Hayat Ağacı (Haziran 2017)

CHP’nin bardağı
Hüseyin Hasançebi
Gandi Kemal
Hüseyin Hasançebi

Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz

hrant2-bw-lHrant Dink’in öldürülmesinden bu yana yedi yıl geçti. Bu süre içinde suikastin iç yüzünün aydınlatılması, tetikçilere talimat verenlerin ortaya çıkartılması yolunda bir milim yol alınmadı. Alınmasına izin verilmedi.

Ama insanların da suikasti unutmadığı her geçen yıl daha geniş katılımla yapılan 19 Ocak protestolarından belli.

Son aylarda AKP ile Cemaat arasındaki kavganın kızışmasıyla, cinayeti Cemaatin yaptırdığına dair imalara tanık olduk, 17 Aralık depreminden sonra, kimi Tayyip Erdoğancı medya konuşanları-yazanları bu savı daha yüksek sesle dillendirir oldular.

Tayyip Erdoğan ve adamları bugün Silivri davalarında olduğu gibi, Hrant Dink cinayetinde de “paralel devlet dedikleri” Nur Cemaati savcı, yargıç ve polislerini itham ededursunlar, biz yedi yıldır her 19 Ocak’da ve başka değinmelerde sık sık tekrarladığımız hususları bir kez daha hatırlatmak istiyoruz.

Nurcu polis şeflerinden Ramazan Akyürek Trabzon Emniyet Müdürüyken istihdam ettiği (ve kendisine “ağabey” diye hitap edecek kadar yakın olan) Erhan Tuncel Dink’in öldürüleceğini Trabzon Emniyetine haber verdiğinde Ramazan Akyürek Em. Gen. Md. İstihbarat Daire Bşk. idi. [Suikastten sonra daha üst makam olan Teftiş Dairesi Başkanlığına atandı, bu görevde 17 Aralık sonrası tasfiyesine kadar bu görevde kaldı.]

Trabzon Emniyeti ihbarı Em. Genel Müdürlüğüne ve İstanbul Emniyetine bildirdi. Ayrıca haber Trabzon İl Alay Komutanlığına da iletilmiş, görevli astsubay haberi derhal Alay Komutanına aktarmış, o da “tamam, ben ilgilenirim, sen karışma” demiştir.

Belleklerimiz tazelemek ve olaya hangi makam ve kişilerin karıştığını hatırlamak için cinayetten üç yıl önceye gidip, bir özet yapmakta yarar var.

“AtaTÜRK’ün Kızı Ermeni değil Türktü”

6 Şubat 2004′te AGOS’ta yayınlanan imzalı bir haberin Hrant Dink’in hedef alınmasını getirmişti. “Sabiha-Hatun’un sırrı” başlığıyla verilen haberde Antep asıllı Ermenistan vatandaşı Hripsime Sebilciyan Gazalyan, kendisinin Gökçen’in yeğeni olduğunu ve Atatürk’ün evlatlığı Sabiha Gökçen’in köken olarak yetimhaneden alınmış bir Ermeni yetimi olduğunu söylüyordu.

Bu haberin 21 Şubat 2004′te AGOS’tan alıntılanarak Hürriyet’in üst manşetinde “Sabiha Gökçen mi, Hatun Sebilciyan mı?” diye verilmesinin ardından, 22 Şubat 2004′te Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği, keskin bir açıklama yayınlayarak ”Kendisi Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ilk kadın savaş pilotu olarak Türk havacılığının onursal bir ismidir. Sabiha Gökçen aynı zamanda Atatürk’ün Türk kadınının Türk toplumu içinde bulunmasını istediği yeri gösteren değerli ve akılcı bir sembolüdür. Böyle bir sembolü amacı ne olursa olsun tartışmaya açmak milli bütünlüğe ve toplumsal barışa katkısı olmayan bir yaklaşımdır. Bir iddiayı, milli duygu ve değerleri de kötüye kullanarak, bu şekilde yayımlamanın habercilik olarak nitelendirilmesini kabul etmek mümkün değildir. Ulusal birlik ve beraberliğimizin en güçlü olması gereken bu dönemde milli birlik ve beraberliğimize ve milli değerlerimize yönelik bu tip yayımların ne amaçla yapıldığı Türk toplumunun büyük bir kesimince artık anlaşılmakta ve endişe ile izlenmektedir” görüşlerine yer verdi. [Hemen söyleyelim: TSK’da askeri okul mezunu olmayan tek bir pilot yoktur. Sivil havacı olması gereken Gökçen sırf Ulu Önder’in evlatlığı olduğu için babalığına rica etmiş, keyfi olarak askeri pilot yapılmış ve Dersim’de köylülerin üzerine bomba yağdırdıktan sonra yaptığı işten ne kadar da zevk aldığını gazeteci Ahmet Emin Yalman’a anlatmış şerefli Türk kadınıdır.]

