Hayat Ağacı (Haziran 2017)

CHP’nin bardağı
Hüseyin Hasançebi
Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Kabataş’ın yalancıları*

kabatasKızılcık okurları hatırlayacaklardır: 2013 Temmuz, Eylül, Kasım ve 2014 Ocak sayılarında tam dört kez Tayyip Erdoğan ve birkaç gazetecinin Kabataş yalanına ısrarla yer vermiş, yalanları ve yalancıları teşhir etmiştik. Çünkü olay üzerinde durulmayacak gibi değildi.

Israrımızın boşuna olmadığı görüldü.

1 Haziran 2013 günü Kabataş’ta vuku bulduğu iddia edilen hadiseyle ilgili en son gelişme Tayyip Erdoğan’ın “Benim başörtülü kızlarıma, başörtülü bacılarıma saldırdılar” dediği “mağdureye” ait görüntülerin yayınlanması ve yalanının Polis kayıtlarınca da belgelenmesi ile Tayyip Erdoğan’ın da, AKP’li Zehra Develioğlu’nun da, ona yalancı şahitlik yapan gazetecilerinin de foyaları ortaya çıktı.

Evet, Tayyip Erdoğan’ın “başörtülü kızı, bacısı” yalan söylemiş, Tayyip Erdoğan da ona hoparlörlük etmiş. Meclisteki kürsülerde, basın demeçlerinde, miting meydanlarında onları tekrarlamış, olmamış bir olayı olmuş gibi duyanın duymayanın zihnine yerleştirmeye çalışmıştı. O kadar ileri gitmişti ki, “Elimde görüntüler var, açıklayacağım ve caniler yakalanıp hesap verecekler” demişti.

Tayyip Erdoğan iddiasını tekrarlarken elinde görüntü mü vardı? Hayır. Görgü tanıklarının ifadeleri mi vardı? Hayır.

Başkalarının sözüne kanıp o yalana iştirak etmiş olabilirdi, ama “elimde görüntüler var, açıklayacağım” demesi neydi? Elinde görüntü yokken “var” diye kamuoyuna beyanda bulunması neydi?

Kendisi öyle konuşmayı alışkanlık haline getirmiş. Elimde belge var, açıklayacağım, der taraftarlarını inandırır, sonra lafı unutturur, ya da mesela belge diye Kılıçdaroğlu’nu elinde bir yolsuzluk dosyasıyla gösterir.

Peki, neye dayanarak o “mağdure” olduğunu iddia edene amplifikatör oluyordu?

Oluyordu, çünkü onun için önemli taşıyan halkın gözünde Gezi kitlesini karalamaktı.

“Camide içki içtiler”in devamı

“Camide içki içtiler” dedi, ispatlayamadı. (Hani “müddei iddiasını ispatla mükellef” diyordun?)

Tam tersi oldu, cami müezzini böyle bir olayın vuku bulmadığını açıkladı. Emniyette 8 saat sorgulandı. Dürüst insanmış. Sorguya ve baskıya direndi, ifadesini değiştirmedi ve o camiden sürüldü.

Tayyip Erdoğan “yanlış söylemişim” demedi, diyemedi. Tükürdüğünü yalamış olmamak için aynı lafı etmeğe devam etti. Kendisini bizzat kendisi ve çevresi o kadar şişirmişlerdi ki, yanlış yaptığını ikrar edemezdi. Oysa onun inancına göre yanılmazlık “Allaha mahsustu”, ama merak etmeyin emireri milletvekillerinden öylesi de çıktı, yağcının biri ondan “Allahu Teala'nın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” diye söz etti.

Bildiğimiz kadarıyla böyle bir laf İslam inancına göre Allaha şirk koşmaktı. Ve en büyük günahtı.

Ama herkese fırça atan büyük Lider o günahkâra bir şey demedi. Çünkü yapılan yağcılık hoşuna gitmişti.

Daha sonra açılan davanın iddianamesinde camide içki içilmediği belirtildi. Tayyip Erdoğan yine gık demedi.

