Siyasal İslam ve siyaset

  • Yazdır

Din kafa karıştırmaya devam ediyor. Sadece kişilerin, yerel toplulukların değil, bütün dünyanın kafası karışık. Bütün dünyada siyaset dine ayırdığı yeri genişletti. Düşünce ve dikkatler din üzerine yoğunlaştı. Ortalık din analizinden geçilmiyor. “İnsan kendine yine dinden mi bakmaya başladı?” sorusu akıllara takılıyor. Evrensel ve yerel ölçeklerde yaşadığı mız olay ve olguları dinle açıklama modası tehlikeli biçimde gelişiyor. İki yönüyle de tehlikeli: hem dinden, gereğinden çok şey bekleniyor; hem de gereğinden çok şey dinden biliniyor.

11 Eylül’den sonra durum daha da vahimleşti. Dünya sanki Cami ile Kilise arasında ikiye bölündü. İslam temelinde yükselen Doğu uygarlığı ile Hrıstiyanlık temelinde yükselen Batı uygarlığı arasında çıktı çıkacak bir savaşı önlemek için herkes seferber oldu. Müslümanlık bu çatışmada gerici, Hrıstiyanlık ilerici addedildi. Laik, modern kafalı herkes –bu kafada ve bu kafadan ibaret solcular da– doğal olarak Batı’nın yanında yer aldı.

Dinlerin hayal perdesinde görünen dünyadan bakınca İslam “terörist”, Hrıstiyanlık “barışçı” görünebiliyordu. Müslümanlar terörist mi oluyorlar...? Niçin? Ulema, İslamı bu açıdan deşti, terörizm görünmedi. Ne göründü? Elbette “kardeşlik”! Doğu-Batı kardeşliğini savunmak ve kanıtlamak Müslümanlara düştü.

Bu “kardeşlik” de nerden çıktı demeyin. Elbette Vatikan’dan çıkmadı. Pentagon’dan çıktı. “Kardeş olunduğu” dayatıldı, istersen inanma ve kanıtlama... Usame ve Taliban, “Boşver kardeşliği!” demenin neye malolacağını görmek ve göstermek için kendilerini yaktılar. Türkiye kendini bu ateşten uzak tuttu ve kurtuldu.

Kurtuldu elbette. Ama nasıl kurtuldu? Bunu da kendi söyleyecek değil ya, ABD söyledi: Teröristler “tarım zararlısı” oluyorlar. Tarım zararlılarıyla (haşereyle) en etkin savaş, onları yiyen başka böceklerle yapılıyor. Biz bunu yapıyoruz dedi Pentagon.

Sol, “halkın afyonu” demiş geçmiş. Geçmiş mi sahiden? Bu kadar basit mi? Niçin o halde bir türlü üstesinden gelinemiyor? Üstesinden gelinmedikçe dinin de üstesinden gelinmesini zorlaştıran başka bir gerçeklik mi var? Afyon hangi toprakta bitiyor? Diderot’ya, “Safsata yığını olduğunu görüyorum, ama savaşılması en zor şey olduğunu da görüyorum,” dedirten “derinlik” ne?

Önünü arkasını düşünmeden yaftayı yapıştırmak kolay: gerici, softa, fundamentalist… Kişinin yanılgısı mıdır din? “Afyon” nedir?

Kişi varlık koşullarıyla doğrudan ilgili olmayan şeylere bağlanmaz. Kişinin kendini aldatmasının da bir gerçekliği vardır. Totemleştirmeye, onu yok olmaktan kurtaran “şey”lerden başlamış olması “akılsız” dediğimiz softanın bunu söyleyenden daha “akıl”lı olduğunu gösterir. Çünkü zaten kendisi akıl-varlık’tır.

Elbette “tanrı” soyutlamasına bakınca kişinin aklından şüpheye düşmek mümkün. Ancak bu da o kadar basit değil. Tanrı, kişi için katmerli bir soyutlamadır; ondan önce yaptığı ve altında kaldığı soyutlamalara bakılmalı. Bunlardan en ağırı, devlettir. Devletle ve dinle kendini kandıran kişi varlığının koşullarını garanti altına almaktadır.

