Halimiz... geleceğimiz...

  • Yazdır

Sınıf mücadelesinin sonuçsuz kalarak sündüğü yerde toplum geriler ve çöker. En azından geleceği karanlıktır. Türkiye oraya doğru gidiyor. Taşıdığı birçok olumlu potansiyeli gerçekleştiremeden dağıtıp saçarak, heba ederek gidiyor. Az kaldı denilebilir.

Siyaset hiç bir sorunu çözmüyor. Çözmeye kalktığında büsbütün yüzüne gözüne bulaştırıyor. Herşey sorunların iç ve dış dinamikleri doğrultusunda adeta kendiliğinden yürüyor ve hep kötüye gidiyor. Yönetenler toplumu yönetemez haldeler. Başta olabilmelerini ve kalabilmelerini buna borçlular. “Alternatifimiz yok!” söyleminin gerçek anlamı bu. Ekonomi IMF”ye, Dünya Bankası’na, Washington’a havale edilmiş. Dış politikaya NATO bakıyor. İçerde inzibati tedbirlerle “huzur ve uyum” sağlama orduya bırakılmış. Hükümetin ve ardındaki “parlamento çoğunluğu”nun işlevi bütün bunlara sözde siyasi/ hukuki “meşruiyet” sağlamaktan ibaret. Yalnız onlar değil, Parlamento da (TBMM) bütünüyle salt bu işlevle kaim. Orda altı parti var. Niye varlar? Her biri, ayrı ayrı, ülkenin ve halkın hangi çıkarını temsil ediyor? Sermayenin genel çıkarını temsilde de aralarında öyle uzun boylu bir ayrışma görülmüyor. Hakikaten, hiç bir sebebi mevcudiyetleri yokken neden varlar?

Varlar, çünkü her nasılsa yazılıp yürürlüğe sokulmuş, herkesin şikayet konusu bir resmi belgede “demokrasinin vazgeçilmez kurumları” oldukları vaazedilmiş. Salt bunun için varlar...Bu, genel olarak var olmalarının nedeni. Bir de, her birinin ayrı ayrı var olmalarına ilişkin bir neden var: Çalışanların ürettiği değerleri devlet dolayımıyla (dolaylı ya da doğrudan) talan etmeye uyarlanmış bir siyaset ve yönetim çarkının “vazgeçilmez kurumları” olarak iş görüyorlar. Temsili demokrasi (parlamenter sistem) siyaseti zenginleşme, türlü imtiyazlara konma yolu olarak iş edinmiş uyanık taşra zadeganıyla İstanbul merkezli üç beş büyük sermaye mihrakının ve onların mutemet adamlarının elinde tam bir “utanmazlıklar opereti”ne çevrilmiş durumda.

Alternatifsizlik iddiası (o kadar da boş değil; “alternatifi” olsa hangisi olacak ki? Onun yaptığı neyi yapmayacak, yapmadığını nasıl yapacak?) ve karakuşi içtüzük uygulamalarıyla parlamentonun fiilen devreden çıkarılması ne siyasi partilerin, ne de “seçilmiş temsilci”lerin umuru. (Seçmenlerin ne kadar umuru, o da bir ayrı konu!) ABD’den duyurulan yönlendirmeler, ya da içerinin muhkem mercilerinin “hassasiyet” dozu yüksek refleksleri sözde enine boyuna tartışılıp, “muhalefet” görüşü ve oyları da zapta geçirildikten sonra hep birlikte yerine getiriliyor. Bunun adı “milli iradenin tecellisi” oluyor! Aynı milli irade yürütme erkini emanet ettiği hükümeti ve devlet bürokrasisini hiç bir surette denetleyemediğ i gibi, yürütmenin ve yasamanın birçok merkezi yetkisini doğrudan uluslararası sermayeye muhatap ve onun adına iş gören, görev yüklenen “özerk” bir kurulokrasi’ye (siyasetten bağımsız yetkilerle atanmış kurullara) terkediyor. Kendi iradesinden feragat eden bir “milli irade”!

Hükümette hangi parti ya da partiler olursa olsun böyle bir parlamento ve yönetim olgusuna duyulan genel güvensizlik ortamında “en güvenilir” kurumun ordu olduğu, medyanın demirbaş temalarından biri. Tespit doğru, doğru olmasına: “sivil toplum” denilen şeyin gerçek yüzünü sergiliyor. Burjuva toplum kendi özetinin özetinden –MGK– medet umuyor. Tam bir çöküş belirtisi: maili indiham halinde binayı ayakta tutan demir kuşak!

