabilmelerinin koşulları ve araçları yaratılamadı. Ekonominin demokratik planlanmasında bireylerin katılımını sağlayacak mekanizmalar oluşturulamadı. Yatırım kararlarının alınmasında bürokratik işleyiş öne geçti, çalışma hayatında bireyin sorumluluğu “yukarısı”nın buyruklarına itaate indirgendi, vb., vb... hasılı, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirildiği koşullarda “geçiş toplumu”, geçiş sürecinin bireyi giderek daha ve daha özgürleştirici potansiyelini geliştiremedi, gerçekliğini yaşayamadı. Sonra da, tarihsel zorunlulukların dayattığı pratikler gerçek, asli, kaçınılmaz “Marksist praksis” olarak dogmalaştırıldı.

Buna Marksizm doğrultusunda teorik ve siyasal itiraz yok muydu. Hep oldu. Hem öylesine oldu ki, bundan trajik sonuçlar doğdu. O sonuçlar Marksizmin felsefi ve teorik içeriğinin, kendi içsel mantığının değil, geçiş toplumunun (proletarya diktatörlüğünün) verili tarihsel koşullardaki iç gerilimlerinin ürünüdür. Marksizm her koşulda, her zaman, her yerde bunları üretir diye düşünmek Marksizmi de, tarihi de, geçiş toplumunu da doğru algılamamaktır. İtiraz sökmediyse, nedeni Marksizm değildir. Çeşitli itirazların hem de ısrarla ve dirençle yine 17 Devrimi’ne ve  sosyalist bir toplumun inşaasına hayatlarını adayan Marksistlerden gelmiş olması bunun kanıtıdır. Aksi takdirde, o tartışmalarda kazanan tarafın, “Stalinistler”in, Marksizmi daha iyi bilenler, kavrayanlar ve uygulayanlar olduğu gibi bir sonuç ortaya çıkar. Marksizmi özgürlük düşmanı gelgeç bir ütopya olarak mahkum etmek isteyen burjuva ideolojisine gün doğar... Teorik tartışmada iktidar olgusu tartışmayı keser, bitirir, ama tüketmez. Stalinizmden bugün bize hiç bir teorik miras kalmamıştır. “İktidar”ın niteliğini —nitelendirilmesinden ayrı olarak— somut tarihsel koşullarda siyasal pratik, idari zorunlulukların acil ihtiyaçların, ertelenemez önceliklerin, vb. öne çıktığı reel süreçler belirler. Stalinist iktidarı tarihsel olgu olarak kavramaya, açıklamaya çalışmak tarihte olmuş olan herşeyi “nesnel koşullar”a bağlayıp onaylamak değildir. Bu büyük deneyden bugün ve gelecekle ilgili dersler çıkarmanın Marksist biçimidir. Dogmatizmin baskın çıkması –yine o malum kuşatma altında– ne ölçüde önlenebilirdi?.. O ayrı bir tartışma konusudur. O tartışmaya mutlaka girilmelidir ama, illa da burjuva ideolojisinin aklına ve diline pelesenk ettiği, Marksizmi olumsuzlayıcı önyargılarla ya da illa da “eleştirel” olma hevesiyle değil, yaşanan somut, tarihsel deneyimi doğru kavramak için girilmelidir.)

İkincisi, Marksist siyasal pratik esas olarak işçi sınıfı, özel olarak da bu sınıfın homojen çekirdeği olan “sanayi proletaryası” ile bütünleşerek gelişmiştir. Bugün bile kısmen öyledir. Sanayi proletaryasının mücadelesi ile Marksizmin siyasal pratiği özellikle ve kapitalizmin gelişkinliği ölçüsünde iç içe geçmiştir.

