24 Ocak kararları ve Türkiye

GİRİŞ

Geçtiğimiz aylarda çeşitli etkinliklerle protesto edilen 12 Eylül 1980 darbesinin ekonomik zemini 24 Ocak 1980 kararlarıydı. Turgut Özal'ın damgasını taşıyan ve kısaca "24 Ocak Kararları" olarak bilinen, uygulamaya konulduktan bugüne değin yaşanan tüm ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel değişimlerin bir dönüm noktasını ifade eden “24 Ocak İstikrar Programı”, bundan otuz yıl önce, 24 Ocak 1980'den itibaren uygulanmaya başladı.

Daha çok neo-liberalizm olarak bilinen ticarileştirme, serbestleşme, özelleştirme ve her şeyi metalaştırma anlayış ve politikaları olarak, 24 Ocak Kararları, ana hatlarıyla aşağıda belirtildiği gibidir.

1- Türk lirasının yüzde 32,7 oranında devalüe edilerek günlük kur uygulamasına geçilmesi,
2- Devletin ekonomideki payının küçültülmesi ve dolayısıyla KİT'lerin özelleştirilebilmesinin önünün açılması,
3- Tarım ürünlerinin destekleme alımlarının sınırlandırılması,
4- Enerji ve ulaştırma dışındaki sübvansiyonların kaldırılması,
5- Dış ticaretin serbestleştirilmesi ve yabancı sermaye yatırımlarının teşvik edilmesi ile sermayeye yeni kar alanlarının açılması,
6- İthalatın (dış-alım) serbestleştirilmesi,
7- Döviz alım-satımının serbest bırakılarak finans sektörünün yaratılmasının önünün açılması,
8- Faiz oranlarının serbest bırakılarak, bankalar arası rekabetin önünün açılması,
9- Fiyat kontrol ve sınırlamalarının kaldırılması,
10-Vergi indirimleri ve vergilerden muaf Serbest Bölgelerin oluşturulması,

Dikkatli bir gözle baktığımız zaman, 24 Ocak kararlarının, 1970'li yılların ikinci yarısından itibaren dünya kapitalizminin girmiş olduğu yapısal bunalımıyla ilgili olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalırız.

KAPİTALİZMİN YAPISAL BUNALIMI VE 24 OCAK KARARLARI

Kâr ve sermaye birikiminin aksaması olarak ifade edilebilecek bunalımın kaynağı kapitalizmin kendisidir. Kapitalizm, mümkün olduğu kadar çabuk birikim yapmaya yönelen bir sistemdir. Dolayısıyla, bu sistemin olağan eğilimi sürekli olarak genişleyen yeniden üretimdir. Ancak, bu genişleyen yeniden üretimin sınırsız olacağı anlamına gelmemektedir. Öyle ki, birikimin sınırları bu sürece tamamen içsel olup, kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin kendisidir. Kârlılık güdüsüyle hareket eden kapitalist birikim, gittikçe artan bir biçimde kârlılığını azaltarak altını oymaya başlar. Söz konusu durum, bizzat kapitalizmin doğasında var olup, “kâr oranlarının eğilimsel düşüş yasası” olarak adlandırılmaktadır.

Kapitalizmde kârın kaynağı artık-değerdir. Kârın ve dolayısıyla artık-değerin sürekli olarak arttırılması, kapitalizmin yaşamsal öneme sahip düsturudur. Kapitalizmde kârların arttırılması, işçinin daha çok sömürülmesine ve üretimde verimliliğin artmasına bağlıdır. Söz konusu işleyiş, bir yandan muazzam bir üretim miktarı meydana getirirken, bir yandan da verimliliğin arttırılması için makineleşme ile birlikte işçinin üretimden dışlanmasına neden olur. Sonuçta, gittikçe büyüyen üretim miktarı ve düşen efektif talep (alım-gücü) malların satılamamasına neden olur. Böylece üretimin pazarda realize olamaması ile birlikte “kâr oranlarının eğilimsel düşüş yasası” devreye girer ve kârlar düşer, yani birikim kendini sınırlayarak bunalım baş gösterir.

