Bir kez daha söylem üzerine

  • Yazdır

Bir kez daha söyleme değinmek gerekiyor. Bu sözcük eğer teknolojik gelişmeyi vurgulamak ve emeğin sosyalliğinin uluslararasılaşmasına dikkat çekmek için kullanılsaydı, bir çeşit teknik terim olarak, bilim adamlarının , teknoloji kapsamında veya sosyo-ekonomi bağlamında kullandıkları bir adlandırma olsaydı, yani içeriği vazıh kılınsaydı ve "nesnel" bir terim olarak kalsaydı –ya da küreselleşmecilerin "küreselleşme herkesindir" dedikleri sav gerçeği yansıtsaydı– sözcük de herkesin ortak malı olurdu. (Bıktırıcı derecede kullanılan ve sayısız kavramın başına getirilen "küresel" sıfatının, onca versiyonu arasında gerçekten de herkesin ortak kullanımı olabilecek tek bir kullanışı var: küresel ısınma. Bu sözcük yerküreye ait bir doğa, yani doğanın insan tarafından bozunmaya uğratılması olayı olduğu için gerçek anlamda küresel. Ama onu da ABD kabul etmiyor, bu konudaki uluslararası resmi konferansların kararlarına uymuyor, imza koymuyor.)

Yeryuvarlağını (globe) doğa bilimleri açısından ilgilendiren kavramlar dışındaki küresellik atıfları indidir, nesnel değildir.

Birincisi, her hangi bir sosyal, ekonomik ya da kültürel fenomene bakılırken, en önemli soru "kimin yararına, kimin zararına...genel olarak kimin çıkarına?" sorusudur. Kamu çıkarına, herkesin yararına kabul edilen taşıt trafik düzeninde bile bu soruyu sormak gerekebilir. Yeni bir trafik kuralı ya da düzenlemesi mi getirildi, araçlıların mı yararına, yoksa yayaların mı, diye sorabilirsiniz; araçlar arasında ağır taşıtlar bundan nasıl etkilenir, binek otoları nasıl, kamu taşımacılığı nasıl, ilh?

İkincisi, dilde semantik diye bir şey vardır. Söylenen çoğunlukla apaçık ve aritmetik kesinlikte değildir; bir bakıma, anlam "söz’den çıkartılan öz’dür" diyebiliriz. Ya da söylenen ile kastedilen her zaman üstüste çakışmaz veya özdeş değildir. Kimi sözden, sözcükten, söylemden neyin denilmek istendiğini, veya söylenen birden fazla öge varsa, aslında hangisinin üzerinde durulduğunu anlamak, o sözlerin muhatapları na düşer. Algılamalarda öznellikler tabii ki, rol oynar. Bu öznel algılayış küreselleşme için de söz konusudur, küreselleşmeyi öven ve ona öykünen birisi gerçekten de onu teknolojik gelişme ve teknolojinin ürünlerinin hem ucuzlaması, dolayısıyla yaygınlaşarak, yığınların hizmetine sunulması olarak algılıyordur; bu onun öznelliğidir. Ya da küreselleşme karşıtı olarak ben de sübjektif kalabilirim; küresel söylemden onun (hiper-süper-ultra!) emperyalist karakterinin kastedildiğini algılamam da öznel olabilir. Öyleyse öznelliklerden (yorumsal semantikte olası yanılmalardan) kaçınmak için, nesnel olgulara bakmak gerekir. Yukarıdaki "kimin yararına, kimin zararına" sorusunu sormak semantiğimiz için bir gösterge olabilir: Emeğin sosyal karakterinin uluslararasılaşması boyuna yaygınlaşırken, finansın, üretim ve dolaşım araçlarının (uluslararası bankacılıkla sigortacılığın ve sanayi ile ticaretin) mülkiyeti ve doğrudan-dolaylı kontrolü giderek daha az sayıdaki elde toplanmaktadır. Emek uluslararası planda toplumsallaşmakta, ama mülkiyet daralmaktadır.

