Sinemamızda 100 yıl

susuzyazZihinsel süreçlerimizin gerçekliği algılama ve anlamlandırma etkinliğinde varılan sonuçların yorumlanıp estetik planda insanlara iletilmesi sanat ve sanatçı vasıtasıyla olur. Eserin yaratılmasında veya icrasında sanatçının aracı elleridir, bedenidir, ses telleridir, hatta gerçeklikle ilişkisini sağlayan gözleri ve kulaklarıdır. Durağan anları kaydeden fotoğraf makinesi ve sonrasında peş peşe kaydedileni hareketlendiren sinematograf aygıtının icadıyla araya mekanik aletler girmiştir. Projeksiyon ışığının önünden akan görüntülerin beyindeki görme merkezinde bir süre daha varlığını koruması (ağtabaka izlenimi) özelliği buluşun temelini oluşturur. Tarih öncesinde, geceleyin ateşin insan gölgelerini mağara duvarlarında oynaştırmasından “camera obscura”ya, durağan görüntü kaydından hareketin film şeridi üzerine düşürülmesine varan uzun bir süreçtir sinemanın varoluşu. Bu süreç “sinematograf”ın habercisi olan bütün teknolojik gelişmeleri kapsar. Sinema farklı ülkelerin farklı mucitlerinin küçük keşifler serisine dayanır. Varoluşunda teknolojik gelişmelerin başat rol oynadığı yeni bir sanat kendisinden önce var olan tüm sanatların estetik ve kültürel birikiminden yararlanarak sanat etkinliklerinin önünde yeni ufuklar açar. Endüstriyel bir araç olduğu gibi kitle iletişim aracıdır da aynı zamanda.

Sinema tarihi, Lumière kardeşlerin Paris'te çektikleri yaşamın içinden kısa görüntülerin oluşturduğu filmleri, 28 Aralık 1895'de bir cafede beyaz perdeye yansıtmalarıyla başlatılır. Hızla dünyanın dört bir yanında çekimler yapılmaya, gösteriler düzenlenmeye başlanır. Pathé'nin, Lumière'in operatörleri Osmanlı toprakları üzerinde özellikle de İstanbul'da çekimler yapmışlar. İleride büyük bir endüstri olacak sinemanın ilk adımları atılmaktayken, Osmanlı Sultanı Abdülhamid bu aygıta şüpheyle yaklaşır. İstanbul'a çekimlere gelen Lumière operatörlerinden Alexandre Promio: “Bu sıralarda Abdülhamid Türkiye'sinde, manivelası olan her aygıt şüpheli bir eşya sayılıyordu. Türkiye'ye serbestçe girebilmek için Fransız büyükelçisini işe karıştırmak, sonra da birkaç memurun avucuna sanki yanlışlıkla konmuş birkaç kuruşu geri almayı unutmak gerekti. Böylelikle İstanbul, İzmir, Yafa, Kudüs ve başka yerlerde çalışabildim.” (Türk Sineması Tarihi, Nijat Özön, Artist Yayınları, 1962, S.18)

İlk film gösterisi 1896 yılı sonlarında Bertrand adlı bir Fransız hokkabaz tarafından saray sakinlerine yapılır. Halka açık ilk gösteri ise 1897 başlarında Fransız film şirketi Pathé'nin İstanbul temsilcisi Rumen asıllı Musevi Siegmund Weinberg tarafından Galatasaray Lisesi karşısındaki Sponeck Birahanesinde yapılır. Abdülhamid dönemindeki baskıcı ortam ve yeniliklere kapalı olan tebaanın bu etkinlikleri olumsuzlaması yabancı uyrukluların her konuda ön almasını sağlamıştır. Sinema ile ilgili gelişmeler öncelikle hep İstanbul Beyoğlu'nda, Pera'da hayat bulmuştur. Pera'da nüfusun çoğunluğunu oluşturan azınlıkların yeniliklere kolayca uyum sağlama eğilimleri kültürel etkinliklerin bu semtte daha hızlı benimsenmesini getiriyordu. Weinberg İstanbul yakasında Direklerarası'ında Fevziye Kıraathanesinde düzenli film gösterileri yapmaya başlar. Tüm bu film gösterim etkinliklerinin düzenleyicileri ve izleyicileri azınlıklar ve yabancı uyruklulardır. Diğer sanat ve gösteri türlerinde olduğu gibi bu semtin yeniliklere açık insan çeşitliliğinden beslenen sinema Beyoğlu merkezli gelişmiştir. Pera aynı zamanda bankacılık, ticaret ve diplomasi işlerinin de “iyi” gittiği yerdi.