Öte yandan, kâr oranlarının düşme eğilimi, bunalımın hemen ortaya çıkması anlamına gelmemektedir. Bunun nedeni, bu eğilimin süreç içinde gelişmesi ve bu süreç içinde karşıt eğilimlerin de işletilebilmesidir. Kapitalistler, kâr oranlarındaki eğilimsel düşüşü frenleyici, yavaşlatan ve kısmen de felce uğratan karşı-etkileri içeren düzenlemeleri uygulayarak, bunalımı atlatmaya çalışır.

24 Ocak kararları adı altında Türkiye'de uygulanmaya başlayan “24 Ocak 1980 İstikrar Programı” ile kâr oranlarındaki eğilimsel düşüşü frenleyici, yavaşlatan ve kısmen de felce uğratan karşı-etkileri içeren düzenlemeler arasındaki paralellik ve örtüşme çarpıcı bir olgu olarak görünmektedir. Söz konusu karşı-etkileri içeren düzenlemelerin başlıcalarını şöyle sıralayabiliriz:

1- Sermayenin Değersizleştirilmesi

Sermayenin değersizleştirilmesine dönük düzenlemeler; savaş ile sonuçlanan bunalım dönemlerinde olduğu gibi sermayenin fiziken yok olmasının sağlanması ya da bilimsel ve teknolojik buluşlar ile eski sermayenin bir bölümünün kâr oranlarının belirlenmesine katılımının önlenmesiyle gerçekleşir. Günümüzde, bilişim, haberleşme ve ulaşım teknolojisinin gelişmesi ve üretim sürecine katılması ile birlikte “bilgi toplumu”na geçmiş olduğumuz vurgusu, sermayenin değersizleştirilmesi ile yakından ilgili bir durumdur.

Diğer yandan, bankalara verilen devlet güvence miktarlarının (tutarlarının) neredeyse yok denilecek düzeylere indirilmesi de sermayenin değersizleştirilmesi açısından önemli bir uygulamadır. Yapısal bunalım öncesinde, para-kredi sisteminin işletilmesi ile ekonomilerin daralma dönemlerinde fiyatların düşmemesi ve dolayısıyla şirketlerin durgunluğu atlatması için, maliyetleri toplumsallaştırılmak sureti ile kredi sağlanmaktaydı. Bu tür düzenlemeler devresel dalgalanmaların azalması ve rekabetin önemli öğesi olan verimliliği düşük işletmelerin ayıklanmasını engellemekteydi. Gerçi, bunalım süreci, bu sistemin çökmesine ve sermayenin değersizleşme mekanizmasının yeniden çalışmasına da neden olmuştu. Ancak, para ve kredi arzının kısılması, yüksek faiz düzeyi ve esnek döviz kuru politikaları bu düzenlemenin gerçekleştirilmesinde pekiştirici bir rol oynamıştır.

24 Ocak kararlarının uygulamalarından biri olan günlük kur uygulaması ile faizlerin serbest bırakılması da sermayenin bir bölümünün değersizleştirilmesine yönelik uygulamalardan başka anlama gelmemektedir.

2- Sömürü Oranını Arttıran Karşı-Etkiler

Belirli süreli ve kısmi süreli (part-time) hizmet akitlerinin (iş sözleşmelerinin) iş yasalarının kapsamına alınması, emek piyasalarının esnekleştirilmesine yönelik yasaların çıkartılması ve devletin ekonomiden elini çekerek KİT'lerin özelleştirilmesinin önünün açılması sömürü oranının arttırılmasına dönük karşı-etkilerden başlıcalarıdır.

3- Sermayenin Dönüş Hızının Arttırılması

KİT'lerin özelleştirilmesi, bu karşı-etkinin işlemesi bakımından en önemlisidir. Haberleşme ve ulaşım olanaklarını geliştirip, bu olanakları kapitalistlere ucuza sağlayarak sermayenin dolaşım harcamalarını asgariye indiren KİT'ler, sermayenin dönüş hızının arttırılmasında önemli bir rol oynamaktaydı. Aynı zamanda, kapitalist işletmelere ucuz ara malları sağlamakla yükümlü olan KİT'lerin özelleştirilerek kapitalistlere devredilmesi, hem sermayenin dönüş hızında kapitalistlerin söz sahibi olmasını sağlamış, hem de kapitalistlere yeni yatırım alanları ve dolayısıyla kâr fırsatları sunmuştur.