Küreselleşmenin, toplumlardaki ve dünyadaki eşitsizlikleri daha da derinleştirdiğini onun kuramcıları, yazar-çizerleri bile söylüyorlar: Kimisi küresel sermayedarların vicdanına sesleniyor, kimisi olayı bir ahlaki sorun olarak görüyor (oysa, eşyanın tabiatı gereğ i böyle bir vicdan olamaz; "süreç nesneldir" diyenler sosyal uçurumu birilerinin hamiyet duygularıyla mı kapatacaklar?) kimisi ise –özellikle 11 Eylül 2001 sonrasında (bilincinde adalet duygusu taşıdığından değil, sadece, zarar görenlerin zarar vereceğinden korktuğundan) – "Aman, bu eşitsizliğin artması vahim sonuçlar doğurabilir!" diye uyarıda bulunuyorlar. Küreselleşmenin öncüleri ve yandaşları her ne kadar, "Bu bir nesnel süreçtir, kimse bundan kurtulamaz, ona karşı çıkmak veya ondan yana olmak diye bir şey olamaz, o her insanın, her kuruluşun ve ABD dahil her ülkenin iradesi dışında devam etmektedir" gibi sözleri yineleseler de, küreselleşmeden kastedilen ne esas olarak teknolojidir, ne de emeğin sosyal karakteridir. Küreselleşmeden murat edilen sermayenin, evet her şeyden önce sermayenin dolaşımıdır ve dünyanın kocaman, tek bir pazar haline gelmesidir; bunun sınıfsal ifadesi ise mali sermayenin (finans kapitalin) dünyaya tam egemen olması, yerküredeki her olanağa, her kaynağa el atmasıdır. Yerçekimi benzetmesini yapan profesör gibi birçok küreselleşme hayranı, "Bu süreç insanların, toplumların iradesinin üzerindedir," derken, neyi kastediyorlar? Ya İnsan’ı özne almıyorlar, veya aldıkları özne kredi veren finans devleri ve New York, Londra, Frankfurt, Paris, Tokyo borsalarının büyük spekülatörleridir, bir takım uluslarötesi en iri kapitalist kuruluşların sahipleri, yönetici ve teknokratlarıdır, onların finanse ettikleri araştırma projelerinin şefleridir, küresel Microsoft pazarını elinde tutan(lar)dır, bir de medya devleri ile kimi büyük devlet büyüklerinin danışmanlarıdır vb., yani altı milyar kişi içinde üç-beş on bin kişidir. Küreselleşme denilen süreçte insanlığın kaderi onların elindedir. Bu durumda insanlar, elbette, küreselleşmeden yana veya ona karşı olacaklardır. Bunu da, insanların kendi sınıfsal ve kişisel çıkarlarının bilincinde olmaları belirleyecektir.

PAZARIN KÜRESELLEŞMESİ

Yeni küresel alanın artık "yüksek teknoloji iletişimi" (High-Tech-communication) sayesinde "sibernetik mekan" (cyberspace) ve onun ürünü "enformasyon alanı" (info-sphere) olduğu ne denli söylenirse söylensin, yerkürede para, mal ve hizmetlerin kontrolü kimdeyse, yeni moda teknolojik terimlerin ifade ettiği o mekanlar, ortamlar ve alanlar da onlardadır. Yani onların çıkarınadır. Üstelik o alanlar mevcut alanların yanı sıra bir alan değildir, onların üzerindedir; sermaye-emtia-hizmet dolaşımını, sonuçta ULUSLARARASI EMEĞİ, daha iyi, daha çok, daha egemence kontrol etmek içindir.

Ve her şey pazar içindir.

Kısacası, küreselleşme sözcüğü –hangi süslü teknolojik terimlerle anlatılırsa anlatılsın– İDEOLOJİK bir terimdir.

İdeolojik değildir, bir sürecin adıdır, denilecekse, o süreç yüz yıl önce de vardı, adı niçin 1990’larda zuhur etti? Sibernetik iletişimde sıçrama yaptı da, telgraf, telefon, telsiz kendi çağlarında yapmadılar mı? Morse’un telgrafı 1850’lerde yaygınlaşmıştı, Osmanlı’ da dahi Telgraf İdaresi’nin kuruluşu 1855’tir; deniz dibinden kablo döşenmesi ondan da öncedir. Telefonun yaygınlaşma başlangıcı dünyada yüzyıllıktır, bizde şehirlerarası şebeke 1926’da kurulmuştur. Telefaksın kökenindeki faksimil Türkiye’de basında, devlette, 1950’lerde yaygındı; artık modası geçen teleksin bizdeki geçmişiyse 1938’e dayanır. İletişimdeki en önemli icatlardan olan "radio"(telsiz) ile Marconi 1901’de Atlantik’in iki yakasından mors alfabesiyle konuştu; ilk radyo yayını beş yıl sonra yapıldı, bizde 1927’de başladı, 1950’lerde bütün evlere ve DC 120 voltluk bataryalarla köylere girdi. TV yayınlarına Avrupa’da II. Savaş öncesinde başlandı, ilk renkli yayın 1950’lerde yapıldı. İnternet’in basiti olan Minitel’in monitörlerini Fransız telekom daha 1970’lerde abonelerine bedelsiz dağıtıyordu.

Sermayenin dolaşımı da yeni değil. Sömürgelerin doğa ve insan kaynaklarına el konulması için oraya sermaye yatırmak gerekiyordu. Emperyalist evreyle birlikte sermaye ihracı, merkezileşme, finans kapital kümelerinin sömürgeleri paylaşması geldi ve sistemleşti. Bunların hepsini Hobson yazdıydı, Lenin yazdıydı.