Hayat örnekleriyle doludur. Dindar halkın dindarlığı tam bir aldatmacadır. Burjuvazi dinin elinden iktidarı tümüyle almaya kalkıştığında ortada kutsal diye bir şey kalmamıştır. (Fiyodor Mihailoviç aklını buna taktı, Dostoyevski oldu...) Hatırlayalım. Fransız devrimcileri bunu denediler, gözüpekler dindar halkı kilisenin üzerine sürdüler. Halk dünden razı. Ortalıkta “kutsal” hiç bir şey bırakmamacasına yakıp yıktı. Allahtan korkmayan devrim önderleri, kutsal olan her şeyin elden gitmekte olduğunu çabuk görüp çarkettiler: halktan korktular. Halk kutsalı devirmeye başlamasın, özgürlük gündemdedir; sıra çabucak devlete, mülkiyete gelecektir. Bunu anladılar. Kendisi de kutsallığın ve kutsalların ardında iş gören laik devlet demokrasiyi dinin tasallutundan korumaktadır. Bunun için, dine inananlar olması gerekir. Laik devlet de bunu ister.

Dindar olan kişi akılsızmış! Devlet ve sınıfı (epeydir, burjuvazi) öyle olsun isterdi elbet ama kazın ayağı hiç de öyle değil.

Din elbette afyondur, uyuşturur, ama uyuşmaya gereksinmesi olanı uyuşturur. Derdi olan, bitmez çilesi olan, açmazda olandır dinde kendini bulan. Hatırladıkça, üstüne düşündükçe insanı çıldırtan bir gerçekliğin üstesinden öyle gelemiyorsa, böyle gelebileceğini sandığı için insanı aptal, gerici yerine koymak “fazla akıllı”lık değil de nedir?

Kimdir bu “akıllı”? Arkasındaki sınıftan bağımsızmış gibi görme gafletinden asla kurtulamadığımız devlettir bu en akıllımız. Modern toplumda kendine “dinsizim” demesi, arkasındaki sınıfın cinliğidir. Dinsizliği, dini korumak, kullanmak ve kendine inandırma imkanlarını geniş tutmak içindir. Din insanın gereksinmesi olmaktan çok, devletin insana karşı gereksinmesidir. Devlet –en laik olanı en başta olmak üzere– bunu bilir. Dinden kurtulan toplumun aynı zamanda devletten de yakasını kurtarmış bir toplum olacağını görmeyecek kadar kör değildir. Yaşanmış bütün devrimler bunun böyle olacağının somut örneğini sık sık verdiler. Laik devlette dindar kişi, devlet hakkındaki yanılsaması sürdüğü için dinle ilgili yanılsamasını sürdürür. Kendini devletle vurduğu gibi, bir de dinle vurur. Kendinde olan şeyi kavramakta yetersiz kaldıkça, kendi karşısına kutsal ya da resmi bir maskeyle dikilmiş yalana inanmakta mahareti artar. Halka önce hayatın gerçekliği içinde egemen olmuş bir sınıf ayrıca devlet ve dinle bu egemenliğini pekiştirir. Dindar kişinin tanrıya teslimiyeti, yoksulun devlete, sömürülen insanın patrona teslimiyetinden, bu teslimiyetin bilinçte uğradığı kırılmadan başka bir şey değildir. Kısaca, dindar kişi asla akılsız ve aptal değildir. Hayatta kalmanın yolunu bilir.

“ÖYLE” ANLAŞILIR DİYE “BÖYLE” KONUŞMAK

Elbette insan inanmakla, inandırılmakla ebediyyen teslim alınmış olmaz. Hakim sınıf hep uyanık olmak zorundadır. Nasıl, patron olarak, işçinin nesnel zorunluluklardan dolayı kendine çalışmasıyla yetinmiyor, bunu severek ve inançla yapmasını istiyorsa, böyle olsun diye kültürden sanata varolan bütün incelikleri kullanıyorsa, kişinin dine bağlılığının kaba biçimleriyle de yetinmez.