“TEHDİT, TEHLİKE, RİSK...”

Kürt sorununda şimdi olunan yere 15 yılda gelindi. Arada otuz bin insan öldü. 75 yıllık Cumhuriyetin neredeyse elli yılı bölgede sıkıyönetim altında geçti. Ülkeyi yönetenler, siviliyle, askeriyle soruna barışçı bir siyasal çözüm getiremediler. Getiremediler değil, getirmediler. Bugün hala “ulusal güvenlik konsepti”nin en başında yer alıyor. “Tehdit, tehlike, risk...” Onun gibi, bir de hiç gündemden düşmeyen bir “irtica” tehdidi, tehlikesi, riski var. “Terör” bir başka tehdit ve tehlike. Bunlara karşı sürekli tedbir ve teyakkuz gerekiyor. Sürekli tehlikeden sürekli görev çıkaran bir yönetim anlayışı ve devlet pratiği!

Sürekli tehlike çoğu kez sanal olabilir ve sanaldır da. Ama “tedbir ve teyakkuz” hiç de öyle değildir; olmadığı her gün, her vesile ile görülüyor. Görülmesi için her şey yapılıyor. Çünkü “sanal” görünümün art planını çok somut, katı bir realite işgal ediyor: birilerinin “öteki Türkiye” diye niteleyip de sonradan öyle sözler ettiklerine bin pişman oldukları gerçeklik!

Beş yıl oluyor, 82 Anayasası’nda demokratik hak ve özgürlüklerle ilgili bazı sözde “ileri” değişiklikler yapıldı. Fiilien geçerli olabilmeleri için gerekli uyum yasaları hala çıkarılmadı. İki ay önce yapılan yeni değişiklikler için de (sayısı otuz beşi buluyor) halen aynısı sözkonusu. Bu ne demektir? Anayasa fiilen yürürlükte değil (askıya alınmış) demektir. Kimsenin umuru değil. Olsa ne olacak? Demokrat olmaya, insan haklarına saygı göstermeye ne kadar kararlı olunduğu Avrupa Biriği karar mercilerine ispat edilmeye çalışılırken, gün aşırı TV ekranlarını işgal eden polis şiddetiyle, işkencecileri savunan, kollayan milletvekilleri, sorumlu bakanları ve adalet sistemiyle, DGM’lerde tıkanıp kalmış on bini aşkın faili meçhul suç dosyasıyla ülke çöküş dönemlerine özgü bir moral kaosa doğru sürükleniyor.

“Öteki Türkiye”, ülke nüfusunun ezici çoğunluğunun –dörtte üçünden fazlasının– boğaz tokluğundan öte hiç bir hayati ihtiyacını karşılamayan, hiç bir acil sorununa çözüm getirmeyen ve artık getirmeyeceği apaçık ortada olan derme çatma bir kapitalist düzenin yetmiş şu kadar yılda yarattığı Türkiye’dir: yoksulluktur, yoksunluktur, umarsızlıktır.

Diyorlar ki: “N’apalım! Böyle oldu...şimdi geleceğe, işimize bakalım...” Bakın bakalım, ne olacak... Siz işinize bakarken yoksulluk ve giderek artan bir hızla daha da yoksullaşma toplumun iliğine işliyor. Yoksulluk yaratmakta halas (kurtuluş, selamet) arayan politikalar, enerjilerini, vakitlerini harcayıp tüketerek içlerini boşalttığı insanları canlarından bezdiriyor, geleceklerinden ediyor, tek tek her birini ekonominin “gerçekleri” ve “gerekleri”nin serseme, sık sık da öfkeden çılgına çevirdiği çaresiz bir yığının şekilsiz, kimliksiz, iradesiz bir cüzüne dönüştürüyor. Böyle insanların, bırakın yurtdaş olmalarını, yaşıyor olmalarının artık ne anlamı var diye sorulabilecek bir yere doğru gidiyor toplum.

GÖZ BOYAMA, HEDEF ŞAŞIRTMA

Üç aşağı beş yukarı, özetle, ülkenin manzarası bu. Ne ki burada asıl sorulması gereken bir başka soru, görülmesi gereken hesap var: eğitime, sağlığa, sosyal güvenliğe, vb. harcanmak üzere dillere düşecek kadar az kaynak üretebilen, kendi tarımını, hayvancılığını elden çıkaran, şehirlerini içinde yaşanmaz talan alanlarına dönüştüren, insanlarının ezici çoğunluğunu yoksulluk içinde yaşattıkça daha da yoksullaştı ran ve yoksunluğa mahkum eden bir ekonominin topluma ve ülkeye ne hayrı dokunduğu ve neye mal olduğu.