Bu tesbit bize, Marksizmin pratikteki “kollektivizm vurgusu”nun nereden kaynaklandığı konusunda bir fikir vermektedir. “Sanayi proletaryası” 20. Yüzyıl boyunca işçi ve emekçi sınıf hareketini sürükleyen, evrensel ortak bir çıkarı ve davranış modeli, olağanüstü yüksek bir dayanışma ruhu ve mücadele azmi olan,  ileri ölçüde homojen bir sınıftır. Ortak sevinip ortak üzülebilen, üyelerinin özlemi benzeşen —çünkü az çok hep aynı hayatı yaşayan— bu sınıfla bütünleşmiş bir Marksist siyasal pratiğin, uygulamada, birey fikrinden çok zümre ve sınıf fikrini güçlendirmesi, bireyin kurtuluşu düşüncesini dışlama, sınıfsal kurtuluş düşüncesini öne çıkarma eğilimleri taşıması anlaşılır bir şeydir. Bunun kendine has bir Marksist siyasal kültür oluşturduğundan da söz edilebilir. Ne var ki, bu siyasal pratiğin bireyin bireysel varlığı üzerinde olumsuz bir etki yarattığı, ancak burjuva bireyci görüşün ölçüleriyle doğrudur. Marksist siyasal pratik işçi sınıfının doğasını bozarak onu kolektif algılayışa yatkın bir sınıf haline getirmemiştir, işçi sınıfının doğasındaki bu verili özelliği sosyalizm için bir imkan saymıştır. İnsanın başkaları için fedakarlığı, ortak mücadeleyi önemsemesi, kardeşlik ve dayanışma bilincine duygusal coşkuyu eklemesi gibi erdemler işin içine girmeye başladığı zaman “sanayi proletaryası” denilen olgunun “insan çehresi”de gözükmeye başlar. Burjuva bireyciliğinin buna muhalif bir tutum almasından daha doğal ne olabilir?

DEMOKRASİ VE MARKSİZM

Marksist siyasal pratikle bireyler arasındaki ilişkilerin biçimlenişi açısından 20. Yüzyılın siyasal koşullarına da dikkatle bakılmalıdır. Bu koşullarda sosyalizm için verilen bütün mücadeleler, her yerde ve her hareket için, amansız ve sürekli çatışmaların sahnesi olmuştur. İleri ve geri, bütün ülkelerde, hem Marksist, hem de diğer sol hareketler, gizli ve açık mücadeleyi olsun, siyasi ve askeri nitelikli mücadeleyi olsun, birleştirmek zorunda kalmışlardır. Çünkü, sosyalizm için mücadele, en ileri burjuva demokrasileri tarafından bile dışlanmıştır. 20. Yüzyıl sosyalizmi yalnız Sovyetler Birliğinde değil, bütün dünyada, tepeden tırnağa silahlı sömürücülerin kuşatması altında yaşanmıştır.

Buna itiraz edilecektir.

Ancak buna itiraz edilebilmesi için, sözgelimi şunların unutulmuş olması gerekir: 1970’li yıllarda Komünist Partisi’nin İtalya’da seçimlerden birinci parti olarak çıkacağı anlaşıldığında “Bir NATO ülkesinde komünistlerin iktidarına izin vermeyiz” diyerek İKP’nin önünü kesmeye çalışan, Fransa’nın Başkanı Pompidou’dur. Mitterand başkanlığındaki ilk koalisyon hükümetine giren 4 komünist bakanın devlet protokolünden çıkarılmasını şart koşan, ABD’nin (ve göklere çıkarılan Amerikan demokrasisinin) Başkanı Reagan’dır. Yeşiller Partisi meclis grubuna, Parlamentonun bazı oturumlarına katılma yasağı koyan, Alman Parlamentosudur. Şili’de seçimle iktidara gelmiş ve üstüne üstlük iktidarını seçimle güçlendirmiş Marksist Allende’yi devirip katleden ABD ve CIA’dır. vb., vb...

Bunlar, dünyaya örnek gösterilen kapitalist demokrasilerin, bu demokrasiyi kabullenmiş olan Marksist ve sol siyasi akımlara nasıl baktığının sadece birkaç örneği.. Demokrasisi daha dar olan ya da hiç demokrasi olamayan kapitalizmlerin Marksist ve sol siyasi akımlara nasıl baktıklarının örneklerini ise hiç saymaya gerek yok. Kaldı ki, Gladio denilen NATO kaynaklı ve güdümlü karşı-devrimci uluslararası terör örgütünün bütün Soğuk Savaş dönemi boyunca neler yapmış  ve daha neler yapmanın hazırliğı içinde olmuş olduğu da bu bağlamda unutulmamalı. Gladio’ya gerekçe sağlayan anlayış bugün de sürmüyor mu sanıyorsunuz? 1989’da “tarihin sonu”na varıldıktan sonra bütün dünyada liberal siyaset literatürüne damgasını vuran “Serbest piyasa ekonomisi olmadan demokrasi ve özgürlük olmaz!” denklemi, neo-liberal dogmaya tutkun bütün kapitalizm savunucularının (bizdeki örnekleriyle, sosyal demokrasi karikatürü İsak Alaton’lardan, Mehmet Altan türü İkinci Cumhuriyetçi, vb. Marksizm karikatürlerine kadar) kafalarının içindeki Gladio izdüşümüdür.