Modern hayatın “akıl”lısı modern devlet ve modern sınıf “dindar”a bakıp cahil cemaati, insanlaşmamış sürüyü görmektedir. Gördüğünden tiksinmektedir. Kapitalizmin ilk dönemleri hatırlansın. Patron işçiden gerçekten korkmaktadır, tıpkı bugün fundamentalist dindar kişiden korktuğu gibi. Modernleşmesi de bu çizgi üzerindendir. İşçiyi, korkulmayacak hale getirmek için istek ve iradesi dışında girdiği yoldan, bildiğimiz demokrasiyi çıkarmıştır. Dine bağlılığın kaba biçimlerinden kurtulmak için de istek ve iradesi dışında girdiği yoldan laik devleti çıkarmıştır.

Modern aydının da bir kusuru burdan tezahür etmiştir. Bağnaz dindar kişinin telef edilmesinden yeise kapıldığı falan hiç yoktur. Çünkü o, onun gözündeki aptaldır, vandaldır, teröristtir, uygarlık dışıdır. Devlet ona rafine bir din vermiş, o almayıp kendi karanlığına bağlanmıştır. Başına geleni de, geleceği de haketmiştir! Sağdan da bakılsa, soldan da, görünen Ortaçağdan “çağımız”a aksetmiş bir gölgedir. Ondan kurtulmak gerekir. Marksist olup da böyle düşünenler az değil. Dinle mücadeleyi laik devlet konseptine terkettikleri için yanılıyorlar. Halkın dininden devletin dinine geçmenin kendi işlerini kolaylaştırdığını sanıyorlar.

Asıl yanlışlık budur işte: insan denilen özel varlığa kendi ölçünü giydirip onu mutlaklaştırman. Kimsin sen? Önce onu soralım.

11 Eylül’den sonra modern kafanın –aklın– dünya yoksullarının öz savunmasına karşı geliştirdiği polemik girizgahı, “Taliban’ı desteklediğim sanılmasın” klişesine dönüştü. Emperyalist kapitalizmin yarattığı dünya çapında haksızlığa elbette itirazı var ama, aman bu itiraz Taliban’dan taraf olma gibi anlaşılmasın...

Vasat adam budur işte, “öyle anlaşılır” diye “böyle” konuşan. Bu elbette “böyle” düşünmekten kaynaklanan bir şeydir.

Bu yanlış nasıl düzeltilir?

Önce şurdan başlamalı: Emperyalizm yaşama eylemini olduğu kadar öldürme eylemini de bütün yeryüzünde sıradanlaştırdı. Her yıl yüz binlerce insan, dünyanın şurasında burasında, kapitalistlerin çıkarı için öldürülüyor ama lafı bile edilmiyor. Ölüm kavramının dehşetengiz içeriğinden eser yok. Gerçek ölümler, fotoğraf sanılıyor. Nerdeyse kamera şakası. Afganistan‘da cömertce kullanılan misket bombalarının içinden küçük futbol topu ya da taş bebek şekli verilmiş, düştüğü yerde durup da dokununca patlayan başka bombalar çıkıyor! Ölümü bu kadar sıradanlaştırdıktan sonra, Taliban’a şaşmak niye? Elbette terördür, vahşettir, kadına, kız çocuğunun geleceğine, insana kasteden kudurgan bir gericiliktir. Fakat gökten zenbille inmemiştir. Emperyalizm tarafından beslenip üretilmiştir. Öyle her şey kendi karşıtını üretir anlamında değil, basit ve doğrudan anlamında Taliban’ı ABD örgütlemiştir ve bu nitelikleriyle örgütlemiştir. Dönüp kendi elini ısırınca kendi köpeğini tekmeleyen kişi ne kadar masumsa, demokrasiyi ve özgür hayatı kurtarmak için köpek soyunu yeryüzünden kaldırmaya soyunan ABD’nin giriştiği savaş da o kadar haklıdır. Bu savaşı haklı bulup destekleyenlerin ilgisiz kaldıkları şey, kendi hikayeleridir.

Taliban zorba imiş. Bir hareket, örtüsü din olduğu için değil, gerçeği öyle olduğu için zorbalığı içerir. Örtüsü başka bir şey de olabilir. Milliyetçilik olabilir, “laiklik” olabilir, sömürgeci “medeniyet”çilik olabilir, AB’cilik olabilir... Zorbaysa eğer, kendinde zorbadır.