Cami konusunda dine bağlı olanları tahrik etmek vardı. Kabataş iddiası ise hem dindarları, hem de “çocuklu ve hamile kadına saldırdılar” diyerek herkesi tahrik etmek içindi.

Kabataş çok sayıda otobüs durağının, füniküler terminalinin, vapur ve dolmuş motoru iskelelerinin bulunduğu son derece canlı ve hareketli bir kavşak noktasıdır. Büfeler, seyyar satıcılar önünde ve açık hava kahvelerinde günün her saatinde yüzlerce kişi bulunur.

Öyle bir yerde öyle bir vakanın cereyan etmesine imkân yoktu. Çünkü insanlar çocuklu bir kadına saldıranlara müdahale ederlerdi ve olayın sayısız tanığı bulunurdu, Veya herkesin cebinde bir video kamera olduğundan olayı kayıt edenler çıkardı.

Oysa ne tanık vardı, ne de mobese denilen sokak kamerası görüntüleri, ne de cep telefonun görsel kayıtları.

Olamazdı da, çünkü öyle bir olay Hollywood’un şiddet filmlerinde bile yoktu, olsa olsa, Doğu Asya’nın vurdulu-kırdılı ve Ninjalı paçavralarında belki bulunabilirdi. Yani anlatılan hiç kimsenin inanacağı türden değildi. Ama peşinen ve kesinlikle inanılamayacak bir yalana süfli siyasi nedenlerle suç ortağı olundu.

Zehra Develioğlu halüsinasyon da görmüş değildi, düpedüz yalan söylüyordu.

İddia sahibi –aşağıda da değineceğimiz gibi– AKP’li bir kadındı. Kimsenin görmediği olay hakkında “mağdure” olduğunu iddia eden o kadınla röportaj yapan da AKP’nin koç başı gazetelerinden Star’ın muhabiri Elif Çakır’dı.

Şıracının şahidi bozacı

AKP’li Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu’nun gelini Zehra Develioğlu, 1 Haziran 2013 günü 19.40-20.00 arasında Kabataş’ta eşini beklerken bebeğiyle birlikte saldırıya uğradığını iddia etmiş ve şunları söylemişti: “Ne olduğunu anlayamadığım bir anda üzerleri çıplak, elleri deri eldivenli, başlarında tuhaf bantlı 70-100 kadar adamın ortasında kaldım. Bebek arabam elimden gitti. Bir kadın ‘Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi vurun şuna’ deyince, bir adam arkamdan tekme tokat vurmaya başladı. Bir taraftan ‘Bu ülkenin gerçek sahibi biziz, anladınız mı, ulan’ diye bağırıyorlar, bir taraftan tekmeliyorlardı. ‘Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı, devrim yapacağız, bakın size neler yapacağız’ diyerek aklınızın bile almayacağı şekilde küfrettiler, vurdular, vurdular. Kendimi kaybettim. Kendime geldiğimde üzerim
idrar kokuyordu. Kalktım, bebeğimi bulmaya çalıştım.”

Olay burada kalmadı: Habertürk televizyonundan Balçiçek İlter Elif Çakır aracılığıyla Zehra Hanım’dan randevu aldı ve gidip konuştu, döndükten sonra saldırıya “ikna olduğunu” söyledi. O yazısını yazarı olmadığı Star’da yayınladı.

Hürriyet’ten Ayşe Arman İlter’in ikna olmasına cevaben “ben ikna olmadım” dedi,  Elif Çakır’dan kendisine randevu alması için tavassutta bulunmasını rica etmiş, ama alamamıştı.

Balçiçek İlter ise almıştı. Almakla kalmamış, “Cesur bir kadın tanıdım o gün… kalabalık bir grup tarafından darp edilen, tacize uğrayan, bebeği ve kendisi için korkan, olur da şikayette bulunursa sokakta başına tekrar bir şey gelir mi diye kâbus gören… morlukları da gördüm” diye allaya pullaya yazmıştı. Bizim de bu kadar iptidai yalanları savurana değil, onlara inanana, çünkü inanmak isteyene tepkimiz olmuştu.