Sermayenin dolaşması ve uluslararasılaşması ile teknolojinin ilerlemesi yan yana gelince, emeğin sosyalliği de tek tek ulusların sınırlarından çıkmış, uluslararasılaşmıştı, yani emek de günümüzden çok önce küreselleşmişti. Ne var ki, 70 yıl boyunca Batı o küreselliğin tek sahibi değildi. Önce çok-uluslu bir tek ülke, sonra da çok-ülkeli bir sistem halinde uygulanan devletçi bir sosyalizm modeli ve ona paralel –sömürgelikten çıkmış– çok sayıda ülkedeki (3. Dünya’daki) ulusal ve devletçi ekonomiler dünya ekonomisinde ve kaynaklarında önemlice bir hacim oluşturmaktaydılar. Bu kütle uluslararası kapitalizmin kontrolünde değildi; tersine, onunla zıtlık ve mücadele içindeydi. Yani kapitalizmin tapıncı olan pazar küresel değildi, kısmiydi. Sosyalist ülkelerin o zamanki politikasında, genç ulusal devletlere yardım yaparak onların sanayileşmelerini sağlamak, böylece siyasal bağımsızlığın ekonomik güvencesini getirmek, hem de uluslararası kapitalizmin pazarlarını daraltmak stratejisi vardı (ki, bu strateji sistemin kendi iç zaaflarının yanı sıra, reel sosyalizmin çöküşünde rol oynadı, 3. Dünya’ya dökülen –ve sosyalist ülke insanı nın onca emeğinin yaratısı olan– onca makine, tesis ürün, para heba oldu; o ülkeler sanayileşemediler, birer ikişer gidip –o sıralarda "yeni sömürgecilik" denilen yöntemle– uluslararası sermayeye teslim oldular.) Sosyalist dünya ile bir kısım 3. Dünya arasındaki o yakın ekonomik ilişki ve hepsinin pazar ekonomisi dışında kalmaları, sadece uluslararası kapitalizmin oralara uzanmasını (sermaye, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımını) sınırlamakla kalmıyordu, emeğin sosyalliğinin küresel niteliğinin Batı’ca kontrolünü de şu veya bu ölçüde engellemiş oluyordu. Küresel işbölümünde tek söz sahibi kapitalizm olamıyordu.

Kapitalizm için her şey demek olan pazar küresel olmayınca, üretim ekonomilerinin bir bölümü planlı veya başka yoldan düzenlenen (regüle edilen) ekonomi olunca, elbette dünyadaki üretim de Batı için küresel sayılamazdı. (Kaldı ki, Batı’nın kapsamı veya yörüngesi içindeki çeşitli ülkelerde de şu veya bu şekilde ekonomiye devletin müdahalesi ya da himayesi bulunuyordu. 1980’lerde neo-liberalist özelleştirmeler ve yapı lanmalar ile bunların giderilmesine başlandı.) İşte, süreç öteden beri var olduğu halde, ona küresel denilmemesinin, sözcük icat edildikten sonra bile kapitalizm tarafından benimsenmemesinin asıl nedeni budur. Ne zaman ki, karşısındaki sistem sahneden çekilmiştir, onunla ilişkideki başka ekonomilerin de o bağları kopmuştur, artık sermaye istediğ i gibi at koşturabilir, her istediği yerde dolaşabilir, her yere girebilir, mallarına pazar bulabilir olmuştur. Şu halde, eskiden de var olan süreç (sosyal emeğin ve iş bölümünün uluslararasılaşması) ancak uluslararası kapitalizmin kontrolüne girdikten, yerkürenin ekonomik düzeni tek kutuplulaştıktan sonra küresel sayılır olmuştur, terimleşmiş, jargonlaşmıştır. Bu nedenle, terim nesnel değildir, ne teknolojiyi, ne de emeğin toplumsallığının (sosyal işbölümünün) uluslararasılaşmasını temsil etmektedir. Sözcüğün bu denli fetişleştirilip, yinelenmesindeki asli öğe mali sermayenin dünya pazarını kontrolüdür.

Batı, küreselleşme sözcüğünü 1990’larda sahiplendi. SSCB ve Doğu Avrupa sosyalizmi sona ermişti, ÇHC devlet kapitalizmi yoluyla kapitalist üretmekteydi, Vietnam uluslararası kapitalizme, hatta Amerikan dolarına teslim olmuştu. Yani "2. Dünya" artık yoktu. 3. Dünyanın ise sadece adı kalmıştı. (Gene dile ilişkin bir nokta: Kapitalizmin merkezleri terim üretmekte pek mahirler. Benim çocukluğumda o ülkelerin resmi adı "backward countries"="geri ülkeler" idi –yerli dildeki "geri kalmış"ın "kalmış"ı fazla–. Sonra, "underdeveloped countries" oldu; Türkçe’ye "az gelişmiş" diye çevirdiler, doğrusu "gelişmemiş ülkeler" anlamına geliyor. En sonunda terim, "developing countries" = "gelişmekte olan ülkeler"e terfi etti. Bu sözcük demagojiktir, çünkü gelişme her yerde var, sorun o ülkelerin gelişiyor olması değildir; esas mesele gelişmiş denilen dünya ile aradaki farkın azalıyor mu, yoksa artıyor mu olduğundadır. "x" tarihinde, "a" ülkesinin fert başına düşen geliri 7 bin dolar, "b" ülkesinin bin dolar olsun, bugün o birinci ülkeninki 30 bin dolar, ötekinin 3 bin dolarsa, "b" ülkesi gelirini üçe katladığına göre, tabii ki, "gelişme gösteren bir ülke"dir, ama "b" ülkesiyle arasındaki fark, GSMH/nüfus ölçütüne göre 6 bin dolardan, 27 bin dolara çıkmıştır. İşte o "b" tipi ülkeler 40 yıla yakın zamandır resmi literatürde "gelişmekte olan ülkeler" arasındadırlar. Yani hallerine şükretmelidirler!)