İlerleyen zamanda film gösterileri yaygınlaşıp Osmanlı Devleti sinemanın insanlar üzerindeki siyasal ve toplumsal etkilerine vakıf olunca bu piyasanın düzenlenip kontrol altına alınma gereği hasıl olmuştu. Bu nedenle 29 Mart 1903'te çıkarılan Sinema Nizamnamesi ile sinemanın ticari ve sosyal işleyişi kurallara bağlanmıştır. Filmlerin önceden görevli memurlarca izlenip gösterilmeye uygun olanların seçilmesi işlemi (sansür) hukuki zemine kavuşturulmuştur. Suikast korkusu nedeniyle Abdülhamid saltanatı süresince İstanbul'a elektriğin getirilmemesi nedeniyle sinema işletmeciliği gelişemez. Film gösterileri de uzun süre birahane, kahvehane, tiyatro, gazino vb. yerlerde ilâve gösteriler şeklinde üvey evlat muamelesi görür.

İstanbul'da ilk yerleşik sinema salonu 1908 yılında Siegmund Weinberg tarafından açılabilmiştir. Sinema salonlarının artmasında, aynı yıl ilân edilen İkinci Meşrutiyet'in getirdiği toplumsal rahatlamanın da payı vardır. Bu yıllarda ticaretin geneli gibi sinema işletmeciliği de gayrimüslim azınlıkların yaptığı bir iştir. Türkler tarafından ilk yerleşik sinema salonu 19 Mart 1914 tarihinde açılır. Sonra devamı gelir. Çünkü dışarıdan hikaye anlatan filmler gelmeye başlamış, seyirci sayısı artmış ve sinema işletmeciliği para kazandıran bir iş olmaya başlamıştı. Bu tarihlerde Osmanlı'nın İstanbul, İzmir, Selanik gibi büyük şehirlerinde sinema salonları peş peşe açılmakta ve sinema izleyici kitlesi oluşmaktaydı. Ama bir Türk sinemasının varlığından henüz bahsedilemiyordu. Çünkü gösterim için yabancı filme talep artarken hiçbir Türk filmi çevrilememiştir.

-28 Temmuz 1914'te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Sırbistan'a savaş açar,
-2 Ağustos 1914'te Osmanlı İmparatorluğu Almanya'yla gizli bir ittifak anlaşması imzalar,
- 3 Ağustos 1914'te seferberlik başlar,
-11 Ağustos 1914'te Fuat Uzkınay yedeksubay olarak silah altına alınır,
-11 Kasım 1914'te Osmanlı İmparatorluğu itilaf devletlerine resmen savaş ilan eder.

rus-abidesiHalkı savaşa hazırlamak ve karşı cephedeki Ruslara düşmanlığı körüklemek için 1876-77 Osmanlı-Rus savaşında Rusların Ayastefanos'a (Yeşilköy) kadar ilerlemeleri anısına buraya diktikleri anıtın yıkılmasına karar verilir. Bu yıkımın filme çekilmesi istenir ve iş bir Avusturya film şirketine verilir. Fakat dorukta olan 'milli hassasiyetler' nedeniyle çekimin yabancı bir operatör tarafından yapılmasına itiraz edilir. Görev bir Türk'e, çekim tekniklerini Avusturya'lılardan hemen orada öğrenen Fuat Uzkınay'a verilir. Fuat Uzkınay'ın, 14 Kasım 1914 yılında çektiği, hakkında bir belge hatta tanığa rastlanmayan, çekilip çekilmediği tartışmalı “Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı” adlı bu belgesel film ilk Türk filmi kabul edilmektedir.