4- Yedek Sanayi Ordusunu Arttırma, Organik Bileşimi Düşük Alanları Ekonomiye Dahil Etmek

Üretimde daha fazla makine daha az emek kullanılması karşısında işsizler ordusu (yedek iş-gücü) çoğalır. Bunalımla birlikte işsizlik öyle boyutlara varır ve ücretler öylesine düşer ki, kapitalistler için makine kullanmak yerine el emeği (iş-gücü) kullanmak daha avantajlı hale gelir. Günümüzde kapitalist şirketlerin yatırımlarını, ucuz iş-gücünün bol miktarda bulunduğu dünyanın doğusuna (Çin, Endonezya, Güney Kore gibi ülkelere) doğru kaydırmasının başlıca sebebi budur. Aynı zamanda, 1989'da Doğu Bloku'nun da çökmesi/çökertilmesi ve kapitalist sisteme entegre olmaları da söz konusu karşı-etkinin işlemesi, yani hem yeni pazar alanlarının açılması hem de ucuz iş-gücü miktarının artması bakımından kapitalistler için büyük bir şans olmuştur.

5- Ücretin, Emek Gücünün Değerinin Altına Düşmesi

Ücretlerin düşürülmesi de kar oranlarının düşme eğilimine karşı-etkilerindendir. 24 Ocak kararları ile birlikte dönemin TİSK başkanı Refik Baydur “Bugüne kadar onlar (işçiler) güldü, artık gülme sırası bizde” diyebilmiş, hem ücretlerin düşürüleceğinin sinyallerini vermiş hem de 24 Ocak kararlarının ruhunun kime ait olduğunu belirtmişti.

6- Rant, Ticaret Kârı, Faiz Gelirlerinin Ortadan Kaldırılması, Vergi indirimleri

Bu çerçevede, sanayici kapitalist işletmelerin bankacılık, pazarlama ve satış alanlarına el atması, faiz gelirlerinin vergilendirilmesi; ve en önemlisi “Arz Yanlı İktisat (Reaganizm- Thatcherizm)” politikalarının özü olan vergi indirimleri uygulamaları kâr oranlarının arttırılmasında önemli rol yanmıştır. Ülkemizdeki yasal düzenlemelerle birlikte, o dönemde %46'ları bulan Kurumlar Vergisi Oranı, günümüzde %25'lere kadar indirilmiştir. Bu vergi indirimlerinden dolayı ortaya çıkacak açıklar da devletin gelirlerinin etkilenmemesi için, KDV, ÖTV gibi dolaylı vergiler ile ilgili yasalar çıkartılarak, yoksul işçi ve emekçi halkın sırtına yüklenmiştir. Artık-değer üreticisi anlamında üretken olmayan kesimlerin toplam artık-değerden pay almalarını önleyen karşı-etkiler de bu guruba girerler. Tarımın vergilendirilmesi, maden, göl, gölet, tuzla, orman gibi rant sağlayacak doğal zenginliklerin devlet mülkiyeti altına alınması, karaborsayı engelleyerek ticari rantları önleme, söz konusu karşı-etkilerdendir.

Artık-değer üreticisi anlamında üretken olmayan kesimlerde faaliyet gösteren egemen kesimlerce el konulan toprak rantı, ticari kâr, faiz gibi gelirler kâr oranlarının oluşumuna katılmazlar. Bu nedenle bir kısım artık-değerin rant, ticari kâr, faiz gibi gelirler adı altında bu eksilişi sanayi kârının oluşumuna katılan artık-değer miktarını azaltır, bu da kâr oranlarını düşürücü bir etki yaratır. Buna karşılık kaybolan artığı yeniden kâr oranlarının oluşumu sürecine katan karşı-etkiler, düşüşü frenler. Maden, göl, gölet, tuzla, orman gibi rant sağlayacak doğal zenginliklerin özelleştirilmesi ve hali hazırda hala özelleştiriliyor olmaları bu nedenledir.