Kısacası, 1990’larda artık dünyanın (yerkürenin) tamamı 1. Dünya’nın olma yoluna girmişti. Perestroyka’cılar “globalizm” tekrarlayıp dururken oralı olmayan Batı, onların ve sistemlerinin sahneden çekilmesiyle, birdenbire terimin de, sürecin de sahib-i aslisi oluverdi. Kendisini sürecin sahibi görmek, gerçekte küre’nin sahibi görmek demekti, zira süreç o küreyi çıkarlarına gitgide daha fazla ramediyordu. Kendisini küre’nin tek sahibi görünce, dünyaya ilişkin her şeyin başına bir küresel sıfatı ekleyiverdi. Tam bir işveren mantığıyla. Tıpkı, bir holdingin kendi adını, logosunu (örneğin "Sa" ekini veya Koç boynuzunu), ya da ondan türemiş reklamvari sözü sık sık tekrarlayıp, olur olmaz kullanması gibi. Böylece sözcük de, kavram da –her türlü suret-i haktan diskuruna rağmen– propagandif ve ideolojik bir kimlik kazandı.

Küreselleşmeyi nesnellik saymak, kapitalizmi ebedi görmektir. Fukuyama şarlatanlıkta herkesten atik davranıp, kapitalizmi tarihin sonu ilan etmişti, ama sonradan "aile kurumunun manevi öneminden, toplum için ne denli elzem olduğundan" söz ederek, ailenin çözülmesini toplumdaki en önemli sorun gibi görmeğe başlamakla, en sıradan Amerikan orta sınıf yakınmalarını tekrarlar oldu.

Kapitalist ideolojiden yana olmadığı halde, "küreselleşme" sözcüğünü teknolojik ya da nesnel bir ekonomik terim diye algılayanların, sürece bir de –yukarı da sözü edilen– "çıkarlar sorusu" açısından bakmalarında yarar vardır. Süreç ne nesneldir, ne de kendiliğindendir. Yukarıda saydığımız uluslararası elit ve onların izleyicileri tarafından bilerek, planlanarak yönlendirilmektedir.

PROTESTOCULAR KİM ?

Küresel sözcüler Seattle’dan, Melbourne, Göteborg, Cenova, Doha ya da Ottowa’ya kadar protesto gösterileri için gidenlere "anti-globo’lar" diyorlar. Bu sözcükte hem o Amerikan kısaltmacılığı var, hem de belli bir pejoratif içerikle kullanılıyor, yanına "sorumsuzlar, çılgınlar, teröristler" gibi olumsuzlama sıfatları ekleniyor. Karşıtlarına "anti-globo" diyenlerin, kendileri için "biz globolar" dediklerine rastlamadım; oysa öyle demeleri gerekir, karşıtları "anti-globo" ise, kendileri "globo" oluyorlar.

Ama protesto hareketine katılanların bir bölümü terimin kısaltılmamış şeklini de benimsemiyorlar, ister uzunu, ister kısası olsun, terimin medya tarafından icat edildiğini söylüyorlar. Asıl kendilerinin küresel nitelikli bir hareket yarattıklarını, çünkü Güney ile Kuzey’i eylemde birleştirdiklerini söylüyorlar. Geliştirdikleri hareketin ilk çekirdeğinin büyük ölçüde Güney’de oluştuğunu, hatta adında bile "küresel" sözcüğünün bulunduğunu, bir çok örgütlenme biçimleriyle, iç işleyişlerindeki demokratizmin, bir çok uygulama prensibinin Güney’den alındığını, yani bir anlamda kapitalizmin küreselliği –finans, emtia ve kültürel öğelerle– Kuzey’den Güney’e doğru yayılırken, o sürece karşı oluşan hareketin Güney’den Kuzey’e yayıldığını savunuyorlar.