Balçiçek İlter Ayşe Arman’ın uyarısına saygısızca yanıt verdi: “Ben kimseyi ikna etmek zorunda değilim” dedi. Oysa zorundaydınız Balçiçek İlter, zorundaydınız.

Kimseyi ikna etmek zorunda değilseniz, Tayyip Erdoğan’ın basındaki hoparlörlerinden biri olan gazeteye girmeniz, sizin yerinize “niçin?” sorusunu yanıtlamaya yeter.  Bu bizim için yeterince açıklayıcıdır.

Kameralar bozuk değilmiş

Develioğlu’nun, Çakır’ın ve İlter’in bu kadar rahat konuşmalarına neden olan nokta, o sırada kameraların bozuk olduğu, kayıt alınamadığı yalanıydı. İddia sahipleri bu yalana sığınmışlardı. Oysa yalan kısa zamanda ortaya çıktı. Saldırının vuku bulduğu dakikalarda oradan geçen BJK formalı bir genç Emniyet tarafında ifadeye alınarak uzun uzun sorgulanmıştı.

Demek ki, kameralar bozuk değilmiş ve o dakikalara ait görüntüler polisin elindeymiş.

Ortaya son çıkan mobese görüntüleri, burada adı geçen (ve geçmeyen Abdülkadir Selvi, Şamil Tayyar, Rasim Ozan gibi tetikçi) gazetecileri yalancının hınk deyicisi durumuna düşürdü. Teşhir etti. Yalanlar teşhir olduktan sonra İlter’den, İsmet Berkan’dan gelen özür dilemeleri o denli vahim bir olaydaki paylarını bağışlatmaz..

Zehra Develioğlu Adli Tıp Şube Müdürlüğü’nden rapor almıştı. Raporda, bacaklarının iç kısmında, kısa sürede geçebilecek 5 adet morluk olduğu belirtilmişti.

Oysa çok belli ki, “mağdure” kendi kendisini mağdur etmiş, bacaklarını kendisi morartmıştır. İnsan eti hassastır, kadın derisi daha da naziktir, biraz sıkmakla her kadın kendi kolunu, bacağını “hafifçe morartabilir”. Çocukluğumuzda başkalarının yanında annemizin hoşuna gitmeyecek bir şey yapmışsak, onların önümde azarlayıp gururumuzu kırmamak için uyarı mahiyetinde bizi hafifçe çimdiklerdi, o kadarcık çimdik bile tenimizi morartmaya yeterdi.

Tayyip Erdoğan yayınlanan görüntülere rağmen “başörtülü bacımıza, kızımıza” saldırdılar laflarına devam etti ve “ya adli tıp raporlarını nerenize koyacaksınız” diyerek seviyesini bir kez daha gösterdi.

Oysa bahsettiği rapor olaydan 5 gün sonra alınmıştır. 5 gün içinde morartılar sararır. Yani tabibin gördüğü morluklar yenidir. Kaldı ki, Zehra Hanım’ın iddia ettiği kadar şiddet bir kaç hafif morlukla açıklanamaz.

Şimdi hicap duyması gereken kim? Zehra Hanım mı, Elif Çakır mı, Balçiçek İlter mi, İsmet Berkan mı, yoksa “müddei iddiasını ispatla mükelleftir” diyen, ama iddiasını ispat edemeyen Tayyip Erdoğan mı?