7- Dış Ticaret

Ucuz hammadde ve yoksul işçi ve emekçi halkın tüketebileceği ürünlerin maliyetleri düşürülerek, işçi ve emekçi ücretlerinin düşmesi sağlanır, böylece de kâr oranları yükseltilmeye çalışılır. Bu çerçevede hemen hemen tüm az gelişmiş ülkelerin ihracatçı ülke olma yoluna girmeleri, ucuz emek gücü nedeniyle bu ülkelerin rekabet gücünün artmasıdır. Çin ekonomisinin muazzam boyutlarda bir büyüme sağlaması ve hali hazırda hala sağlıyor olması bu olguya en önemli örnektir.

Görüldüğü üzere 24 Ocak kararlarının, kapitalizmin 1970'lerin ikinci yarısından itibaren yüzünü göstermeye başlayan yapısal bunalımından bağımsız olduğunu düşünmek imkansızdır. Yani, 24 Ocak kararları, kapitalistlerin dünya çapında bunalıma karşı oluşturmaya çalıştıkları yeni bir sermaye birikim modelinin bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır.

YENİ BİR SERMAYE BİRİKİM MODELİ VE TÜRKİYE

Bilindiği gibi kapitalizm hiçbir zaman, “bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” ilkesi ile hareket etmemektedir. Bu anlamda kapitalizm hemen hemen her dönemde iradeci bir tavır takınır. Özellikle yapısal bunalım dönemlerinde de bu iradeciliğin dozajı oldukça artar.

Yapısal bunalımın etkisi ile tüm dünya, kâr oranlarının düşme eğilimi yasasını frenleyici, yavaşlatan ve kısmen felce uğratan karşı-etkiler çerçevesinde yeniden şekillenirken, Türkiye de bu yeni şekillenmeye göre pozisyon tutmuş ve her zamanki gibi dünya ekonomisinin gerektirdiği yeni eklemlenmenin ,bir biçimi olan küreselleşmeyle yoluna devam etmeye çalışmıştır.

24 Ocak kararlarından önce, Türkiye, 1960'lardan itibaren İthal İkameci Sanayileşme modeli ile büyümeyi hedeflemişti. İthal İkameci Sanayileşme, önceleri dışarıdan ithal edilen ürünlerin (özellikle tüketim mallarının), sonradan, gümrük duvarlarıyla korunup yurt içinde üretilmeye başlanan ürünlerin, iç pazara yönelik olduğu bir büyüme (sermaye birikim) modelidir. Yani, üretim büyük ölçekte iç tüketim için gerçekleşecek ve sermaye birikimi böyle sağlanacaktı.

Ancak, kapitalizmin yapısal bunalımı bu sanayileşme, daha doğrusu sermaye birikim modelini de işlevsiz hale getirmişti. Kâr oranlarının düşme eğilimini frenleyen, yavaşlatan ve kısmen de felce uğratan karşı-etkileri içeren düzenlemelerin uygulanmaya başlayacak olması da İthal İkameci Sanayileşme modelini de gereksiz hale getirmekteydi. Hatırlanacağı gibi hemen hemen bütün üçüncü dünya ülkeleri gibi Türkiye de, “İhracatçı” ekonomi olmanın dayanılmaz hafişiği içine girmişti.