Osmanlı Topraklarında 1914'ten önce de filmler çekilmiştir. 5-26 Haziran 1911 yılında Sultan Reşat'ın Selanik ve Manastır’ı ziyaretinde sinema ve fotoğraf sanatçıları Osmanlı Tebaasına dahil Manaki kardeşlerin çektiği filmler hangi tarih içinde değerlendirilmelidir? Osmanlı Devleti Manastır'ı 1912 yılında kaybetmiştir. Gayrimüslim Manaki kardeşlerin çekimlerinin önemli kısmı "Osmanlı vatandaşı" oldukları döneme rast gelmektedir. Bu durumda Manakilerin çalışmalarını Türk sinema tarihinin öncü bir parçası olarak kabul etmek gerekir mi? Hangi ülke adıyla nitelenmeli? Osmanlı, Türk, Makedon, Yunan, Balkan…! Cumhuriyet'in kuruluşuyla başlayan ulus devlet yapılandırılması kapsamında tarih yazıcılarının temellerini atmaya başladığı resmi tarih anlayışına uygun sinema tarihi de oluşturulmaya çalışılmıştır. Gayri Müslim Manaki kardeşlerin çektikleri filmler başka diyarların kabul edilmiştir. Ama varlığı konusunda kuşkular bulunan, Müslüman Türk subayı Fuat Uzkınay'ın belgeselini çektiği “Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı”nı merkez alan bir tarih yazımı yapılmıştır.

Osmanlı'da ilk resmi sinema kurumu Merkez Ordu Sinema Dairesi (MOSD), 1915 yılında Almanya'ya yaptığı gezide Alman ordusunun film birimlerinde gerçekleştirilen belgesel yapımlardan etkilenen Enver Paşa'nın emriyle kuruldu. Savaşa katılan ülkelerin sinemayı silah gibi kullandığını gören Enver Paşa, orduya bağlı bir sinema kurumunun oluşturulması emrini vermiş, bu kuruluşun başına da Siegmund Weinberg getirilmiştir. Bu kurumda ayrıca Fuat Uzkınay, Mazhar Yalay, Cemil Filmer de görev almışlardır. Daha sonra savaşta ülkesi karşı safta yer alan Rumen uyruklu Weinberg'in işine son verilince yerine Fuat Uzkınay geçmiştir. MOSD amacına uygun olarak 1918 yılına kadar; askeri harekatlar, askeri çalışmalar, silah eğitimleri ve manevralarla ilgili pek çok belgesel film çekmiştir. Birinci Dünya Savaşı süresince sinemanın kitleleri yönlendirmede gazete haberleri ve resmi açıklamalardan daha inandırıcı ve etkili olduğu geç de olsa fark edilmişti. Sinema yoluyla halkın zafere olan inancı canlı tutulabilir, milli duygular kabartılabilir, yenilgiler saklanabilirdi.

Birincil amacı milleti milli terbiyeye, sağlığa, fikri seviyesini geliştirmeye, güçlendirmeye, iş hayatına alıştırmaya çalışmak olan yarı askeri kuruluş Müdafaa-i Milliye Cemiyeti (MMC) 1916'da gelir sağlamak için film çekme işine girmiştir. 1917 yılında ilk öykülü filmler Pençe ve Casus Sedat Simavi yönetmenliğinde bu kurum adına çekilir.

Osmanlı İmparatorluğunun savaştan yenik çıktığını belgeleyen Mondros Mütarekesi 30 Ekim 1918'de imzalanır. Mondros MurebbiyeMütarekesiyle kapatılan MOSD ve MMC'nin elindeki bütün sinema araç ve gereçleri, İstanbul'u işgal eden kuvvetlerin eline geçmesin diye Malul Gaziler Cemiyeti'ne (MGC) devredilir. Ahmet Fehim Efendi 1919 yılında Mürebbiye ve Binnaz adlı filmleri MGC adına çeker. Mürebbiye filmini işgalci Fransızları kötülediği ve küçük düşürdüğü biçiminde yorumlayan halk, filmi coşkuyla karşıladı. İşgal Kuvvetleri halkın bu ilgisi karşısında filmi yasaklarlar. Yine MGC adına Şadi Fikret Karagözoğlu'nun hem yönettiği hem oynadığı, Şarlo'dan esinli Bican Efendi Vekilharç ve sonrasında bu serinin devam filmlerini çeker.

1 Ekim 1921 yılında ilk özel film şirketi Kemal Film kurulur. MGC'den sinema makineleri kiralayıp savaşla ilgili haber filmleri çekerek faaliyetine başlar. Kurtuluş Savaşı sonunda 1922 yılında, sinema ile ilgili aygıtlar TBMM Orduları'nın yeni kurduğu Ordu Film Çekme Dairesi'ne aktarılmıştır. Nihayetinde ordunun kucağında doğan sinemamız, 1922 yılında Muhsin Ertuğrul ile film çekimlerine başlayan Kemal Film şirketiyle sivilleşmiştir.