Görüntüler yalanı da, yalancıyı da kanıtladı

AKP Bahçelievler Belediye Başkanı Osman Develioğlu’nun gelini Zehra Develioğlu, 1 Haziran’da Kabataş’ta eşini beklerken bebeğiyle birlikte saldırıya uğradığını iddia etmiş ve şunları söylemişti: “Ne olduğunu anlayamadığım bir anda üzerleri çıplak, elleri deri eldivenli, başlarında tuhaf bantlı 70-100 kadar adamın ortasında kaldım. Bebek arabam elimden gitti. Bir kadın ‘Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi vurun şuna’ deyince, bir adam arkamdan tekme tokat vurmaya başladı. Bir taraftan ‘Bu ülkenin gerçek sahibi biziz, devrim yapacağız,  anladınız mı ulan’ diye bağırıyorlar, bir taraftan tekmeliyorlardı. ‘Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı size neler yapacağız’ diyerek aklınızın bile almayacağı şekilde küfrettiler, ‘Tayyip’in orospusunu bulduk, gelin’ diye bağırdılar, türbanımı çıkardılar, vurdular, vurdular. Şahıs benim başıma doğru erkeklik organıyla sürtünmeye başladı, .... Yüz kişi geldi, üstüme işediler, cinsel organlarını sürttüler, bebeğimi tekmelediler, havaya fırlattılar.  Kendimi kaybettim. Kendime geldiğimde üzerim idrar kokuyordu. Kalktım bebeğimi bulmaya çalıştım.”

Zehra Develioğlu’nun saldırıya uğradığını söylediği dakikalara ilişkin görüntüler 1 Haziran 2013’e ait. Polis raporuna göre Develioğlu saat 19.42’de güvenlik kamerasının görüş açısına giriyor. Elinde bebek arabası, arabada da bebeği var. Genç kadın Kabataş tramvay durağının karşısındaki kaldırıma geçiyor ve eşini bekliyor. Saat 19.43’te, yanından 8-10 kişilik bir grup geçiyor. Çevrede de olağandışı hiç bir hareketlilik gözlenmiyor. Saat 19.48’de 10-15 kişilik başka bir grup geliyor ve Develioğlu’nun yanında 30 saniye kadar duraklıyor. Polise göre burada söz dalaşından dolayı bir hareketlilik oluyor. Grup 19.50’de oradan uzaklaşıyor. Çevrede yine bir olağanüstülük gözlenmiyor. Kabataş iskelesinin güvenlik görevlileri de normal işlerine devam ediyor. Yaklaşık 10 dakika bekleyen Develioğlu’nun saat 19.58’de eşi geliyor ve bir dakika sonra ikisi birlikte yolun karşısına geçiyorlar ve kameranın görüş açısından çıkıyorlar.

Polis günlerce iddiayı soruşturdu. 73 ayrı kameranın görüntülerini inceledi. Bölgedeki büfecilerin, taksicilerin ifadelerini aldı. Baz istasyonlarından alan taraması yapıldı, saptanan cep telefonu no.larından o zaman diliminde orada bulunan herkes tespit edildi ve ifadeye çağırıldı. O kişilerden bazıları teşhis için Develioğlu’na gösterildi. İfadesinde ayrıntılı eşkal veren Develioğlu, şüphelileri teşhis edemedi.

Sen yoluna devam et

Görüntüler ortaya çıktıktan sonra twitter'dan açıklama yapan İlter küstah tutumunu sürdürdü. "Kabataş görüntülerini izledim. Ayıp bana ait değil, ‘Kadının beyanı esastır’ diyerek dinlediğim Zehra hanıma aittir, açıklama yapmak zorundadır!" dedi.

Balçiçek İlter kamera görüntülerinden sonra yanıltılmış olduğunu söyledikten sonra olayın üzerine sis perdesi yayıyor:

“Ama Zehra D. anlattıklarının arkasında… ‘Yaşadım’ diyor. ‘Adli Tıp raporum, suç duyurum var’ diyor…

Eee! Onun söylediklerine ne diyeceğiz? Kasette yaşadığı da gözükmüyor, yaşamadığı da…

Ha, siz beni linç edin, ona da eyvallah!

Ama servis edilen kaset durumu deyince orada biraz duracaksınız…
Deniz Baykal ve MHP’li vekillerle başlayan süreçten, ne demek istediğimi çok daha iyi algılayacaksınız.”

Tayyip Erdoğan gibi adli tıp raporunu tanık gösteriyor, kamera görüntüleri üzerine kuşku serpiyor ve Baykal olayına sığınıyor.