Nitekim, 24 Ocak kararlarının arifesinde TÜSİAD “ İthal İkamesi 1963'ten beri uygulanan gelişme politikasının köşe taşı oldu. İthal ikamesinin sanayileşmenin tek yolu olduğu sanıldı. Ancak bu sanayileşme stratejisi, rekabetçi olmayan, etkinlikten uzak, iç pazara yönelik, ihracatı özendirmeyen bir sanayileşme ortaya çıkardı. Genellikle sonraki tüm çabalar bu stratejide ısrar edilmesi, bunun gözden geçirilmesi biçiminde gelişti. Bugün daha büyük bir büyüme hızına ulaşmak mümkündür, ancak ekonomi yeterli dövize kavuşmalıdır. Bu ise ihracatın geliştirilmesine, yani sanayileşme stratejisinin değiştirilmesine bağlıdır.” diyordu. Genelde, TÜSİAD'ın devlet kucağında büyüdüğünü, hala devlet kucağında büyümeyi temel aldığını ifade eden ve suçlayan aklıevvel libareller, nedense, devlet kucağında büyümenin artık tıkandığını ilk fark edenlerden TÜSİAD olduğunu bir türlü göremiyorlar. Sanırım, dün olduğu gibi bugün de devletin gerçek sahibinin kim olduğunu fark edemiyorlar.

TÜSİAD'ın ve dolayısıyla burjuvazinin yeni sermaye birikim modelinin, kâr oranlarının düşme eğilimini frenleyen, yavaşlatan ve kısmen de felce uğratan karşı-etkileri içeren düzenlemeler olduğu da; “Ekonomik politika, geçmişte zarara yol açtığı artık kanıtlanmış olan ithal ikamesi stratejisinden vazgeçip ihracatı geliştirme stratejisi üzerine kurulmalıdır.” sözleriyle tescillenmiş oluyordu.

Burjuvazinin yeni sermaye birikim modeli belli olmuştu, ancak, Türkiye'de bu kararları almak ve uygulamak, kararlar öncesinde yükselmiş toplumsal muhalefet nedeniyle zordu. Ancak, daha önce ifade ettiğimiz gibi kapitalizm iradeci bir sistemdi. Gerektiğinde, iktisadi zor, ideolojik zor, politik zor veya askeri zor seçeneklerinden birini uygulamaktan imtina etmezdi ve etmedi de! Toplumsal muhalefetin epeyce kabardığı koşullarda bir fayda vermeyecek olan iktisadi zor, ideolojik zor, politik zor yerine ASKERİ DARBEYİ seçti ve 12 Eylül 1980'de burjuvazinin kolluk güçlerinden olan ordu yönetime el koyarak askeri darbe gerçekleştirildi.

[Not:Dünya Bankasından getirilerek ekonominin başına geçirilen Turgut Özal dosyalarla ve grafiklerle Genel Kurmay'a gitmiş ve mevcut rejimle istikrar tedbirlerinin uygulanamıyacağını söyleyerek generalleri darbeye teşvik etmiştir.]

24 OCAK KARARLARI VE ASKERİ DARBENİN GETİRDİKLERİ             

Askeri darbe ile birlikte olağan üstü hal ilan edildi. İşçi ve emekçi halka askeri şiddet ile birlikte neo-liberal saldırılar da başladı. Parlamento feshedildi. DİSK'e bağlı sendikaların faaliyetleri durduruldu, binlerce sendika yöneticisi ve üyesi, işyeri temsilcisi gözaltına alındı; toplu pazarlık dönemi sona erdirildi ve tüm grevler yasaklandı. Bu dönemde;

- 3308 sayılı Çıraklık ve Meslek Eğitimi Kanunu ile, elli ve daha fazla işçi çalıştıran işletmelerde toplam işçi sayısının %10'u kadar meslek lisesi öğrencisi çalıştırılmasına izin verildi. Bu kanunla birlikte hem çocuk işçi sömürüsünün önünün açılması hem de öğrencilerin grev kırıcı olarak kullanı lmasına,

- Aynı şekilde, kanun hükmünde bir kararname ile ihtiyaç fazlası askerlik yükümlülerinin, üç öğün yemek, elbise, yatak ve askerlere verilecek cep harçlığı karşılığında, kamu kurum ve kuruluşlarında, askeri disiplin altında işçi olarak çalıştırılabilmesine,

- Kıdem tazminatı tutarına tavan getirilmesine,

- Yer altı madenciliğin dışındaki tüm kamu işletmelerinde yıllık ikramiyeler 112 günlük ücret, özel kuruluşlarda ise 120 günlük ücret ile sınırlandırılmasına,

- Tüm memur ve işçilerden Konut Edindirme Yardımı adı altında kesinti yapılmasına,

- Tüm çalışanlardan Tasarrufu Teşvik adı altında bir fon ayrılmasına (bu her iki kesinti de; birisi SGK, diğeri ise T.C. Ziraat Bankası aracılığıyla olmak üzere burjuvaziye düşük faizli kredi olarak verildi.) olanak verildi .