Geri ülkelerin geri siyasi koşullarında ve ileri ülkelerin “ileri” ve “demokratik” siyasi koşullarında, her türlü kısıtlama ve baskıya maruz kalarak ve bu arada demokrasi için mücadeleyi de omuzlarına alarak savaşan sol akımların örgütlenme ve mücadele anlayışının, bu mücadeleye katılan bireyleri anonim bir kimlik içinde eritmeyi daha baştan amaçlamış olduğu söylenemez. Hele de, Marksizmin esasen bunu gerektirdiğini düşünmek, eğer burjuva idelojik propogandaya kanmak değilse, Marksizmi hiç anlamamış olmaktır. Buna rağmen bu alanda pek çok olumsuzluğun yaşandığı da bir vakıadır. Bu vakıa zaman zaman Marksist siyaset tarzına egemen olabilmiştir.

Bütün bunlar, Marksist hareketlerin bireyi öne çıkarma ve özgürleştirme gibi yakıcı bir görevi üstlenmeleri gereğini, Marksizmin gereğinin bu olduğunu bize unutturmamalıdır. Şu da bu arada unutulmamalıdır: Gerçekliği inkar etme ya da etmeme bu soruya yanıtın veriliş biçiminde kendini ortaya koyar. Dünyanın bir noktasında ve kapitalizmin ölümcül kuşatması ve bilfiil yıkıcı askeri saldırısı altında, bir toplumun kendini daha önce hiç testten geçmemiş nazari bir öngörüye göre örgütlemesi, dünya tarihi çapında yaşanmadıktan sonra elde edilip yaşanması olanaksız bir hayatı yaşamaya kalkışması, bunun sorumluluğunu yüklenmesi, soyluluğu bir yana, kapitalizmin insana ve bireyin gerçek kurtuluşunun imkanlarına karşı tutumunu göstermesi bakımından mühim bir tecrübe değil midir? Marksizmin ve 17 Devriminin bütün bir 20. Yüzyıla damgasını vurmuş olması, bu arada Avrupa’da, Amerika’da, bütün dünyada ileriki yüzyıllara miras kalacak onca büyük düşünürün, sanatçının, şairin, edebiyatçının ve bestecinin, bilim adamı ve bilim kadınının yüreğini çelmiş olması başka türlü nasıl açıklanabilir?

Batı kapitalist demokrasi düşüncesinin bireyi özgürleştirme konusunda kendini kutsayıp Marksizme saldırmasındaki sahtekarlık, onun “Batı uygarlığı” dediği sahanın dışında kalan dünyaya yönelttiği eleştiri ile de kendini ele verir. Bu eleştiri Amerika-Avrupa kapitalist uygarlığı dışında kalan dünyanın birey yaratmadığı iddiasındadır.

Büsbütün haksız olmayan bu iddianın gerçek sırrı, bu dünyada bireyin ortaya çıkmasını engelleyen ve geciktiren maddi ve siyasal koşulların bizzat Amerika-Avrupa emperyalist uygarlığı tarafından yaratıldığı ve yeniden üretildiği gerçeği karşısında kendini ele verir. Sözü edilen dünya en az 150 senedir kapitalist emperyalizmin sömürüsü, denetimi ve güdümü altında devinen dünyadır. Bu devinimde özgür bireyin oluşmasına götürecek damarları emperyalist sömürü ve baskı kurutmuştur, hala daha kurutmaktadır. Bu “birey yaratmayan ve özgürleştirmeyen” dünya Konfiçyüs dünyası değil, emperyalizmin çıkar dünyasıdır. Bu dünyadan özgür birey yaratma karakteri olan her hangi bir hareket fışkırsın da görün, emperyalizm bütün gücüyle çullanıp ezmek, yoketmek için neler yapmaz bu türden açılımları! Lafzı bir yana, emperyalist Batı uygarlığının, bu ülkelerde yaşayan milyarlarca insanın birey olup özgürleşmesini isteyip-istemediği de bir yana, bu insanları insandan bile saymamaktadır. Napalm bombalarıyla dün Vietnam’da, Irak’ta, şurda burda, bugün misket bombalarıyla Afganistan’da öldürdüğü milyonlarca insanın insan olduğu iddiası sadece bize ait bir iddiadır. İdeolojik polemik hadi neyse, ama emperyalist kapitalizmin insan ve birey üzerine sahtekarca böbürlenmesi, insan vicdanını ayağa kaldıracak nitelikte bir sahtekarlık değil midir?