Devletin mali iflası denilen şey aslında ekonominin iflasının ilanıdır. Ekonomi –istisnasız bütün siyasetçilerin, üst düzey bürokratların, üniversitelerde yuvalanmış bilgi ve düşünce “erbabı”nın ve medyanın toz kondurmamakta ağız birliği ettikleri özel girişimci serbest piyasa ekonomisi– devletin olağan, rutin harcamalarını dahi karşılayamıyor: memur maaşları, kamu işçilerinin ücretleri, tarım destekleme fiyatları, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, savunma harcamaları, alt yapı, sanayi üretimi ve teknoloji yatırımları, vb., vb... Bunun sorumluluğunu devletin büyüklüğüne, israfına, siyasetçilerin ehliyetsizliğine ya da hortumlama pratiklerine, partilerin arpalık düşkünlüğüne, vb., kısaca, “iyi ve dürüst yönetmeme”ye bağlamak sorunu çarpıtmaktır. Sonuç, neden olarak gösterilerek göz boyanıyor, hedef şaşırtılıyor.

Ekonomi iflas etti, çünkü ülkenin ve ülke insanları nın artarak süren ihtiyaçlarını karşılayacak yeterli üretimi gerçekleştirmeye gücü, kapasitesi, imkanları yetmiyor, yapısı elvermiyor. Acze çare olsun diye yapılan her şey de o aczi büsbütün arttırıyor.

Sözgelimi, üretim yapamayan ekonomi, kendini yeniden üretmek için gerekli yatırımı ve istihdamı sağlamakta zaten son derece yetersizken, bir de üstüne, “ekonomiyi sağaltma” adına KİT’leri, kamu bankalarını, vb. batıra öldüre yaratılan yeni işsizler olgusuyla yüz yüze. İşsizlik yalnız işsiz kalanları değil, ekonomiyi de vuruyor. Büyüklü küçüklü reel sektör temsilcileri sıkılan kemerlerinde delik kalmamış yurtdaşlara, “N’olur, daha çok tüketim yapın, para harcayın!” diye yalvar yakar oluyorlar. Paralarını döviz cinsine çevirip üstüne yatanlarsa korkularını giderecek bir umut ışığı görebiliyorlar mı? KİT’lere gereksiz adam doldurulduğundan, köylü nüfusun Batı’daki gibi yüzde beşlere filan inmesinin elzem olduğundan söz eden üniversite hocası olacak post-modern mollalar, neyin ne olduğunu pekala bildikleri halde karınlarından konuşuyorlar. Onca işsiz güçsüz insan, aileleri, gelecekleri ne olacak? Hadi, “Ne olursa olsun... o onların sorunu,” dediniz. Peki, istihdam olmayınca, olanını da canını çıkaracak kadar ucuzlatınca, kime ne satmak için ne kadar üretim yapacaksın? Onca maliyetle oluşturulmuş şuncacık kapasiteni dahi nasıl tutturacaksın? İhracat gelirinin, uluslararası kapitalist işbölümü bağlamında, ne olduğu, ne olabileceği ortada. Ödemeler dengesindeki süreğen büyük açıklar ortada. Dışardan gelen sıcak paraya bağlı döviz rezervi kaygusu elini kolunu bağlamış, 70 sente muhtaç olmamak için kara paraya ve astarı yüzünden pahalı spekülatif dış finansmana kendini muhtaç ve mahkum etmişsin. En son devalüasyon tüketici kitleleri en az yarı yarıya yoksullaştırırken, sanayiciler dış piyasalarda rekabet imkanımız artacak diye sevindiler. Daha doğrusu, Kemal Derviş onlar adına sevindi! Sonra ne oldu? Sanayiciler, ithal maliyetleri arttı, üretim maliyeti bundan çok fena etkileniyor, öz sermaye eksiğimiz de var, dolar kuru ve faiz arasında sıkıştık kaldık diye ağlaşıp durdular. Ekonomide büyüme eksi 10’u geçti. Hızla kötüye giden durum, devlete el açan sanayicilere ve esnafa (TÜSİAD, TOBB) olmayan kaynaklardan likidite aktarmayla, IMF’ye daha da borçlanmayla, yani astarı yüzünden pahalı taşıma suyla kurtarı lmaya çalışılıyor.