Genelkurmay’ın bildirisinin hemen ertesinde İstanbul Valiliği’ne çağrılarak Vali Yardımcısı Erol Güngör’ün makamında, kendilerini Vali Yardımcısının yakınları olarak tanıtan ve bugün halen kimliği belirsiz iki kişi tarafından” ikaz edilen” Hrant Dink aleyhine bu görüşmenin hemen ertesinde ülkücü ve köktendinci basında hedef gösterme kampanyası başlatıldı.

13 Şubat 2004 tarihli bir yazısı nedeniyle Hrant Dink hakkında “Türklüğü neşren tahkir ve tezyif etmek” iddiasıyla açılan dava sonunda, mahkeme tarafından tayin edilen bilirkişinin yazıda herhangi bir suç unsuru olmadığı yönündeki lehte raporuna karşın, Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 7 Ekim 2005 tarihli kararı ile Hrant Dink 6 ay hapis cezasına mahkûm edildi. Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararı onadı ve böylece Hrant Dink hakkındaki hapis cezası kesinleşmiş oldu. Yargıtay C. Başsavcılığı bu karara itiraz etti, ancak itirazı Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından reddedildi. Hrant Dink’in karara ilişkin açıklamaları üzerine de “yargıyı etkilemeye çalışmak”tan yeni bir dava açıldı.

Davanın ilk duruşmasına gerek adliyenin dışında, gerek koridorlarda ve duruşma salonunda davaya müdahil olmak isteyen kişiler protesto gösterilerinde bulundu. Hrant Dink, adliye salonuna polisin oluşturduğu bir koridordan polis ve avukatı eşliğinde girebildi. Bu sırada ona saldırmak isteyenler, hakaret edenler, tükürenler oldu. Duruşma salonunu dolduran grup Hrant Dink’in avukatlarına bozuk para ve kalem fırlattılar, hakaret ve tehdit ettiler. Duruşma sonrasında Hrant Dink bir polis aracı ile adliyeden ayrılırken, avukatlar da adliye önüne çekilen polis otobüsüne bindirilerek bu öfkeli kalabalığın saldırılarından kurtarıldı.

Bu arada 26 Şubat 2004′te İstanbul Ülkü Ocakları İl Başkanı Levent Temiz’in başını çektiği grup AGOS’un kapısına gelerek “Ya sev ya terk et”, “Kahrolsun ASALA”, “Bir gece ansızın gelebiliriz” sloganları attılar. AGOS’un önünde benzer bir gösteri de birkaç gün sonra Kemal Kerinçsiz’in de bulunduğu bir grup kendilerini “Asılsız Ermeni İddialarıyla Mücadele Federasyonu” olarak adlandıran grup tarafından yapıldı. Hrant Dink, Birgün Gazetesinde yayınlanan “Hoş Gidişler Ola” başlıklı yazısı sonrasında ise ülkücü eğilimli Yeniçağ Gazetesinin 9 Ekim 2004 tarihli nüshasında “Ermeniye Bak” başlıklı manşetle hedef gösterildi.

Son olarak Agos’un 21 Temmuz 2006 tarihli nüshasında yayınlanan “301′e Karşı 1 Oy” başlıklı haber nedeniyle de Hrant Dink, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Arat Dink ve İmtiyaz Sahibi Sarkis Seropyan hakkında dava açıldı. Söz konusu haberde Dink’in Reuters ajansına verdiği demeçteki “Elbette bu bir soykırımdır diyorum. Çünkü sonuç kendisini zaten tanımlıyor ve adını koyuyor. Dört bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halkın bu olanlarla birlikte artık ortadan yok olduğunu görüyorsunuz” alıntısı da yer almıştı.

Tüm bu mahkeme süreçleri Hrant Dink’in 19 Ocak 2007′de gazetesinin önünde kurşunlanarak öldürülmesinin ardından da devam etti. Suikast sonrası Hrant Dink hakkındaki davalar düşerken, söz konusu son davada Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi, 11 Ekim 2007′de Arat Dink ve Sarkis Seropyan’ı 1′er yıl hapsi cezasına mahkum etti. “Arat Dink ve Sarkis Seropyan’ın Türk Milletine soykırım isnat eden haber yayınladıkları mahkemelerce sabit görüldüğünden sanıkların ayrı ayrı kişilikleri, eylemlerin özellikleri dikkate alınarak cezalandırılmalarına” ifadesi ve söz konusu demeci alıntılayan hiçbir ulusal basın ve medya kuruluşuna dava açılmaması büyük tartışmaları da beraberinde getirdi.[Bir hatırlatma: Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu’nun 17 Aralık 2013 krizi sonrasında Hanefi Avcı ile (Adalet Bakanlığının özel izniyle) yaptığı söyleşi AKP’nin basındaki koç başlarından Sabah’ta yayınlandı. Bayramoğlu, Cemaate karşı kitap yazmış olan Avcı’ya Hrant Dink suikasti konusunda tek bir soru sormadı. Oysa eski polis müdürü “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabında Hrant Dink cinayetinin örgüt işi olmadığını ileri sürmüştü, yani cinayet 2-3 kişinin teşebbüsünden ibaretti. Suikastin bireysel olduğunu” ileri sürmüştü.