1914'te çekilen varlığı kuşkulu ilk filmi başlangıç olarak aldığımızda sinemamız 100 yılı tamamlamış oluyor. 1914-1921 yılları arasında toplam çekilen film sayısı hepi topu 15 adettir. Osmanlı devletinde ordu eliyle kurulan bir kurumun çektiği belgesel filmlerle başlayan sinema serüveni, çeşitli nedenlerden ötürü uzun bir dönem sağlıklı bir endüstri yaratamamıştır. Osmanlıda sinema alanında yatırımcıların ortaya çıkmaması, özellikle endüstriyel olarak gelişememesi ve üretken olamaması savaşın da etkisiyle tutarlı bir altyapının ve işi bilen deneyimli insan kaynağının yaratılamaması her yönden sakat, eksik ve tutarsız bir sinema ortamı doğurmuştur. Bu durumun en temel nedeni sinemanın ilk yıllarının yıkılmakta olan bir imparatorluğun son yıllarıyla çakışması olduğu öne sürülebilir. Ama bir filmin yapımı için gerekli teknik donanım yetersizliği fazla olmamasına rağmen Amerika ve Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında sanatsal yaratıcılığın eksik kaldığını söyleyebiliriz. Diğer ülkelere bakıldığında; savaşı topraklarında yaşamayan ABD'de sinemanın anlatım diline katkılar yapan Bir Ulusun Doğuşu (1915) ve Hoşgörüsüzlük (1916) (D. W. Griffith) çekilir. Charlie Chaplin (Şarlo) Asker (1918), Yumurcak (1920) gibi daha birçok önemli filmlerini dünya sinemasına armağan eder. Bu tarihlerde Avrupa'da özellikle Fransa, Almanya, İtalya, Danimarka ve özellikle Sovyet sinemalarında, sinemanın sanatsal ve düşünsel anlamda temellerinin atıldığı başyapıtlar üretilir.

Cumhuriyet dönemi, kültürel açıdan hemen her alanda, dilde, eğitimde, kıyafette, sanatta, radikal değişikliklerin yapıldığı bir dönemdir. Kurulan merkezi devlet bürokrasisinin halkla iletişimi zayıf kalınca, reformların, kitlelere ulaşmasında çok da başarılı olunamadı. Her nedense devlet toplumsal değişim uğraşında sinemadan yararlanmada istekli olmadı ya da mevcut sinema altyapısı buna uygun durumda değildi. 1922-1950 yılları arasında, 28 yılda çekilen toplam film sayısı 110 dur.

1923-1939 döneminde Batılılaşma ve Modernleşme reformlarından da etkilenen filmler çeken Muhsin Ertuğrul'un tekelinde bulunan sinemamız, estetik ve sanatsal açıdan gelişememiştir. M. Ertuğrul için asıl önemli olan, tiyatroya kazanç sağlamak, basit ve popüler anlatım kalıplarıyla halkın ilgisini sinemaya çekmekti. Kolaycılığı getiren bu durum, filmlerde diyaloglar, mizansenler ve rollerde ağır bir tiyatro havasını aksettirir. Bu etkiler Yeşilçam filmlerinde devam edegelmiştir.

M. Ertuğrul sonrası İkinci Dünya Savaşı yıllarına denk gelir. Atatürk'ün ölümü, Milli Şef Dönemi, sanayileşme, varlık vergisi, milli burjuva yaratma çabaları ve çok partili hayata geçiş süreçleri yaşanır. Ve Missouri zırhlısı, Abanoz Sokağı, Amerikan Hayat Tarzı,… Çeşitli sanat eğitimleri için Avrupa'ya giden gençler savaş nedeniyle Türkiye'ye dönerler. Faruk Kenç, Baha Gelenbevi, Şadan Kâmil, Şakir Sırmalı, Aydın Arakon… 1940'lı yıllar boyunca tiyatro 'taklidi' filmlere karşı, kurguyu, kamera hareket ve açılarını öne çıkaran bir sinemasal anlatım dilinin gelişmesini sağladılar. Tiyatro dışından genç oyuncularla, abartılı tiyatro oyunculuğunun yerine doğal ve sade bir oyunculuk anlayışını getirdiler. Edebiyat eserlerinin senaryolaştırılmasından özgün senaryo yazımına geçildi.