Küreselciler, o kentlere giden protestocuları bir takım asosyal ve bireysel kişiler saymaktadırlar. Oysa o kentlerdeki on binlerce göstericinin büyük çoğunluğu sayısız sendikanın, kooperatifin, tarımdaki örgütlenmelerin, diğer meslek örgütlerinin ya da kısaca NGO denilen devlet dışı –gönüllü— kuruluşları n temsilcileridirler, yani salt kendi bireysel tutumlarını ifade eden kişiler değildirler (örneğin, Türkiye’den anti-MAI katılımcısı kuruluşların listesine bakıldığında, kaç milyon kişiyi temsil ettikleri görülebilir.) Ayrıca, sözü edilen meslek kuruluşlarından başka, çeşitli ülkelerde bu hareket için ya da başka kampanyalar için oluşmuş örgütlenmeler ya da politik nitelikli gruplar da hareket içinde bulunmaktadı r. Bu nedenle, hayli heterojen nitelikli bir yapı içinde eylemi dejenere edici bazı öğelerin bulunmadığı nı iddia etmek gerçekçi olmaz; ne var ki, o öğeler geniş kapsamlı yapıyı ve onun asıl niteliğini ne temsil eder, ne de belirler. Sadece medya için hareketi karalama vesilesi oluşturur. Ben kişi olarak küreselleşmeyi, sosyalist deneyin başarısızlığa uğraması ndan sonra, ideolojik içerikli ve kapitalist nitelikli bir tırmanış diye gördüğümden "küreselleşme karşıtı" terimini yadırgamıyorum, çünkü anti-emperyalist mücadele olarak görüyorum. Kanımca, "asıl küreselciler biziz" diye terimi emperyalistlerden kapmağa gerek yok. "Sen mi gerçek küreselcisin, ben mi?" diye tartışmak, küreselleşmenin süreç olarak da, terim olarak da gerçek anlamını, içeriğini bulanıklaştırır. Hedef kesin ve belirgin olmalıdır; küreselleşme emperyalist kavramla yan yana algılanmalı, sözcük sürecin asli sahiplerine bırakılmalıdır, aksi halde, "emperyalist küreselleşme" ile "anti-emperyalist küreselleşme" gibi kavramlar ve terimler kullanmak gerekir ki, bu da kavram kargaşasından başka bir şeye yaramaz. Verdiğimiz mücadele sonuçta siyasal bir mücadeledir ve siyasal erekler içindir, siyasette ise bulanıklık ve müphemlik zarar getirir. Küreselleşme sözcüğünün sahipleri başkalarıdır.

Mücadele biçimlerine gelince, literatüre ağ (network) örgütlenmesi ve ağ savaşı (netwar) diye yeni yeni giren bir tarz var. Her biri "nodül" olarak nitelenen temel birimlerin, hiyerarşik olmayan, uluslararası yatay ilişkilerinden ve beraberliklerinden meydana gelmiş yaygın bir ağdır bu. Sadece küreselleşme karşıtı eylemlerde değil, uluslararası kampanyaları n açıldığı çeşitli barış, çevre, insan hakları konularında sayısız ulusun yurttaş örgütlerinin, saygın şahsiyetlerinin –hatta kara mayınlarını yasaklatma kampanyası örneğinde olduğu gibi, bazı devletlere ait resmi kurumların da– iradesini eylemde birleştirebilmektedir. Temel birimleri oluşturan nodüller kendi içlerinde değişik örgütlenme biçimlerine, işleyiş yöntemlerine, demokratizm uygulamalarına sahiptirler.

Bu yazının konusu sözünü ettiğimiz hareketi incelemek olmadığı için ayrıntıları içermiyor. Ama hareket ne denli önemli olursa olsun, "enternasyonalizmin yeni biçimi budur" türünden bir ikame arayışı, daha çok hayırlar’da birleşmiş, evet’leri belirsiz, hedefleri farklı farklı bir birliktelik için çok erken, yersiz ve fikriyatsız bir yakıştırma olur, diye düşünüyorum. Örneğin, hareketin içinde yer alanlardan hangi sınıf güçlerinin (örgütlerinin) liberal ekonomiye (pazara) karşı olduklarını bilmiyorum, kapitalizmi aşıp, aşmama konusundaki yaklaşımları konusunda bir fikrim yok.