TÜRKİYE MARKSİST SOLUNDA BİREY

Aynı konuya Türkiye’nin Marksist ve Sol siyasi örgütlenme ve eylem tarihine bakarak yaklaştığımızda kendine özgü bazı ek boyutlara da rastlarız. Şu vardır mesela: Her toplumun ve toplum hayatının kendine özgü bir realitesi bulunur. Marksist düşünce ve eylem bu toplum realitesi üzerinde gerçekleşir. Geri toplumların Marksist siyasal pratiği her zaman ve her yerde Marksizmle derece derece problemi olan bir pratik olarak şekillenir. Çünkü Marksizm ileri (kapitalist) bir toplumdan daha ileri bir topluma (sosyalist topluma) gidişi anlatır. Kapitalistleşmenin geri basamaklarındaki toplumlarda işçi sınıfı hem nicelik olarak gelişmediği, hem de kendisi için sınıf olma bilincini sağlayacak birikimden yoksun bulunduğu için, bu sınıfla iç içe olması lazım gelen Marksist siyasal pratik bir tür “zeminsiz hareket” niteliğinde olur ve bu nedenle de her türden savrulmalara açıktır. Açık olduğu savrulmalardan biri de, birey ile ilgili Marksist kavrayışın uzağına düşmektir.

Marksist anlamda özgür birey tarihsel olarak burjuva özgür bireyden “başka” bir bireydir, ama burjuva anlamda bireyin ortaya çıkmadığı koşullarda ortaya çıkmaz. Türkiye’de burjuva anlamda birey, burjuva toplumun ortaya çıkışındaki sınırlılıkla sınırlanmış olarak ortaya çıkabilmiştir. Türkiye Marksist solunun bu konuyla kendisi arasındaki ilişkiyi yeterince tartışmadığı hep söylenmiştir. Örneğin İdris Küçükömer ve başka bazıları, bugünkü toplumun hangi özel tarihsel ilişkilerin ne ölçüde taşıyıcısı olduğunu sordular, kendi “engram”ı içinde devinen bir toplumun Marksizmle kurduğu ilişkinin problemlerine eğildiler ve üstünden atlanması Marksizme yarar sağlamayan önemli sonuçlara da ulaştılar. Bu düşünce mecrasından ortaya çıkan tez, Türkiye toplumunun burjuva anlamda bireyi Batılı kapitalist toplumlar ölçeğinde ve niteliğinde ortaya çıkarmadığı şeklindedir. Bu doğru ise, Türkiye’deki Marksist siyasal pratiğin de Marksist anlamda yetkin özgür bireyi ortaya çıkarmakta yetersiz kaldığı da doğrudur ve anlaşılabilir bir şeydir.

Ancak yine şu da unutulmamalı: Bireyi özgürleştiren, mücadelesidir. Türkiye solunun mücadelesi sadece bu mücadeleye katılanlara ve sempati besleyenlere değil, genel olarak bireye —kapitalizmin gelip kendisini özgürleştirmesini beklemesine ihtiyaç bırakmadan— çok büyük bir özgürlük açılımı sağlamış, bu açılım bilimden sanata, eğitimden çalışma hayatına kadar geniş alanları kapsamış, hatta bir eski darbecibaşına (Memduh Tağmaç-l2 Mart) “Sosyal uyanış ekonomik gelişmenin on yıl ilerisine gitti, durdurulmalı,” dedirtmiştir.