EKONOMİNİN YAPISAL ZAAFI

Sorun, bütün bunların oluyor olmasında değil, “Neden oluyor?”da. Sözgelimi, ötedenberi herkesin aklından çok dilini meşgul eden enflasyonun esas ve asıl nedeni ekonominin verimsizliği, temel üretim zaafıdır. Bunca yıl sürmesi, bizatihi, bunun kanıtıdır. Bu hiç söylenmiyor değil. Durmadan söyleniyor, ama laf olsun diye söyleniyor. Söylenmekle sanki sorun çözülürmüş gibi söyleniyor. Bir yıl önce enflasyonu düşürmeye kalktılar, biraz düşer gibi olunca üretim durdu, kriz patladı. Sanılanın ve söylenenin aksine, kriz patladığı için üretim durmadı, üretimde durgunluğ un nereye varacağı görülünce telaş bacayı sardı, kriz patladı. Yetersiz üretim dönüp dolaşıp finans sektörünü şişiriyor. Her şey onun içinde ve etrafında döneniyor. Sanayi patronları kolay kâr hırsından çok, üretim için yatırımda yeterli kâr umudu (imkanı) göremediklerinden bilançolarını yıllardanberi faiz kazancıyla dolduruyorlar. Finans sektörü balona hava yetiştiremeyip yere seriliyor... Vergi düzenindeki çarpıklık, adaletsizlik, adeta açık soygun üzerine de söylenecek çok şey var ama, o da, temelde, ekonominin yapısal bir zorunluluğ u. “Kimse (özellikle büyük patronlar) vergi ödemiyor” edebiyatına fazla kulak asmamak gerekiyor. Ekonomi, bütünüyle, vergi üretmekten aciz. Para var mı ki vergi ödensin? Ya da ne kadar var ki, ne kadar ödensin? Bu kadar birikim fukarası (sermaye, teknoloji, bilgi, kültür, ahlak...) bir ekonomiden, boyundan büyük iddialarına bakıp da, kendini ayakta tutabilecek kadar bile vergi üretmesini beklemek boşunadır.

Üretim zaafı yapısal, Türkiye kapitalizminin tarihsel “doğası”ndan: iç ve dış varlık koşullarından.

Ekonomi baştanberi, Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak, iç rekabete açık değil. Sermaye eksikliği nedeniyle, rekabet alanı çok dar çünkü. Rekabetten tekele geçmeye iki adım yetiyor. Yetmesi de gerekiyor. Azıcık büyüyen sermaye Batının kaliteli, Doğunun (Asya’nın) ucuz mal rekabetiyle baş etmekten aciz. Hemen hiç bir teknolojik birikimi, teknolojiye, işgücü eğitimine yatırımı, yatırım imkanı yok; kısacası, yeterli sermaye birikimi yok. İster istemez bir tür fason imalat yapıyor. Üretim malı ihraç edip para kazanacak yerde, sıradan tüketim malları üretmek için dışarının üretim mallarına ve ithal teknolojiye avuç dolusu para ödüyor. Elli yıl var ki, plan nedir bilmez; planlamayı komünizm sayar. Dışa bağımlılık nedeniyle birçok sektörde teknoloji mezarlığı bir kapitalist ekonomidir. Kapitalist evrimin uğraklarına çengel atıp yapısal dönüşüm gerçekleştiremez bir kapitalizmdir. Bu aczi nedeniyle yıllardan beri vazgeçilemez avantajı saydığı ucuz emek “avanta”sı dahi şimdi ayağına dolanıyor. Uluslararası sermayenin giderek artan nitelikli emek ihtiyacı ve arayışı hesapları altüst ediyor. Bütün bu nedenlerden ötürü, devlet himayesi, kollaması, teşviki onun can suyu. O kesilince canı çıkıyor. “Serbest ticaret” –Avrupa gümrük birliği, DTÖ uygulamaları, vb... – birkaç yılda iyice işahını kesti. Epeydir Refah/Fazilet olgusunun bunca sorun yaratması, adeta “devletin temellerini” sarsan bir tehlike olarak algılanması, sermayenin kendi iç ve dış rekabet ve paylaşım koşullarındaki darlıktan ve daralmanın giderek artmasından başka neyle açıklanabilir?