1950'li yıllar, Soğuk Savaş dönemi, milliyetçi ve dindar kesimlerin antikomünizm propagandası eşliğinde önünün açılması, Arapça ezan, Kore'ye asker, NATO'ya kabul, devlet eliyle yeni zengin yaratma, tarımda traktör, kente göç, gecekondu, kentsel rant, Marshall yardımı, Vatan Cephesi, Tahkikat Komisyonu... Türkiye'de büyük yatırımlar gerektirmeyen sinema iyi kazanç sağlıyordu. İşi bilen bilmeyen, sanat kaygısı olmayan girişimciler postlarını Yeşilçam Sokağına sererler. Yetişmiş insan gücü yok, teknik araç ve gereçler yetersiz, ham film karaborsa… Ama yinede iki-üç haftada bir-iki film “atmak”tadırlar. Allah bereket versin! Un var, şeker var, yağ var niye helva yapmayalım? Minareyi, ezanı, mevludu, mezarlığı çek, pavyonla, dansözle, göbek dansıyla karıştır, üzerine de zengin kız-fakir oğlan, zengin oğlan-fakir kız, yanlışlıkla fahişe olanlar, namus, at, avrat, silah boca et, al sana Yeşilçam filmi. Ülkenin toplumsal, siyasal, ekonomik sorunlarına kıyısından köşesinden bulaşmadan yüzlerce film yapmak da maharet ister herhalde!

1960'lı yıllar ve 27 Mayıs! Yassıada, Milli Birlik Komitesi, Temsilciler Meclisi, Kurucu Meclis, Yüksek Adalet Divanı, '61 Anayasası, idamlar… (SSCB-ABD) Detant, Alamanya Acı Vatan, Dayanıklı Tüketim Malları, Montaj sanayi, TİP, “Yollar yürümekle aşınmaz”, “1961 Anayasası Türkiye'ye bol gelmiştir”, Vietnam, 1968 Paris… Yeşilçam “Halk sineması” yapmaya devam etmektedir. Halkın sevdiği konular, halkın alıştırıldığı kalıplar ve halkın sevdiği yıldız oyuncularla çekilmeye devam edilmekte; bu filmler genci, yaşlısı, çoluğu çocuğu, erkeği, kadını, ailesi, mahallelisiyle bütün halk tarafından coşkuyla izlenmektedir.

bitmeyenyol-2'60'lı yılların ilk yarısında yeni anayasanın oluşturduğu iklimin de etkisiyle 'Toplumsal Gerçekçi' diyebileceğimiz filmler çekildi. Gecelerin Ötesi (1960), Susuz Yaz (1963), Karanlıkta Uyananlar (1964), Gurbet Kuşları (1964), Bitmeyen Yol (1965), Toprağın Kanı (1966). Yılmaz Güney, Seyyit Han (1968) filminde farklı anlatımıyla kendine alan açar. Sinema içindeki gençler “Neyi çekeceğiz?”, “Nasıl çekeceğiz?”, “Niçin çekeceğiz?” soruları kapsamında tartışarak düşünceler üretmeye başlamışlardı. Buradan Ulusal Sinema, Milli Sinema, Devrimci Sinema adıyla gruplaşmalar ve 'akım'lar oluştururlar.

'70'li yıllar, dünyanın değiştirilebileceği, mevcut düzeni yıkıp yerine yenisinin kurulabileceği umut ve inancının toplumsal muhalefeti geliştirdiği zamanlardı. 12 Mart 1971 muhtırası gelir. Nihat Erim, Balyoz Harekatı, CHP-MSP Koalisyonu, Kıbrıs 'Barış' Harekatı, MC (Milliyetçi Cephe), 1 Mayıs 1977 Taksim, Malatya, Çorum, Maraş Katliamları. Bu dönemin tarihi, Deniz'lerin idamıyla başlayan egemenlerin düzen muhalifi güçlere karşı tertipledikleri 'sürek avı'nın tarihidir. '80 darbesiyle de başka biçimlerle devam ettirilir.