Bu konuya tek bir soruyla da olsa girmeyen Ali Bayramoğlu’nun adını Hrant’ın Arkadaşları listesinden silmek gerekiyor. Gezi olayları sırasında arkadaşı Kürşat Bumin Yeni Şafak’taki işinden çıkarılırken, Bayramoğlu yerini korumuştu. Şimdi nedeni daha iyi anlaşılıyor ve kendisi güvenilirliği konusunda hızla irtifa kaybediyor.]

Yok birbirimizden farkımız, hepimiz aynı yolun yolcusuyuz

Kasım 1996’da Susurluk vakasında ortalığa saçılan ilişkiler ağında Abdullah Çatlı ile yakın ilişkisinden, JİTEM cinayetlerine, Sakarya-Kocaeli kırsalında bulunan Kürt işadamı cesetlerinden Danıştay saldırısının katili Alparslan Aslan’a yakınlığına kadar her karanlık olayda karşımıza çıkan Özel Harp Dairesi mensubu emekli general Veli Küçük de Hrant Dink olayında var.

Sicilinde Karadeniz’de 9 bin Ermeni ve Rum'un, Koçgiri’de Alevi Kürtlerin ve muhalif milletvekili Ali Şükrü’nün kanı bulunan (tahsilsiz olduğu halde eşkıya çetesiyle birlikte Çankaya Muhafız Birliğine getirilen, fedai ve katil) Osman Ağa’nın Giresun’a heykelini diktirmiş olan Veli Küçük Sabah’a verdiği bir mülakatta “her şeyi devlet istediği için yaptığını söyleyip "Hiçbir zaman amatörce çalışmadım. Devletim dedi ki, şu görevi yap! 'Emredersin' dedim, yaptım. Tutturmuşlar JİTEM diye... JİTEM diye bir kuruluş yok! İstihbarat Gruplar Komutanlığı vardı. Devlet bana, 'istihbarattasın' dedi. Pişman mısın dersen; hayır, gene aynı şeyi yaparım. Devletime karşı görevimi yaptım" demişti.

Hrant Dink suikastinin bir yüzü cinayet idiyse, öte yüzü de Tayyip Erdoğan hükümetinin olayı tetikçilerden ibaret göstermesi, Ramazan Akyürek, İstanbul Valisi Muammer Güler, Vali Muavini Erol Güngör, Emniyet Md. Cerrahoğlu, MİT’ten talimat veren kişiler hakkında soruşturma açtırmamasıydı. Hatta, Vali Güler’i 2009’da milletvekili, Cerrahoğlu’nu ise vali yapan da Tayyip Erdoğan’ın kendisiydi.

Valisini yedirtmeyen Tayyip Erdoğan 17 Aralık depreminde şahsen paçayı kurtarmak için İçişleri Bakanını bal gibi yedirecekti.

Hrant Dink’in öldürülmesinin 7’inci yılında bir kez daha vurguluyoruz ki, suikast kolektiftir.

Kriminolojide “kusursuz cinayet” diye bir terim var, arkada hiç bir kanıt ve tanık bırakılmayan cinayetler için kullanılıyor. Bu suikast de tersinden kusursuz cinayettir: Ortada sayısız kanıt-tanık bırakılmıştır, olay devletin gözüne batıra batıra “geliyorum” demiştir: Yukarıda sıraladığımız makam ve şahısları tekrar sayarsak Trabzon Em. Md., Emniyet Gen. Md., Jandarma Alay Komutanı, Jandarma Genel Komutanlığı, İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Md., MİT Müsteşarlığı, İstanbul Vali Yardımcısı ve Genelkurmay Başkanlığı...

Bu nedenle, şimdi Tayyip Erdoğan yalakalarının “Cemaati” suçlamaları –biz yapmadık onlar yaptı, demeleri– hiçbir şeyi değiştirmez. Zira onları Emniyet’in ve Adliye’nin tepesine getirmiş olan Tayyip Erdoğan’dır, cinayetin asli faili makamları ve şahısları himaye eden de odur.

Yanıt vermiyorsunuz: Neden Başbakanınız olaydan haberdar oldukları halde önlem almamış sorumlular hakkında adli ya da hatta idari tahkikat yaptırmadı, tersine onları korudu, üstelik de taltif etti, terfi ettirdi?

Tekrar edelim, üç adet merkezi güç odağının hepsi AKP, Cemaat ve TSK olayın içindedirler. Ama 2-3 tetikçiyle kapatılmak istenmiştir.

Biz ise olayı kapattırmayacağız, unutturmayacağız.

Her 19 Ocak’da ve her 24 Nisan’da “Hepimiz Ermeniyiz” diyerek insanların evrensel barış ve dostluğuna, milletlerin, milliyetlerin, sınıf ayrılıklarının reddedileceği, geleceğin özgür bireyler dünyasına ait bilincimizi haykıracağız...