Ama bu hareket, kapitalizme karşı alternatif getirme, kapitalizmi aşma hedefinin nerdeyse bütün düşünsel çabalarını içinde ve çevresinde barındırdığı ya da dikkatlerini üzerine çektiği için, içinde bulunduğumuz reel sosyalizm sonrası, tek kutuplu dünya evresinde sadece eylemin değil, düşüncenin de gelişmesine önemli katkı yapacaktır. Çünkü toplumsal düşünce, verili durumun isabetle gözlemlenip, bilimsel şekilde analiz edilmesinden doğan vargılardır ve oradan hareketle geleceğe yapılan projeksiyondur; başka bir deyişle, toplum pratiğinin zihinsel düzlemde üretilmesi ve geleceğe doğru yöneltilmesidir. Marksizm sadece 19. yy. kapitalizminin analizi değildi (o, siyasal ekonomi bileşeni idi), aynı zamanda işçi sınıfının damgasını vurduğu sosyal hareketlerin ve devrimci başkaldırının da gözlenmesinden çıkan düşünsel projeksiyondu. Günümüzün devrimci sosyal kuvvetlerinin analizinden ve toplumsal arenadaki dizilimlerinin gözlemlenmesinden çıkacak günümüzün projeksiyonları da düşünsel gelişmenin asli öğelerinden olacaktır. Bu nedenle, hareket, düşünsel gelişmeye yapacağı katkılar bakımından da büyük önem taşımaktadır. Ama bugünkü haliyle onu abartma eğilimlerine katılmıyorum. Ne denli organize nitelik taşırsa taşısın, hâlâ da kendiliğinden gelme niteliği ağır basmaktadır, yarın sönüp gitmeyeceğinin bir garantisi yoktur; sağlamlaşmanın ve kökleşmenin güvencesi ise ancak düşünsel muhtevayla sağlanabilir, çünkü tarih, düşünsel fikriyatı bulunmayan, ideolojik yönelimi belirsiz sosyal hareketlerin sönümlenip gittiğine dair örneklerle doludur.

Uluslararası kapitalizmin sözcüleri, yukarıda kısaca değindiğimiz ve çok değişik biçimleri içeren bu yaygın ağ modeli ve ağ mücadelesi için, "Görüyor musunuz, karşıtlarımız da küresellikten yararlanıyorlar, İnternet kullanıyorlar," diyorlar. Bu bir çarpıtmadır. Küreselleşmenin yukarıda vurgulanan ve herkese değil, kapitalizme ait olan niteliğini örtüp, onu teknoloji ve İnternete indirgemektir (kaldı ki, İnternet’in de hamiyet amacıyla değil, pazar için yapıldığı, güneşin batmadığı yerküre üzerinde, İnternet sayesinde pazarı 24 saat açık tutarak yapılan pazarlamanın payıyla ortaya çıkmıştır. Kapitalizm merkezleri "küresel, küresel" derlerken, küreden 24 saat boyunca nasıl yararlandıkları anlaşılmıştır.)

SÜRECİN BİLEŞENLERİ

Küreselleşmenin biri birine sıkı sıkıya bağlı boyutları, ekonomik, teknolojik, toplumsal, siyasal ve kültüreldir. Yaşanılan bütün fenomenler, bu başlıklardan birisi ya da birkaçı kapsamındadır.

Küreselleşmenin ekonomik anlamını yeterince vurguladığımı sanıyorum. Bunun toplumsal yansıması eşitsiz gelişmenin sonuçlarıdır, yeryüzünde bölgeler arasında, uluslar arasında ve pek çok ulusun kendi içindeki sınıf ve katmanlar arasındaki dengesizlikleri arttırmasıdır. Ama daha önemlisi, süreçten mağdur olan kesimlerin, yarar sağlayanlara karşı pazarlık, direnme ve mücadele olanaklarını daraltmasıdır. Bu, uluslar için böyledir: küresel kapitalizmin temel örgütleri olan IMF, Dünya Bankası ve Dünya Ticaret Örgütü (WTO) karşısında Türkiye’nin düştüğü çaresizlik yalnızca bize özgü sanılmamalıdır. Belirli aralıklarla IMF şu kadar milyar serbest bıraktı diye müjde verenler, o borçların faiz oranlarından hiç söz etmiyorlar, o anaparaların ve faizlerin ödenmesi için ne bedeller ödeneceği konusunda kamu oyuna bir açıklama yapmıyorlar, "niyet mektubu", "stand by anlaşması" gibi terimleri yineleyip, asıl içeriği laf kalabalığı na getiriyorlar. Alınan o kredilerin faiz oranlarını kaç kişi biliyor? Küreselleşmenin devleri karşısında boynu bükük ve eli yukarıya dönük ulusların direnci yok da, o ülkelerdeki çalışanların ağırlaşan yaşam koşulları karşısında mücadele güçleri mi var?

Hatta küreselleşmenin kaymağını yiyen ulusların çalışanlarının toplu pazarlık ve yeni sosyal haklar için mücadele olanakları mı var? Tersine, oralarda bile sosyal haklar habire budanıyor (bu operasyonlar da büyük ölçüde sosyal demokrat hükümetlere yaptırılıyor), sendikaların önemi azalıyor, grev silahı paslanıyor. Kısıtlamalar karşısında sendika liderleri demeç veriyorlar, kimseyi inandırmayan tehditler savuruyorlar, gösteri yürüyüşleri düzenliyorlar, ama yollar yürümekle gerçekten de aşınmıyor. Halk o uygulamalara ya tepki göstermiyor, veya ilk seçimde, muhalefettekileri hükümete getiriyor. Ya merkez sol yerine, merkez sağ çoğunluğa geçiyor, değişen bir şey olmuyor, veya merkez sağ düşüyor, sosyal demokratlar hükümet oluyor, hakları daha fazla kısıtlıyorlar, sendikaların çoğu sosyal demokratların elinde bulunduğu için, ya seslerini çıkarmıyorlar veya zevahiri kurtarmak için bir takım demeçler veriyorlar. Buna rağmen, küreselleşmeden ülkelerdeki çalışanların hiç yararlanmadığı söylenemez, ama aslan payını alanlar tabi ki, onlar değil.