'70'ler sineması Yılmaz Güney'in UMUT (1970) filmiyle yeni bir mecrada akmaya başlar. Meselesi olan genç yönetmenler meselesi olan filmleri, yapımcı desteği bulamadıkları için Yeşilçam dışında kendi olanaklarıyla gerçekleştirmeye çalışırlar. Asıl belirleyici Yılmaz Güney'dir. Umut'tan sonra 1971 yılında Yarın Son Gündür, Acı, Ağıt, Vurguncular, Umutsuzlar, Baba filmlerini çeker. 1972 yılında tutuklanır. 1974 yılında Arkadaş'ı ve çekimi yarım kalan Endişe filmini çeker. Endişe'yi Şerif Gören tamamlar. 1975 yılında senaryolarını yazdığı İzin ve Bir Gün Mutlaka filmleri Temel Gürsu ve Bilge Olgaç tarafından çekilir. Yılmaz Güney'in toplumsal sorunlara odaklı film anlayışını, 70'li yılların ikliminden de etkilenen genç sinemacılar, çektikleri filmlerle yeni bir kanal açtılar. Şerif Gören, Ömer Kavur, Erden Kıral, Yavuz Özkan, Zeki Ökten, Ali Özgentürk...

70'li yıllar Yeşilçam için kâbus yılları olmuştur. TRT ulusal çapta yayına geçince kısa zamanda her eve bir televizyon girmeye başlamıştı. Televizyon yabancı dizi ve filmlerle ev halkını ekrana bağlayınca, zaten birbirinin tekrarı olan Yeşilçam filmlerinden bıkan seyirci sinemaya gitmez olur. Ne yapsın Yeşilçam yapımcıları? O filmlerin yerine, seks filmleri ve dönemin milliyetçi-mukaddesatçı ruhuna uygun “Tarihi Kostüme Avantür” filmlerini ikâme ederler. Battal Gazi, Malkoçoğlu, Kara Murat, Tarkan… Bu filmlerde Türklerin bütün Hıristiyan düşmanlarına karşı zaferleri, kahramanlıkları anlatılır. İlkel tarzda çekilmiş hiçbir gerçeklikle uyuşmayan manipülatif filmlerdir.

“Erkek Kazım”, “Fırçana Bayıldım Boyacı”, “Yırt Kazım”, “Bu Kutu Başka Kutu”, “Parçala Behçet”, “Beş Atış Yirmibeş”. Bu filmlerin potansiyel izleyicisi göçle kente gelen erkeklerdir. Kapitalistleşmeyle birlikte artan hızlı göçle evini barkını, çoluğunu çocuğunu bırakıp eşinden uzakta, gurbete gelmiş erkekler. Girişimci yatırım yapacağı alanı iyi biliyor. İlginç olan bu filmlere sansür uygulanmamasıdır. O dönemde bu filmler özgürce çekilip sinemalarda özgürce gösterilmişlerdi.

1980'ler günümüz insan malzemesinin yoğrulup bugüne uygun hâle getirildiği yıllardır. Turgut Özal, 24 Ocak kararları, 12 Eylül darbesi, Kenan Evren, Milli Güvenlik Konseyi, binlerce gözaltı, işkence, yargısız infazlar, idamlar, Erdal Eren, 82 anayasası, vetolar, ANAP, Magic Box TV, “Anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz”, depolitize gençlik, köşe dönücülük… Seksen öncesi ortalığı kaplamış seks filmleri furyası 12 Eylül ertesinde birden sinema salonlarından kalkmıştır.Girişimciler bu durumda umutsuzluğa kapılmamışlar, hemen seks filmleri yerine 'arabesk filmler' ikâme ediverdiler. Arabesk şarkılardan arta kalan yerlere görüntülerin montajlandığı, başoyuncunun arabeskçi olduğu, bol gözyaşlı, tecavüzlü filmler sinema girişimcilerinin imdadına yetişir. Hedef kitle hazırdır. Köyden kente ve yurtdışına göçenlerin, kente, kentin yaşam biçimine uyum sağlayamamasının doğurduğu duyguların sömürüsü iyi kazanç kapısı olmuştu.