DEMOKRASİ VE ENFLASYON

Ekonomi bir anlamda, yakın zamana kadar bu haliyle ve kendi çapında görece “iyi” geliştiği için şimdi çıkmaza girmiştir. Yaşanan, “gelişmenin çözümsüzlüğü”dür. Olduğu kadarı yla da kapitalist gelişme ekonomiyi kritik bir evreye taşı yıp getirmiş ve gelişme orada çakılıp kalmıştır. Türkiye, dışarı göç veremeyen, çok geçmeden yüz milyona dayanacak nüfusuyla, ticari ve askeri yayılmacılığa mecbur hale gelmiştir (Batı kapitalist ekonomilerinin 100, 150 yıl önceki durumu) ama oraya geçememektedir. Bunun koşulları yok. Bölge ve dünya siyaseti bağlamında da yok, ekonomik olarak da yok. Bundan sonra olabileceğinin de, kuru temenni, şişinme bir yana, tutarlı bir belirtisi yok. Bugün yaşanan kriz ekonominin ve toplumun taşıdığı potansiyelin “içe patlaması”dır. Onun için de uzun vaadede kalıcıdır. Süreçte yaşanabilecek kimi toparlanmalar, ileriki daha ağır krizlere yataklık edecektir. Tam bir tarihsel/yapısal açmaz. Çıkışı yok. “Avrasya” düşleri görenler boşuna görmüyorlar o düşleri, ama nafile!

Sonuç: Türkiye kapitalizmi derinin içine doğru büyüyen kıl gibi büyüyecektir bundan sonra da, eğer büyüyecekse. Ve sürekli çıbanbaşı doğuracak, cerahat üretecektir, on milyonlarca insanı zehirleyip çürütecektir. Bir başka deyişle, dışarda “bölgesel hegemonya” hayalleri kura kura kendi ülkesini ve halkını sömürgeleştirmeden var olamayacaktır. “Biz yapamadık, yapamıyoruz. Bizi AB kurtarır ya da küreselleşme adam eder. Buna mahkumuz,” söyleminin asıl söylediği budur. Memleketin sahipleri, çağın yeni sömürgecilerinin işbirlikçiliğ inden, taşeronluğundan başka kendileri için çıkar yol ve gelecek göremiyorlar.

Böyle bir durum her zaman, ister istemez, demokrasiye kasıt üretir. Bakmayın siz öyle ikide bir daha çok demokrasi, daha çok özgürlük, Kopenhag kriterleri filan diye çığrılmasına. En azılı AB’ci, IMF’ci, bilmemneci olanlardan azıcık “insaf”ı olanlar bile ülkede gelir dağılımı dengesizliğinin bugüne kadar daha da çok bozulmamış olmasının yıllardır süren enflasyon sayesinde sağlandığını itiraf ediyorlar. Aslında “insaf”larından değil: enflasyonun düşürülmesinin kitleler üzerinde doğuracağı ağır baskıya katlanılması gerektiğini ima etmek ya da kafalara kakmak için. “Sosyal adalet enflasyonla sağlanmaz, başka yolları var,” diyerek işi ham hum şaralop’a getiriyorlar. Hangi başka yollar? Pahası ne? Kaynak nerede? Tısss!.. Geriye, enflasyonun düşürülebilmesi, ekonominin “sağlığa” kavuşturulabilmesi için kemerlerin kimbilir hangi deliğe kadar daha sıkılması gerektiği kalıyor. Kaldı ki, bugüne kadar yüksek enflasyonla yürüyüp gelmenin de sosyal adalet sağlama kaygısıyla filan alakası yoktu. Bu doğrudan doğruya, Türkiye’de geçerli (ne kadarsa) burjuva demokrasisi koşullarında bir iktidar sorunudur: iktidara gelişte, iktidarda kalışta asgari “demokratik” toplumsal/siyasal meşruiyet sorunudur. (Türkiye’nin son elli yıldır bu alanda herşeye rağmen Güney Kore’den farklı bir yol izlemiş olması önemli bir olgudur.) Aynı zamanda da, hep söylediğimiz gibi, sermayeye kendini yeniden üretebilmesi için gerekli tüketim hacminin sağlanabilmesi sorunudur. Son krizin adeta günah keçisi kılınan KİT’lerin ve kamu bankalarının “görev zararları”nı doğuran da aynı sorundur. O tüketim hacminin esas itibariyle “balon” olması, sorunu sorun olmaktan çıkarmıyor. Ekonomi ancak o balonla soluk alabiliyor. Sorun, balonu patlatmadan uçurabilmekte. Siyasetçiler bugüne kadar çareyi “popülizm”de, yüksek enflasyonu sürdürmede, yani Avrupa, Amerika eğitimli televoleci mollaların dillerine doladıkları “halka ulufe dağıtma”da bulmuşlardı. şimdi enflasyon olmayacak, popülizm olmayacak, “Üretmeden tüketmeye son!” diye çığıranlar belki kendileri dahi bilmeden faşizmin, ya da onun işini görecek bir başka “disiplin” rejiminin düşünsel altyapısını döşüyorlar, siyasal ajitasyonunu yürütüyorlar. Deniz bitti ya, “akıl” başa geldi. şimdi “demokrasi”yi de yeniden tanımlamak gerekiyor. Siyaset, partiler, siyasetçiler, seçim, oy... hepsi tu kaka. 12 Martta da böyle olmuştu. O badire “Karaoğlan” umuduyla nasılsa bir süre atlatılmıştı. “Umut” fos çıkınca, yani ekonominin temel yapısal aczi hükmünü icra edip ülkeyi 70 sente muhtaç edince, 12 Eylül cuntası “Tencereyi kirlettiler!” teranesiyle geldi başımıza çöreklendi. şimdi, yine, oy uğruna ona buna dağıtılacak “ulufe”ye para kalmadığı gibi, tencerenin kirinden de yine geçilmiyor; başımızın tacı dünya kapitalizmi kapımıza dayandı. Hem verdiğ i borçları geri istiyor, hem de bundan sonra vereceklerinin diyetini. şimdi, denizi bitiren siyasetçilerin ve onları başımıza musallat eden “popülist demokrasi”nin devrinin kapanması vaktidir. şimdi bize, “ölmeden cennete gitmek isteyen” bu millete (söylem meşhur Cem Boyner’e aittir) sopa gerek. Hangi sopa? Atatürk milliyetçisi mi olsun, Fetullahcı/ılımlı dinci mi olsun, ikisinin karışımı “post-modern”, “post-endüstriyel”, “post-kapitalist” Peronizm mi?.. Hangisi?