Yani yaptığını vahim olduğunun kabul etmediği gibi, Zehra Hanımın saldırıya uğrayıp uğramadığından hâlâ emin değil.

Eğer İlter aldanmışsa, onu Zehra Hanım aldatmamıştır. Aldanmışlığı Tayyip Erdoğan’ı kalıcı görmesindedir: Tam da Tayyip Erdoğan’ın çöküşünün öncesinde, 17 Aralık’a 5 kala, Tayyip Erdoğangilin bir gazetesine girmiş olmasındadır.

Söylediği “Kadının beyanı esastır” lafının da anlamı yoktur. O söz, ancak kadın kapalı kapılar ardında veya dışarıda ıssız bir mahalde, veya gece karanlığında tacize uğramışsa, hiçbir görgü tanığı yoksa geçerli olabilir. Oysa yüzlerce kişinin bulunduğu bir mahalde kadın saldırıya uğradığını ileri sürüyorsa, ama iddiasının HİÇ BİR TANIĞI YOKSA, kamera görüntüsü de yoksa kadının beyanı esas olmaz. Yukarıda yazdığımız o kadar insandan hiç birisi öyle bir olay görmemişse, ona tabi ki inanılmayacaktır.

Gezi’nin Fadime Şahin’i

İddia sahibesi görüntülerin yayınlanmasından sonra TRT’ye verdiği mülakatta şöyle dedi;

“Bu yaşadığım olay, süreç esnasında basında medyada öyle bir hale ulaştı ki, sanki böyle bir olay yaşanmamış, bir kadın darp edilmemiş, bir çocuk bundan zarar görmemiş gibi hakkımda suçlamalar yapıldı ve ben kendimi savunmak durumunda kaldım. Ben o acıları yaşadım ve yaşadığım bu acıların büyüklüğü bana yeter. Bunu kimseye ispat etmek durumunda değilim. Bana zaten inanmak istemeyen inanmayacaktır. O görüntüleri ilahi bir kamera olup tepeden kaydetse bile inanmayacaklardır.”

Bu sözleri nasıl ciddiye alalım? “İlahi bir kamera da kaydetse inanmayacaklar” ne demek? Hayatta ilahi (Tanrısal) kamera diye bir kamera var mı ki, görüntüleri olsun? Zehra Hanım dindarlara sesleniyor ve “Allahu Teala’nın kamerası da o görüntüleri çekseydi, münafıklar gene inanmayacaklardı” diyor.

Bu şahıs AKP’lidir, Tayyip Erdoğan’ın muhibbesidir. Partisine ve Başbakanına hizmet etmektedir, yalan da söyleyecektir, sahte kanıt da icat edecektir.

Olay siyasidir. Rastgele bir olay değildir. İddia politik ise, konuya esas olarak siyaset açısından bakılır. Kaldı ki, bu toplum politikada beyanı esas alınmayacak kadınlar görmüştür. Örneğin kadına atfedilmiş bütün erkek egemen yakıştırmaları üzerinde taşıyan dinli-imanlı, bayraklı-ezanlı Tansu Çiller’in yalanları ne çabuk unutuldu?

Balçiçek İlter’in Zehra Hanıma inanmak istediği için inandığı ortaya çıkmıştır.

Ona tepki gösterenlere “dağılın” diye hakaret eden de kendisidir. Asıl çekip gitmesi gereken, daha doğrusu demokratlar arasından çekip gitmiş olan kendisidir.

Tabii ki, sorun ne Balçiçek İlter’dir, ne de Elif ve Zehra hanımlar. Aslolan Tayyip Erdoğan’ın hiçbir ilke ve etik tanımayan, sınırsız ihtirası ve narsizizmidir. Bunca hilaf-ı hakikat beyanı ortaya çıktıktan sonra bile, hiçbir şey olmamış gibi bağırıp çağırmaya devam etmesidir. [Mesela birkaç gün önce İspanya Başbakanıyla yaptığı basın toplantısında “Urla’daki evler 35 sene evvel yapıldı” demiş, iki gün sonra Google uzay fotoğraflar 1 yıl önce o arazinin bomboş olduğunu kanıtlanmıştır.]