Diğer yandan da, ayakta yapılan tedavilerde ilaç bedellerinin %20'si SSK'lıdan kesilmeye başlandı. Emekli aylığının hesaplanmasında baz olarak alınan son beş yıllık kazançların en yüksek üç yılın ortalaması yerine beş yılın tamamının ortalaması alınmaya başlandı. Daha sonra bu beş yıllık süre, önce son üç yılın ortalamasına, daha sonra ise tüm çalışılan yılların ortalamasının alınmasına dönüştürüldü. Yaşlılık taban oranı %70'den %60'a indirildi. SSK primlerinin hesaplanmasında işçi payı oranı %14'e çıkarıldı. SGK'nın elde ettiği gelirler geri dönüşü olmayan kredilerde kullanıldığından SGK çalışmaz duruma, bilerek çalışamaz duruma getirilmiş, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesinin önü açılmıştır. Günümüzde ise özel sağlık sigortası uygulamasına doğru adım adım yürünmektedir.

SGK'ya reva görülen muameleden Kamu İktisadi Teşekkülleri de nasibini almıştır. Makine Yenileme adı altında atıl makineler aldırılmış, siyasi parti yandaşlarının rant kapıları olarak görülmüş, bunların maliyeti KİT'leri kredi kullandırılarak borçlanma yoluyla gerçekleştirilmiş ve bu kurumlar hem kredi faizi cenderesine sokulmuş hem de finansman giderleri muazzam bir şekilde arttırılarak zarar etmesi sağlanmıştır. Böylelikle de KİT'lerin de özelleştirilmesinin önü açılmıştır.

24 Ocak kararlarının alınıp uygulamaya konulmasından bu yana, süreç içerisinde adım adım “sosyal devlet” uygulamaları kaldırılmıştır. Gelir dağılımı iyice bozulmuş, yoksul işçi ve emekçiler gittikçe daha da yoksullaşmıştır.Keza, tarım ürünlerinin destekleme alımlarının sınırlandırılması ve ithalatın serbestleştirilmesi, çiftçilikle uğraşan yoksul köylülüğün yavaş yavaş yok olmasına, şehirlere göç etmesine ve göç eden bu ailelerden işsizler ordusu (yedek iş-gücü) yaratılmasına ve dolayısıyla, ücretlerin emek gücünün değerinin iyice altına düşmesine neden olmuştur. Diğer taraftan da yoksul köylülüğün yavaş yavaş yok olması ile birlikte, tarım ve hayvancılık alanı nda kriz baş göstermiş, nerdeyse tüm tarımsal ürünler ithal edilirken şimdi de et ithal eder duruma gelinmiştir.

24 Ocak kararları ile hedeflenen “ihracata yönelik ekonomi” olmak bugün itibariyle iflas etmiş durumdadır. Türkiye sıcak para-yüksek faiz-düşük kur politikaları ile ayakta kalmaya çalışmaktadır. 24 Ocak kararlarından otuz yıl sonra bugün gelinen nokta, ithalatçı bir ekonomi olmak! Dış Ticaret Açığı (ihracat ile ithalat arasındaki, ithalat lehine olan fark) her gün biraz daha büyümektedir. Ancak, dün olduğu gibi bugün de bu durumun maliyeti, yoksulluk ve sefalet olarak işçi ve emekçi halkın sırtına yüklenmektedir. Zira, TÜSİAD üyesi kapitalistler tarihlerinde hiç büyümedikleri kadar bu dönemde büyüdüklerini ifade etmekte hiç bir sakınca görmemektedir. Devletin sahiplerinin durumu iyi ise gerisi teferruat kalmakta!