Durum çok açık mı?..

Değil.

Bir hayli karışık ve karmaşık. Ama görmek isteyen baktığını görebilir. Türkiye burjuvazisi Cumhuriyet’e geçişten bu yana sınıf mücadelesinde sınıfta kalmıştır. Burjuvazi için sınıf mücadelesi sözgelimi takriri sükunlar ardında iş tutmak, ikide bir askeri/sivil darbe yapmak, 82 Anayasası gibi bir polis devleti nizamnamesini “toplumsal sözleşme” diye yirmi beş yıldır sürdüregelmek, temsili demokrasiyle işine geldiği gibi oynamak, sokakta işçiyi, memuru, esnafı, öğrenciyi coplayıp tekmelemek, icabında kimilerini sakıncalı kişi sayıp ya da ibreti alem için kim vurduya götürmek ve Susurluk gibi “derin” bir olayı ve olguyu örtbas ederek üzerine oturmak ve bütün bunları yaparken sermaye birikimini, en vahşi koşullarda, çalışan kitlelerin sırtına yıkıp da gide gide bir arpa boyu yol almak değildir. Çalışanları, işçiyi, emekçiyi, köylüyü, esnafı sömürür ezersin, canından ve yurdundan bezdirirsin de bugün gelinen yere mi gelirsin? “Atatürk devrimleri”yle “yoktan var edilen” burjuvazi gelmiş gelmiş, halkının hiç bir ihtiyacını karşılayamayan iflas etmiş devletiyle, ne yapacağını bilemiyor! Nesnel koşullar, öznel nedenler... neyse ne. Sonuç bu. Devletin iflasından ne kaçırabilirsem kârdır diyerek milyonlarca tütün ekicisini, pancar ekicisini dış talimatla üretimden alıkoymaktan başka çare bulamıyor. C. Başkanının Tütün Yasasını veto etmesine tam da vetonun gerekçesinden gocunarak –Anayasasında yazılı göstermelik sosyal devlet ilkesinin hiç değilse sureta gözetilmemiş olması– karşı çıkıyor. Çalışanlardan yıllardır kesilen zorunlu tasarruf “mevduat”ının üzerine oturmak için bin dereden su getirmeye kalkıyor... Hayat ve gelecek vizyonu T. Özal kurnazlığı çapını aşmayan, yarısını işten atmadan memurlarına maaş ödeyemezken ve son devalüasyonla yarı yarıya yoksullaşan ülkenin önünün turizm geliriyle açılacağı umuduyla avunurken Avrasya düşleriyle keyiflenen sufli bir burjuvazi... ABD’nin füze savunma sistemi projesinin ardına sığınmayı kollayıp, öte yandan bir an önce AB’ye kapağı atmanı n yolunu arayan ve Irak’ın toprak bütünlüğüne sözde sahip çıkarken Amerikan-İngiliz uçaklarının aynı toprakları gün aşırı bombalamasına aracı olan bir devlet politikası... 11 Eylül sonrasında işin nereye kadar vardığını gördük. İlerde, yakın ve orta gelecekte, daha nereye varacağı şimdiden görülüyor.