Tıpkı cami gibi bu da ne ilktir, ne de sonuncu. Cami gibi, Kabataş gibi, beyanlar beyanları izleyecektir. Nitekim kendisi geçen senenin camide içki içtiler iddiası ile Kabataş’ta başörtülü bacıma saldırdılar laflarını karıştırmışi “Kabataş’ta ellerinde bira şişeleriyle başörtülü bacıma saldırdılar” demiştir.

“Mağdure“ Zehra Hanım da görüntülerin ortaya çıkışından sonra TRT’ye mülakat verdi. Ama, hiç Zehra ikna edici değildi. O da Balçiçek İlter gibi “kimseyi ikna etmek zorunda olmadığını” söyledi ve “ilahi kamera olsa, tepeden görüntülese yine inanmayacaklar” dedi.

Kendisi bilerek ve isteyerek Gezi Olayında kara propaganda da rol almıştır. Hatırlanacağı üzere 28 Şubat 1997 öncesine rastlayan Aralık ayında Aczimendi Şeyhi Müslüm Gündüz’ün evine polis kameralarla baskın yapmış onu çıplak görüntülerle resimlemişti. Olaya sert tepki göstermiştik.

Derin devletin komploculuğu bir din adamını genç bir kadınla göstererek (özel hayatını kanun adamlarıyla hiçe sayarak) küçük düşürmek istemişti, o olay 28 Şubat’a giden yolun ilk adımıydı. Fadime Şahin’in devlet tarafından görevlendirilmiş birisi olduğu sonradan ortaya çıktı.

Zehra Develioğlu’nu ise 1 Haziran gün orada bulunmasını, eşiyle orada buluşmasını AKP’li yakınları kullanmak istediler. Star Gazetesi Genel Yayın Yönetmeniyle konuştular, o da tetikçisi Elif Çakır’ı gönderdi.

Böylece bir rastlantıdan faydalanılmak istendi. Zehra Develioğlu Fadime Şahin gibi önceden ısmarlanmış birisi değildi, ama “beni dövdüler,çocuğumu havaya atılar,  üzerime işediler, cinsel organlarını  sürttüler” gibi laflarla Gezi aleyhine büyük tepkiler yaratmak, infial gösterilmesini istemek”gibi bir işlev gördü.

Bu bakımdan, yaptığı Fadime Şahin’den de vahimdi. Çünkü Şahin bir din adamını gözden düşürmeye alet edilmişti. Ama Develioğlu –yasa diliyle– ”halkı kin ve adavete” teşvik ve tahrik ediyordu.

Tayyip Erdoğan’ın aylardır ısrarla ve inatla “Başörtülü kızımı, başörtülü bacımı” diyerek başörtüsüne vurgu yapması da kara propagandanın kimler için yapıldığını ortaya koymuştur. Oysa Zehra Develioğlu’nun söyledikleri doğru olsaydı, iddiasındaki o şahıslara sadece dindarlar değil, herkes lanet okuyacaktı.

Şimdi ise AKP’li siyasi İslam kendi yalanıyla teşhir olmuştur, iftirasıyla baş başa kalmıştır.

Tekrar tekrar vurgulamalıyız ki, Zehra Develioğlu’nun o yalanlarına ancak inanmak isteyenler inanır. Yalanlar az-buz değildir, “bana Tayyip’in ororspusu dediler, cinsel organlarını yüzüme sürttüler, bebeğimi havaya attılar” gibi laflar her kadının kolay kolay uyduracağı iddialar değildir.

Nitekim öyle bir olayın vuku bulduğuna inanmayan Fehmi Koru “mağdure” olduğunu iddia eden kişinin o lafları ancak doğum sonrası (post-partum) psikozuyla izah etmeye kalkmıştır. Bu kadar büyük ve inanılmaz bir yalana bula bula ancak böyle kılıfı bulabilmiştir.