Kendi nedir?

Sınıftır. Ordan ve şimdiki hal bağlamında bakalım: TÜSİAD sömüren sınıfın en rafine düşüncesini taşımaktadır. Yayınladığı demokrasi ve özgürlük raporlarıyla gönlünü çalmadığı solcu Türkiye’de kalmamış gibidir. TÜSİAD’a bakarak kendi düşüncesini gözden ve elden geçiren “Marksist” sayısı hiç de az değildir. Oysa TÜSİAD’dan özgürleştirici modeller ummak ahmaklığın, akılsızlığın ta kendisidir. Sömürü zorbalığı TÜSİAD’ın “konusu” değil, “işi” olduğu için TÜSİAD, örtüsü modernlik olan kendinde zorbalıktır. şimdi ama demokrasiyi savunmakta, AB’cilik yapmaktadır.

Buna ne demeli? Her şey “değişim” değil mi? TÜSİAD da değişemez mi?

Bu yılanca soru insanı aklından bezdirecek kadar çok sık soruluyor. Soldan da soruluyor. Sebebi, özel olarak burjuva sınıf ve genel olarak sınıf mücadelesi ve bunların tarihi konusundaki cehalettir, aymazlıktır. Burjuva sınıfın siyasetinden, dolayısıyla da siyasetten hiç anlamamaktır. Burjuva sınıf pratik gereksinmesi üzerinde varolduğu için sorunlara pratik yanıtlar verir. Pratik gereksinmesi şart kıldığı zaman solun dudaklarını uçuklatan cevaplar verdiği bilinmez bir şey değildir. Bazan Kürtler için “Bask modeli” önererek Kürtleri; bazan mevcut çerçeveyi parçalayan demokratik açılımlar önererek demokratları; bazan devleti çok çok küçültmeyi önererek liberalleri ve bazan da, tarihin özel bir bağlamında burjuva sınıfa atfettiği hasletlerden dolayı Marx’ın haklı çıktığını söyleyerek Marksistleri şaşırtır.

Şaşırmamak için, “kendi cevabı” olmak gerekir!

Dini, kişilerin onunla kurdukları bağın biçim ve dozuna göre tasnif Türkiye solunun bir yöntem zaafıdır. “Gerçek ve doğru din”, “Gerçek ve masum dindar” edebiyatı budur. Öte yanda “siyasileşmiş din” bulunur. Dini siyasileştirenler de, buna göre, “sahtekarlar”dır.

Ne demek dinde sahtekarlık ya da dinin siyasileştirilmesi? Niçin kötü? Kime zarar veriyor? Kime ne kazandırıyor? Sanatın, kültürün, sporun, edebiyatın, hatta toplumun siyasileştirilmesinden yakınmaktan ve patron/işçi ilişkisini siyasileştiriyorlar diye nice komünistin boynunu vurmaktan farkı ne? Şu veya bu faaliyetin siyasileştirilmesinden en çok yakınmanın siyasetten gelmesinin sebebi ne?

Çelişkiyi gerçek çelişki olarak yaşandığı yerde, yani gerçekleştiği yerde değil de, şu veya bu soyutlamadan geçerek yansıdığı yerde kavrayıp çözmeye çalışmak boş ve oyalayıcı bir gayrettir. Burdan sonuç çıkmaz. Çıkmayacağı görülmüştür. Bize, kendini dinden kurtarmış herkese, basit bir bağlanma gibi görünen dinin hakkından dinin üzerine giderek gelinmediğini gördükçe Diderot gibi hayıflanmamı z bu nedene dayanır. TÜSİAD’a vuracağınız bir fiskecik bile dini temellerinden sarsar. Dinin üzerine atom atsanız TÜSİAD’ın kılı kıpırdamaz... ucu kendine dayanıncaya kadar.

Dinden kurtulmak, kendini dinden kurtarmakla olmaz. Dinden kurtulanların çilesi mi bitiyor? Din her yerde var. Uydularla “gaipten” haberleşme çağında hala var. Çünkü devlet ve onun nezaretinde sınıf sömürüsü her yerde var. Dinin insanın doğasından geldiği, ona özgü olduğu iddiası –kuyruklu yalanı– bu yüzden hala bütün dünyada sürüyor.