SINIF MÜCADELESİNDE SOL

Burjuva cumhuriyeti kuranlar 19.Yüzyıl sonu ve 20.Yüzyıl başı dünya tarihinin çalkantılı bir döneminde, Abdülhamit okullarında yetişmiş kuşaklardı. Belli bir “emperyal” vizyona sahiptiler. O vizyonla, Sevr/Lozan sonrası Türkiye Cumhuriyetinin dapdaracık madde ve insan potansiyelini zorlayan bir dinamizmi harekete geçirmeyi bildiler, ciddi ileri atılımlar gerçekleştirdiler. Sonra gelen kuşaklar –Cumhuriyetin kendi öz kuşakları– nüfusu hızla artan ve yeni potansiyeller ve yeni ihtiyaçlarla donanan Anadolu realitesiyle karşılaşınca, iş Cumhuriyetin kendi öz dinamiklerini yeniden üreterek gerekli maddi/kültürel birikimi sağlayacak süreçleri harekete geçirmeye, doğrudürüst yönlendirmeye, değerlendirmeye gelince, yetersiz kaldılar, fosladılar. Sözde “Jakoben” tepeden inme devrimciliği sürdürmeye özendiler, olmadı. Demokrasi dediler, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. şimdi ne yapıp edip AB’ye duhul ederek hala daha el parasıyla “kalkınmak” ve hazırdan “uygarlığa” konmak istiyorlar. Orda ortalama milli gelir 20 bin doların üzerinde, bizde 2500 dolar kadarmış. Orda demokrasi, özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, vb. varmış, bizde ise despotik devlet! Ağızlarının suyu akıyor. Avrupa, kapısını açıp, olacak şey değil ya, hadi bu halinizle de olsa gelin dese, balıklama dalacaklar! Nereye ve neye dalacakları nı kendileri de bilmiyor. Sadece, bu hallere getirip kodukları bu ülkenin ve insanlarının sorumluluğunu üzerlerinden atmak istiyorlar.

Ülke yetmiş yılda 15 milyondan 65 milyona çıkan ve yaş ortalaması giderek 25-30’un altına inen nüfusuyla, o nüfusun vahşi sermaye birikimine kurban verilen, vaktinden önce ölen, sağlıksız yaşayan, eğitimsiz bırakılıp insanlığından edilen ezici çoğunluğuyla olanca potansiyelleri harcanıp tüketilerek bu hallere geldi. Gelinen yer, Cumhuriyet burjuvazisinin sınıf mücadelesinde geldiği yerdir. Yetmiş şu kadar yıldır bu ülkeyi –ekonomisini, sosyal politikalarını, dış politikasını ve ittifaklarını– burjuvazinin adamları yönetiyor. “Sola hiç bir fırsat tanındı mı?”

Evet, sola hiç bir fırsat tanındı mı..? Bu çok söyleniyor, hep söyleniyor. Söyleniyor da, niçin tanınacaktı ki? Sosyalist solun işini beceremeyip marjinalliğe sürüklendiği, etkisizleştirildiği koşullarda işçiler, köylüler, tüm sair emekçiler, orta sınıfın alt katmanları, “emekten yana” aydınlar, vb. adına “sol” siyasete soyunanlar hangi fırsatı ele geçirmek ya da hangi fırsattan yararlanmak için ne yaptılar da şuncacık başarılı oldular? İşin doğrusu, sosyalist sol marjinallik kıskacını kırıp emekçilerle buluşmayı, kitleselleşmeyi bir türlü başaramazken, sosyal demokrat, vb. sol da sınıf mücadelesinde sınıfta kalmıştır. Bütün yapabildiği, burjuvazinin kendi içinde süregelen iktidar (paylaşım) çekişmesi bağlamında popülist yaklaşımlardan, siyasetlerden (“demokrasi”den ve enflasyondan) mekparmak yararlanabilmek için bir gün bu, bir başka gün şu kanada bel bağlayıp destek vermek olmuştur. Kimi zaman da, tepeden inmeci hazır “çözüm”lere konmak için “Kemalist” cuntacılığın çeşitli türevlerinden medet ummuştur.