Küreselleşmenin teknolojik boyutu uzay teknolojisinin uydu aracılığıyla yapılan iletişim, meteorolojik bulgular, vb. gibi sonuçlarıdır, elektronikteki gelişmelerin getirdiği otomasyondur, robot kullanımında atılan adımlardır, gerek sanayide gerek hizmet sektöründeki yaygın bilgisayar kullanımıdır ve insanların yaşamındaki iletişim olanaklarıdır. Ama tüm bu teknolojik ilerlemelere ve otomasyona rağmen, işgücünün kol emeği kısmı olanca ağırlığını korumaktadır. Kol emeği derken, sadece emek yoğun sektörlerdeki kol emeğini kastetmiyorum, yüksek teknolojinin kullanıldığı alanlarda da zihinsel emeğin artan önemi ne olursa olsun, kol emeğinin, sanayide, tarımda, dolaşım ve hizmet sektöründeki belirleyiciliği ortadadır.

İnsanlarda genel olarak bir teknoloji tapıncı vardır. Sadece bugün değil; yüz yıl önce de vardı. Kişinin, teknolojik buluşlardan genellikle gözü kamaşır. Yakınlarda ise “sibernetik çağı” abartması ile bu tapınç özellikle bizde daha ileri boyutlara vardı; örneğin, insanlığın artık “sanayi toplumu çağından” çıkıp “bilgi toplumu çağına” girdiğini, kol emeğinin önemini yitirdiğini, literatürde "sofistike" denilen, son derece gelişkin, son derece yüksek teknolojinin artık kol emeğinin önemini ikinci plana ittiğini, geleneksel sanayi dallarının modasının geçtiğini söyleyen görüşler çoktur. Elbette bir sürece mevcut durumuyla (statik olarak) değil, gelişme trendi hesaba katılarak, dinamik içinde bakılır ve bugün ne olduğundan çok, yarının ne olacağı üzerinde durulur. Ama bu yaklaşımdaki abartı payının da üzerinde durmak gerekir. Bu tür düşünce orta ve üst katmanlara mensup insanlarda belirgindir. Hemen hemen tamamımız ya hizmet sektöründeyiz ya da sanayicilerimizin "reel sektör" dediği alanda zihin emeğiyle çalışmaktayız. Büro çalışması tabii ki bilgisayarsız olamaz; gerek büroda, gerekse sanayi dallarında artık makineler de elektronik programları gerektiriyor; bu nedenle, bilgisayarı kullananlar değil, ama programları hazırlayanlar, eskiden dilimizde "elektronik beyin" denilen beyinin, hakiki (insan) beyinleridirler ve varılan aşamada belirleyicidirler. Gelgelelim, teknolojik gelişim konusunda yenilediğim gibi, bu olgu –en azından, manifaktür üretiminden çıkılalı beri– sürecin her evresinde böyleydi, teknolojide ve kullanımında, zihin ve kol emeği arasında (ve her ikisinin de kendi içinde) adı konulmamış bir hiyerarşi vardı: a) o makinelerin üretiminin tasarımında görev alanların (makine yapan makineyi tasarımlayanların) zihin emekleri, b) o makineleri üreten kol emeği, c) o makineleri çalıştıran işletmeci ve mühendisin zihin emeği, d) o makineleri kullanan işçinin kol emeği, e) üretilmiş ürünlerin dağıtımında ve pazarlanmasında hem zihin, hem kol emeği olmadan üretim yapılamazdı. Otomasyon süreci sibernetikle başlamamıştır; hiç değilse buharlı makinenin icadından bu yana öyledir. Teknolojik gelişimin her basamağında kol emeğine olan gereksinim azalmıştır. Makinedeki her gelişim adımı ya ayni hacimdeki üretim için gerekli kol emeğini azaltmak, veya aynı toplam kol emeği ile üretimi arttı rmak, yahut da aynı kol emeği ile kaliteyi yükseltmek demektir. Her üç durumda da birim ürün başına düşen kol emeği süresi azalmaktadır.

Sanayi çağında dün de, bugün de üretim süreci piramidinin tepesinde –ister patent almış icat sahipleri, gelişkin teknoloji tasarımcıları veya araştırma projelerinin yürütücüleri, ister yazılım (Microsoft) yaratıcıları olsun– zihin faaliyeti bulunmuştur. Sanayileşmiş ülkelerde kol emeği istihdamı azalmamıştır, sadece emek yoğun işler giderek daha fazla –yasal veya yasa dışı– göçmen işçi istihdamına kaymaktadı r. Avrupa’da haftalık çalışma süresinin 2 veya 1 saat kısaltılmasına karşı özel sektörün gösterdiği büyük direnç, kişi başına azalacak iş saatinin ek istihdamla telafi edilme zorunluluğunun getireceği maliyetten dolayıdır.