Konu, bugünün verili koşullarında, güncel siyaset mihverine taşınarak tartışılıp çözümleneceğine göre, burjuva birey anlayışı ile Marksist birey anlayışı arasındaki ideolojik çatışma yeni bir zeminde sürüp gidecektir. Bugüne kadarki Marksist siyasal pratik ve reel sosyalizm uygulaması bireyin Marksist anlamda ortaya çıkıp özgürleşmesi ve evrenselleşmesi açısından yeterli olamamıştır ama bu uygulama da Marksizmi tüketmemiştir. Çünkü Marksizm, uygulamanın tüketebileceği bir toplum mühendisliği dalı değildir. Uygulama somut tarihsel koşullarda gerçekleşir, Marksizm ise bu koşulların tanımlanmış olan ileri bir aşamasında. Marx şöyle öngörmüştü:

MARX’TA “KURTULUŞ” KONSEPTİ

“...Yabancılaşmanın “çekilmez” bir güç, insanların devrimle karşısına çıktıkları bir güç olabilmesi için, insanlığın büyük çoğunluğunu “mülkiyetten yoksun” kılmış ve aynı zamanda bu durumla çelişen bir zenginlik ve kültür alemi yaratmış olması gerekir; bu iki temel şartın varlığı ise üretici gücün çok fazla artmış olmasına, ileri bir gelişme düzeyine varmış olmasına bağlıdır. Öte yandan üretim güçlerinde bu gelişme (ki bu, insanların gerçek günlük hayatlarını mahalli çapta değil, dünya tarihi çapında yaşadıklarını gösterir) pratik bir temel olarak mutlaka zorunludur; çünkü o olmadan darlık sadece genelleştirilmiş olur, işin içine yoksulluk girince zorunlu ihtiyaç maddelerini elde etme mücadelesi ve bütün o ciğfe ister istemez tekrarlanır durur; ve çünkü insanlar arasında evrensel bir ilişkinin kurulabilmesi ancak üretim güçlerinin bu evrensel gelişmesiyle mümkündür. Bu ilişkiler bütün milletlerde birden “mülkiyetten yoksun” bir yığının aynı anda ortaya çıkmasına neden olur (evrensel rekabet), her milleti başka milletlerin devrimlerine bağımlı kılar, nihayet mahalli kişilerin yerine hayatlarını dünya tarihi çapında yaşayan, evrensellikleri deneysel olarak gözlenebilir kişileri geçirir. Böyle olmasaydı 1) komünizm sadece mahalli bir olay olarak varolabilirdi; 2) ekonomik ilişki güçleri evrensel, dolayısıyla çekilmez güçler olarak gelişememiş olurdu: batıl inançlarca kısıtlanmış mahalli koşullar olarak kalırlardı; 3) ekonomik ilişkilerde her ilerleme mahalli komünizmi ortadan kaldırırdı... Deneysel olarak komünizm, hakim halkların “hep birden” ve aynı anda gerçekleştirdikleri bir fiil olarak gerçekleşebilir ancak.”**

Öngörülen bu tarih sarmalı, mutlak bir kader olarak değil, uğrunda burjuvazinin ideolojik hegemonyasına ve devlet iktidarına karşı mücadele verilerek gerçekleşecektir.

Bireyin Marksist anlamda var olup gelişmesinin bir diğer mecrası da demokrasi, hiç şüphesiz. Bu demokrasi, kapitalizmin kendi hegemonik iktidar temeli olarak belirlediği demokrasi değil, Marksizm açısından sosyalizmin temeli olacak demokrasidir. Evet ama burjuva demokrasisi ile sosyalist demokrasi arasındaki ilişki de birincisi kapitalizmin ilerlediği, ikincisi de kapitalizmin gerilediği ve “yıkıma” doğru (erimeye, sönümlenmeye değil) itildiği zeminler üzerinde gerçekleşen bir kavramsal sürekliliği içerir. Bunun anlaşılmayacak bir yanı yok: Marksizm bir özgürleşme kuramıdır ve toplumsal tarihimiz bir özgürleşme sürecidir. Bu süreci burjuva sınıf “demokrasi” olarak nasıl kendi lehine belirleyip egemen varlığının tarihsel temeli haline getirdi ise, emekçiler de sosyalist demokrasiyi kendilerini özgürleştirecek, özgürleşmeyi bütün topluma kazandıracak ve içselleştirecek süreçlerin tarihsel temeli olarak belirleyebilirler. İşçi sınıfı hareketinin kapitalist (sınıflı) bir toplumda “demokrasi” ile kurması gereken devrimci ilişki bu “incelik”ten yoksunsa, o hareket er veya geç burjuva sınıfın kapanına düşmekten kendini kurtaramaz.