Çünkü o zaman “mağdure” rolünü oynayan kadın mazur olacak, onun yalan söylediğinden emin olanlar bile  bu mazeret karşısında belki merhamet bile duyacaklardır.

Sosyal medyada büyük yalana inanamayan bazıları iyi niyetle bu kadar yalancılığı şizofreniye, başkaları ise mitomaniye bağlıyorlar. Her ikisi de tedavi ya da psikiyatrik destek gerektiren hastalıklardır.

Oysa konuştuğumuz olay tıbbi değil, siyasidir.

Facebook’unda olaydan hiç bahis yok

Başlangıçta Zehra Develioğlu’nun siyaset tarafından kullanılmasına, çirkin politikaya alet edilmesine, o politikanın acımasızlığının kadını harcamasına tepki duymuştuk, ona yalan beyanlar söyletiyorlar sanmıştık.

Başbakanları da iddiayı meydan meydan dillendirdikten aylar sonra olay büyüyünce, kadın her gün gazete ve televizyonlara konu oldu. Hiç kimse bu gibi afişe olmak istemezdi. Nitekim o da “ilahi bir kamera olsa da görüntü yayınlasa bana yine inanmayacaklar diye” şeklinde yakınıyor, diyorduk.

Fakat 19 Şubat tarihli “Karşı Gazetesi” olayın ertesi gününe rastlayan 2 ila 7 Haziran arasındaki facebook notlarını sosyal medyadan naklen yayınlayınca, kullanılmanın gönüllü olduğunu, bu bâdireye bilerek isteyerek girdiği, tepkileri hak ettiği anlaşıldı.

O notlarda kendisinde hiç de iddia edildiği gibi travma yaşamış, depresyona girmiş insan hali yok. Mesela notlarında 2 Haziran’da ağacı sıkı sıkıya kucaklamış bir Kılıçdaroğlu karikatürü var, CHP Genel Başkanı “Tek umudum sen kaldın, haydi koçum bi iktidar yap beni” diyor.

Ağaç gezi parkındaki ağaçlar olsa gerek. Ayrıca Kılıçdaroğlu’na çatıyor, alay ediyor. Yani Zehra Hanım Tayyip Erdoğan’ı o denli benimsemiş ki, CHP Genel Başkanı’na tıpkı Başbakanını üslubuyla yaklaşıyor.

3 Haziran günü Gezi direnişçilerine sövüyor:

“Üç beş ay önce anne karnındaki bebek kürtajla alınsın diyen katil zihniyet bugün üç-beş ağaç için ayaklanıyor. Bu tipler İsrail’in istediği tip ve karakterler, bunlar Kandil’de Apocu olur, Ankara’da Atatürkçü, Taksim’de doğacı, Hrant’ın cenazesinde Ermeni, ama asla Türk olamazlar.”

Aynı günkü diğer notu ise şöyle:

“İki gündür ellerinde çanak çömleklerle meydanda uluyanlar. Yağmur yağınca kuyruğunuzu kıstırıp dağılıverdiniz. Noldu yoksa vatanınızı kurtarmaktan vaz mı geçtiniz. Yarın iş var di mi.“

İşte bu şahsın düzeyi böyle. Bütün türdeşleri gibi Yahudi düşmanı, Ermeni düşmanı, Kürt düşmanı, hayvanlarla küfretmek (ulumak, kuyruğunu kıstırmak) ilkelliğinde kendisini kurtaramamış bir AKP’li.

7 Haziran 2013 gecesi Fas’tan gelen Başbakanını karşılamaya gidecek kadar sıkı bir AKP’li.

Son bir nokta: Bazı yurttaşların büyük yalan konusunda Zehra Develioğlu, İsmet Berkan, Rasim O. Kütahyalı ve Balçiçek İlter’e açtıkları davaya T.C.Hükümetinin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın müdahil olarak katılacağı açıklandı, yani yalan gayrı resmilikten ve kişisellikten çıkarılıp devlete mal edecek.

“Değişen Türkiye” dediğiniz işte bu Türkiye’dir.

* güncellendi (22.02.2014)