Sınıflı, kapitalist bir toplumda yaşıyorsak, hayatiyeti olduğu için yaşamak ve ilerlemek zorunda olan her şey bu toplumun doğası nedeniyle siyasileşir. Çünkü devlet vardır ve ilerlenecek tüm yollar, ister siyasette olsun, ister sivil toplumda, bu devlet tarafından tutulmuştur. Komisyonunu vermeden ilerlemek ve “fazla” ilerlemek kimin haddine düşmüş?

DİNİN SİYASİLEŞMESİNDEN NİÇİN KORKUYORLAR

Birilerinin çıkıp toplumda var olan herhangi bir şeyin “siyasileşmesi”nden rahatsızlık belirtmesi durumunda, bu rahatsızlandığını belirtenin kim olduğuna ve niçin rahatsız olduğuna bakmak gerekir. Dinin kendisinden asla değil ama siyasileşmesinden rahatsız olmak, dinin şikayet olunan bağlamdaki gerçek-maddi rolünden başka bir şey değildir. Dünyevi bir role soyunmamış, böyle bir rolün örtüsü olma işlevine bürünmemişse dinden şikayetçi olunduğu görülmemiştir.

Dinin siyasileşmesinden korkanlar kendi sınıf iktidarlarının sarsıntıya girmesinden korkanlardır. “İlerleyen” her şey ve her toplumsal olgu iktidara doğru ilerler. İktidara doğru ilerlediği için siyasileşmektedir. Gürültü kopması için “ilerleme”nin illa merkezi iktidar kapılarına dayanması gerekmez. Yerel ekonomik alanların da her biri birer “iktidar”dır. Burdaki kalelerinin kimi hallerde bir bir düştüğünü gören büyük burjuva sınıfı “terslik var” diye bağırmaya başlar. Gübre, tohumluk, zirai ilaçlar dağıtan, zirai kredileri yönlendiren bir ilçe kooperatifinde dahi yönetimin el değiştirmesinin çetelesini tutar burjuva sınıf. Atölye açacaksın, Halk Bankası; traktör alacaksın, Ziraat Bankası. Bunların başında kim varsa ve niçin varsa, onları elinde tutmak ister burjuvazi. Binlerce ilçede, kasabada, köyde kıytırık bir bayiliğin bile büyük anlamı vardır. TOBB niçin vardır? Neden, yönetilmesi, başbakan Demirel’in, seçimle gelen Erbakan’ı yakasına yapışıp seçildiği yerden polis zoruyla attıracak kadar önem taşır? Şöyle “geçerken” bir görünüp kaybolmuş YDH bile Anadolu’da kök salabilmek için İbrahim Betil’in dağıttığı sigorta acenteliklerinden medet ummuştu. Bütün bu alanlarda cereyan eden “yaşama” yarışı, siyaset yarışıdır. Yüksek siyaset, eteklerdeki bu siyasetin toplamından başka ne olabilir ki? İsmet İnönü’nün, Süleyman Demirel’in siyasette neden o kadar uzun kaldıklarının sırrı buradadır. Menderes’e o şans –ya da hak– tanınmamıştır.

Kaldı ki, burjuva sınıf “imparator” değildir, ço- ğu zaman çuvallar. İki ayağının bir pabuca girdiği çok olur. Böyle olmasaydı zaten ebedi olurdu. Türkiye’de İslami hareket “şurda dursun” dendiği çok oldu ama o, konulduğu yerde durmadı. Sermayenin doğası bu. Küçüğü büyümek zorundadır. Büyümesi, büyümüş olanı zorlar. Gün gelir tepedeki iktidarını da zorlar. İslami hareket zorlamıştır, hem de iyi zorlamıştır. Öbürünün dönüp topluma, “Sömürme kavgası içindeyiz, benden yana ol,” diyecek hali yoktur ya; bu nedenle, “şeriat tehlikesi” demektedir. Bu devlet ve bu cumhuriyet ve onun kurulurkenki yükselen burjuva sınıf dayanakları bu “şeriat tehlikesi”nden, o bir tehlike olduğu için değil, “arkası” tehlike olduğu için korkar. Onun için de, olmadığı yerde “tehlike” icad eder. Arkası, paradır çünkü, şakaya gelmez.