Genç sinemacıların Devrimci sinema anlayışı da farklı bir kulvara kaymıştı. Düzenin en küçük eleştiriye gösterdiği tahammülsüzlük, 12 Eylülün yasakları ve doğurduğu baskıcı atmosfer, yönetmenleri otosansüre yöneltmişti. Onlar da toplumun değil bireyin sorunlarıyla hemhal olmaya yeğlemişti. Sanatçı ların yaratım 'kabız'lığı, bunalımları, eril dünyanın kadın üzerindeki baskıları başat meseleler olmuştu. Özellikle kadını merkez alan filmler öne çıkmış, Yeşilçam'ın namus timsali kadınları yerini, toplum içinde kendini var etmeye çabalayan, çalışan, düşünen, sevişen kadınlara bırakmıştı. Bu filmlerde alttan alta kadın üzerinden seyirci ilgisini sağlamaya yönelik ticari hesaplar da var gibiydi.

Seksenlerin ikinci yarısında “12 Eylül Filmi” denen filmler çekilmiştir. Bu filmler eleştirel olmaktan çok cezaevinde yatmış solcuların, cezalarını bitirip dışarı çıktıklarında, hızla değişen topluma uyum sağlayamamaları, yabancılaşmaları anlatılır. Ayrıca anlayış olarak farklılaşmış olan dışarıdaki arkadaşlarıyla da pek bağları kalmamış olduğunu görürler. Umut yoktur. Beyazperdeyi dikine bölen toprak yolda yürürken film biter.

1990'larda Hollywood Sinemasının istilası vardır. Sinema salonları Amerikan film şirketlerinin eline geçmiştir. Sinemamız film çekemez, çektiğini gösteremez durumdadır. Yapımcılık da şirketlerin ortadan kalkması ile çökmüştür. Artık Eurimage katkıları, Kültür Bakanlığı destekleri ve sponsorluk bulma girişimleri ile 'bağımsız' sinema yapma gayretleri vardır.

Sinema maceramızın 1922 yılına kadarki öyküsünden devamla 2014'e vardığımızda ortaya çıkan birikimle bağımsız bir damarın oluşturulamadığını, sistemden bağımsız ve kendine özgü bir dil yaratılamadığını görüyoruz. Bu coğrafyanın üzerinde yaşamış ve yaşayan halkların acılarından, sevinçlerinden, ağıtlarından, aşklarından, folklorundan, ovasından, dağından yani yüzyılların harmanladığı bu devasa malzemeden ortak bir dil damıtılamamıştır. Avuçların birbirine çarpmasından kulağa hoş gelen, yürek hoplatan bir armoni değil kakafoni çıkmaktadır. Film çekme ve de izleme etkinliği gerçeklerle yüzleşmeyi değil içimizdeki sıkıntının etrafımıza ördüğü duvarın harcına malzeme sağlıyor. Metaforlar, ince felsefi göndermeler, Deleuzian, Lacanian çözümlemeler de yapın ama biraz da açık olun be birader! "Niçin film çekiyoruz?" diye bir soruya muhatap kılın kendinizi! Sorunun doğru cevabını bulmaya çalışın! Doğru cevap, düzenin üzerimize yığılmış ideolojik çer çöplerini sil(kin)ip attığımızda ortaya çıkan temizlenmiş ortamın içinden kulağımıza haykırılacaktır belki. Gezi Parkından bir ses geliyor, duyuyor musunuz?

KAYNAKLAR
-Nijat Özön, Türk Sineması Tarihi, Artist Yayınları 1962
-Nijat Özön, Türk Sineması Kronolojisi (1895 -1966), Bilgi Yay. 1968.
- Giovanni Scognamillo, Türk Sinema Tarihi, Kabalcı Yay. 1998
-Cemil Filmer, Hatıralar Türk Sinemasında 65 Yıl, Emek Matbaacılık. 1984
-Alim Şerif Onaran, Muhsin Ertuğrul'un Sineması, Kültür Bakanlığı Yay. 1981
-Nilgün Abisel, Türk Sineması Üzerine Yazılar, İmge Kitabevi 1994
-Ali Özuyar, Sinemanın Osmanlıca Serüveni, Öteki Yayınevi 1999
-Şükran Kuyucak Esen, Türk Sinemasının Kilometre Taşları, Agora Kitaplığı 2010
-Ertan Tunç, Türk Sinemasının Ekonomik Yapısı (1896-2005), Doruk Yayımcılık 2012