Küreselleşme savunucularının bir başka argümanı da, "küresellik karşılıklı bağımlılık ilişkileridir" şeklindeki tarifleridir. Bu bağımlılık yeni değildir. Sosyal işbölümü günümüzden çok önce uluslararasılaşmıştır, üretim süreci uluslar arası bir süreçtir, Transval’daki, Urallar’daki maden işçisinin, denizyolu ya da demiryolu işçisinin, metalurji işçisinin emeği olmadan, Manchester fabrikalarının makineleri imal edilemezdi, Avustralya’daki tarımcı koyun beslemeden, Manchester’da ünlü İngiliz kumaşları dokunamazdı, ama bu bağımlılık (uluslararası sosyal işbölümü zorunluluğu) yüz yıl önce de vardı. Rusya’nın, Orta Asya’nın, Sahra’nın doğal gazına mı bağımlıyız? 1956’da Abdülnasır Süveyş Kanalı’nı kapattığında, Eden hükümeti asker göndererek, Kanal’ı prestij için mi silahla açtırttı? Ya da 1973’de petrol krizi çıktığında, Avrupa’da otolar, kalorifer kazanları, hatta termik santraller yakıtsız kalmadı mı? O bağımlılık doğal gaz bağımlılığından daha mı azdı? Veya doğal gazı Sovyetler Birliği Batı’ya pompalarken küreselleşme yoktu da, o yıkıldıktan sonra mı ortaya çıktı?

Karşılıklı bağımlılık argümanının bir başka yanıltıcı ve demagojik yanı, eşitler arasında bir bağımlılık izlenimi vermesidir. Sanki arkadaşlarımıza, yakınlarımıza söylüyoruz: Ben sana bağımlıyım, sen bana bağımlısın. Oysa sözünü ettikleri bağımlılık, eşitler ya da birbirine yakınlar arasında değildir, eşitsizler arasındadır, birbirleriyle ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel bakımdan uçurumla ayrılmışlar arasındaki bağımlılıktır.

Ve nihayet, "küresel, küresel" derken, sanki tek bir küre varmış sanılmaktadır. Tek olan küre jeodezi ve jeomorfolojideki küredir. O küre üzerinde tek bir dünya yoktur, çeşitli dünyalar vardır. Ruanda’da hala Milat öncesinde kalmış yaşamlar vardır. Son zamanlarda Afganistan’dan gördüğümüz manzaralar –ellerindeki silahlar hariç– acaba kaçıncı yüzyıldan kalmıştır? Oralardaki ilkellik ile Silicon Vadisi’ndeki, NASA’daki teknoloji gelişkinliğini, oralardaki yaşam tarzı ile Las Vegas’daki ya da Leman Gölü kıyısındaki –biri çok gürültülü, öteki çok dingin ihtişamı yan yana koyabilir miyiz? Sadece binlerce kilometre mesafede mi bu farklar var? Bir milyara yakın nüfusuyla Hindistan, hem kabul edilemez yoksullukların, etnik ya da dinsel çatışmaların ve totem çağından kalma "ineğin kutsallığının" diyarı, hem de Federal Almanya’ya binlerce bilgisayar programcısı işgücünü ihraç edebilecek bir ileri teknoloji ülkesi.

***

Küreselleşmenin siyasal ve kültürel boyutlarını da irdelemek gerekiyor. İlerki sayılarda ayrıntılarına gireceğim. Ama benim asıl ve en çok önemsediğim boyut kültürel boyuttur. Şimdilik, kısaca, şunu söylemem yararlı olabilir:

Hollywood’un, MTV’nin, show business’ın, sadece ticari değil, siyasal ve kültürel kampanya siparişlerini de alan Madison Avenue’nün, McDonald’s’ın, Coca Cola ya da Pepsi Cola’nın (ve onların starları Michael Jackson ile Madonna’nın) veya sesiyle ve dekoltesiyle yeni çıkan Britney’nin tüm dünyaya yayı lması, bütün bu Amerikan kitle kültürü sığlığının yeryüzündeki farklılıkları, kültürel çoğullukları düzleyip, sıradanlığı, yozluğu, bencilliği, yabancılaşmayı aşılaması, insanları yüz yıllardır bir arada tutan dokunun manevi ve kültürel değerlerini ezip geçmesi, parayı, menfaati, en üste çıkararak, toplumdaki dayanışma ruhunu, yardımlaşma duygusunu, birliktelik güdüsünü ve sevgi bilincini tehdit etmesidir. Elbette, insanlığın biriktire geldiği değerler kolay uçup gitmez, ama küreselleşmenin insanlığa parlak bir gelecek vaad ettiğini ileri süren eğilim, insanın bugünden çok önce homo economicus haline getirilmesinin küreselleşme denilen süreçte yapacağı daha ileri erozyonu kutsuyor demektir.