24 OCAK KARARLARI VE 12 EYLÜL 2010 REFERANDUMU

24 Ocak kararları 24 Ocak 1980'de alınıp uygulamaya konulup biten bir süreç değildir. Bu kararlar ve bu kararlara ek olarak bazı yasa ve hükümlerle devam etmektedir. Bunun son örneği, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumda da görülmüştür.

Anayasa değişiklik paketinin on birinci maddesi, Anayasa'nın 125. maddesine “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiç bir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz. Yürütme görevinin kanunlarda gösterilen şekil ve esaslara uygun olarak yerine getirilmesini kısıtlayacak, idari eylem ve işlem niteliğinde veya takdir yetkisini kaldıracak biçimde yargı kararı verilemez.” maddesini eklemektedir. AKP hükümetinin, Anayasanın 125. maddesine eklemiş olduğu ekten amacı, yargının hükümet kararlarının yerinde bir karar olup olmadığını denetleme hakkını almak olup, asli itibariyle referandumun özü eklenen bu ekten başka bir şey değildir. Tayyip Erdoğan'ın hemen hemen tüm referandum mitinglerinde Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen özelleştirmelerden sürekli zarar ettiklerini söylemesi de bunun en temel götergesidir.

Anayasa'nın 125. maddesine eklenen bu ekle yargının “kamu yararı” açısından hükümet kararlarını yerinde bulup bulmama hakkının elinden alınması, 24 Ocak kararlarının devamı niteliğindedir. Her ne kadar AKP hükümeti 12 Eylül Anayasası ile hesaplaşacağını iddia etse de, yapılan referandum sonucunda Anayasa'ya eklenen maddeler ile ticarileştirme, serbestleşme, özelleştirme ve her şeyi metalaştırma anlayış ve politikalarını sürdüreceğinin ilanından başka anlama gelmemektedir.

Öte yandan, Anayasa Mahkemesine götürülen referandum kararının, yargı sürecindeki tartışmaları da yerindelik denetimi ile ilgili olup, referandum kararının “şeklen” incelenebileceği ve içeriğine giremeyeceğine ilişkindi. Anayasa Mahkemesi de fazla içeriğe girmeden şeklen incelemiş ve tartışmaya nokta koymuştu. Dolayısıyla, referandum sonucunda da kabul edilen bu ek madde ile bundan sonraki süreçte, yüksek yargı hükümet kararlarını şeklen inceleyebilecek ve içeriğine, yani kamu yararına uygun olup olmadığına, diğer bir deyişle bu kararın yerinde olup olmadığına karar veremeyecektir.

Bu değişiklikten sonra Kentsel Dönüşüm ile ilgili davalar, özelleştirmeye karşı açılan davalar, köprü, belediye otobüsleri gibi toplu ulaşım araçlarının ücretlerine yapılan zamlara karşı açılacak iptal davaları ile hidroelektrik santralleri (HES)'nin yapımına karşı açılan davalar boşuna açılmış davalar niteliğine bürünecektir. Çünkü, Anayasa'da yapılan değişiklikle birlikte, idari yargı, açılacak bu davalarda, hükümetlerin aldıkları kararların insan, toplum ve çevre açısından yerinde olup olmadığına bakamayacak, yapılan ihalelerin ihale mevzuatına uygun yapılıp yapılmadığını inceleyebilecek ve halkın veya kurumların itirazlarını da sadece “usül” yönünden” inceleyebilecek ve “içeriğine” giremeyecektir.

KAYNAKLAR

1- BORATAV, K., Türkiye İktisat Tarihi 1908-1985, Aralık 1987 - 3. Baskı Gerçek Yayınevi
2- ÇAĞLAR, Ö., İktisadi Bunalım Kuramları ve Yeniden Üretim Süreci, Nisan 1999 Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi
3- KEPENEK, Y. ve YENTÜRK, N., Türkiye Ekonomisi, Kasım 2000 - 11. Baskı Remzi Kitabevi
4- SÖNMEZ, M., Türkiye Ekonomisinde Bunalım (Birinci Kitap), Nisan 1985 - 3. Baskı Belge yayınları.