Burjuva sınıfın siyasileşmiş İslamla kavgası sol düşünceyi neresinden avlar, avlamıştır, avlamaktadır bir de buna bakalım.

Solun din-toplum-devlet ilişkileriyle ilgili süreçlere kendi özgün açısından bakabilmesi, kendine ait bir sol düşünce evreninde deviniyor olmasına bağlıdır. Gözlük camının buğusu böyle kalkar.

Solun toplumdaki, “yaşayan” ve “ilerlemek” isteyen dayanakları da “siyasileşmek” zorundadırlar. İşçi sınıfı, örneğin, siyasallaşmadıkça sol nedir, solculuk nedir? O zaman, sanatın, müziğin, sporun okulun, kışlanın, sokağın siyasallaşmasından kim niçin yakınıyorsa, caminin siyasallaşmasından da o ve aynı nedenle yakınmaktadır. Korkulan, toplumun siyasallaşmasıdır. Korkan da siyaseti görünmez bir tekel olarak elinde tutan sınıftır. Toplumun siyasallaşmasının önüne konulan engeller, solun toplumsal dayanaklarının gelişmesinin engelleridir. Dinin siyasallaşması adı altında konulan sınırlar bütün alternatif ilerleme yollarını tıkamanın daniskasıdır. Türkiye’de 28 Şubat denilen şey başka nedir ki? Böyle bir ilişkinin –sırf sol da felsefi olarak öyledir diye– “laik devlet” ve “laik sınıf” tarafında durulmaz. Solun vurgun yediği yanlış seçimlerden biri budur. Bunun, gelişen kapitalizm nasıl olsa sosyalizmin temellerini de geliştiriyor, bırakalım geliştirsin demekten hiç bir farkı yoktur.

Solun tam tersinden baktığı da olmamış ve olmuyor değil. Siyasal İslamın “özgürleşmesi” onun sınıf dayanaklarının özgürleşmesi değilmiş ve sanki bunların özgürleşmesi solun sorunuymuş gibi bir durumu da içimizde yaşamaktayız. Kendi özgün ideolojik evrenini yaratamadığı için “demokrasi” deryasında çırpınıp yüzmekte olan solun durumudur bu. Türbanlıların özgürlük hakkının inkarına karşı çıkmakla kalmayıp, onları desteklemeye koşan solcunun bilincindeki, solun kendi doğrusu değil, başkasının doğrusudur. Türbana destek, çarpık bilinçli insana destek değildir. Laik burjuva sınıf ile çatışma anlamına gelmez. “Kendine ait” bir sınıf konsepti olmayan bir sol ancak, sermaye sahibi sınıfların kendilerini birbirlerine karşı ortaya koyuş biçimlerinin şu veya bu tarafını, kendine yakın bulur.

Türkiye, kapitalist modernleşmesini siyasal İslamla çatışarak gerçekleştirmiyor. Böyle bir çatışma Türkiye’de hiç yaşanmıyor. TÜSİAD’ın problemi siyasal İslamla değil. Devletin de değil. Yaşanan gerginlik, boynuzun kulağı geçmesi korkusundandır. Birikimin asıl merkeze akışına engel, soyutlamada laik ve demokratik cumhuriyetin gelişmesinin engeline dönüştürülmektedir. Sınıf çıkarı ad değiştirerek herkesin karşısına “Aydınlanma” diye çıkmaktadır.

Dine payanda olmadan ya da ona kılıç kalkanla saldırmadan da kapitalizme karşı olunur. Aksi halde kapitalizmin payandası olunur.

Dini toplumdan toptan dışlamak, dinsiz bir dünya yaratmak... Bu çok güzel bir düş; ama din kafalara nerden ve neden gelmişse, o nedenleri üredikleri yerde yok etmeden yok edilemez.

Solun bu “klasik” yolu, başka bir yolu bulunmadığı için klasikleşmiştir.