“İYİ” YÖNETİLEN “ADİL” KAPİTALİZM

Bu cuntacı/”devrimci” damar daha hala kurumuş değil. Türkiye’nin koşullarında kuruyacağı da yok. “Çaresizlik”ten, önümüzdeki süreçlerde daha bir kanlanabilecek gibi de görünüyor. Öyle görünüyor ama, sömürgeleştirilmeye haklı olarak karşı çıkan Kemalist refleks, refleksin kuru “onur”undan öte temel sorunun çözümü için ne vaadediyor, ne vaadedebilir? “Ulusal kapitalizm!” Beyhude hayal!... Bugün varılan yer ulusal kapitalizmle, onun doğal, kaçınılmaz dinamiklerinin zoruyla varılan yerdir. Kapitalizmi daha “ulusalca” ya da daha “iyi” ve daha “adil” yönetmeye kalkın istediğiniz kadar –iyi niyete hiç bir diyeceğimiz yok– eninde sonunda değil, daha en baştan kapital sizi yönetiyor olacaktır. “Bu ülkeye özgü bir gelişme ve kalkınma modeli” bugünkü yönetimin çözmediği sorunları çözemez. O sorunlar, Türkiye koşullarında kapitalist üretim ve bölüşümün doğurduğu kaçınılmaz sonuçlardır. Hepsini olduğu gibi devralır, çözüme hangisinden başlayacağınızı şaşırırsınız. Laşa peynir gemisi yürümez. İşe koyulun, görün başınıza ne işler gelir! Bu ülkeye özgü bir gelişme ve kalkınma modeli (M. Soysal) ile 9 Mart’ta yola çıkıp bir süre dere tepe düz de gitseniz çok geçmeden 12 Mart’a çatarsınız! Bunun doğuraca- ğı sonuçlar yalnız sizi değil, sizin sorumluluğunuz altında, “halkınız”ı da vurur. Türkiye’nin çalışan insanlarının ve tümüyle “öteki Türkiye”nin sorunları, temellerine ve köküne inilmeden bu tür şartlı reflekslerle çözülebilecek sorunlar değildir. Sosyalist sol, AB takıntılı “demokrasi” havariliğine ve televole iktisatçılarının disiplin arayışlarına olduğu kadar, ulusal kapitalizmde çakılı kalmış “kurtarıcı” misyonlara da karşı-tavır almalı, tavrını netleştirmelidir.

Toplumun çöküşe doğru gittiği koşullarda, bir süredir basında yeni moda bir söylem belirdi: “İnsanlarımız, en işe yarar, eğitimli, görgülü, vasışı yurtdaşlar, ülkeyi terketmek istiyor. Başka yerlerde başlarının çaresine bakmaya kararlılar. Gidiyorlar. Gidecekler. Türkiye kanıyor. O hale geldi...”

Doğru, geldi. Böyle bir ülkeyi bırakıp gitmek isteyenlere, gidenlere, daha gidecek olanlara bir sözümüz yok. Gitmek istemekte haklıdırlar, gitmeye de hakları vardır. İnsan –kişi, birey– yurt için değil, yurt insan içindir. Kişi yurtdaş yerine konulacaksa, onu böyle yaşatan bir yurt, yurt değildir. Küçük bir azınlığın büyük çoğunluğu işsizliğe, sefalete, aç kalmamak için çoluk çocuk birkaç işte birden çalışıp didinerek çürümeye mahkum ettiği uluslararası talan alanıdır. Kimse, sırf böyle bir yerde doğmuş olduğu için orada, bu koşullarda yaşayıp ömrünü tüketmekle yükümlü değildir. Böyle bir “yurtdaş sorumluluğu” olmaz. Gidebilen gider, gitsin; başının çaresine başka yerde baksın. (Nerede “çare” bulabiliyorsa...) Sorun, gidebilecekken şu ya da bu nedenle gitmeyenlerin de değil, gidemeyenlerin sorunudur. Toplum çöküyorsa, onların tepesine çöküyor. Altında kalmamak için, Türkiye’yi istedikleri gibi yaşayabilecekleri bir üke yapmaya çalışmak ve bunda başarılı olmak onların işidir, çünkü onların çıkarınadır ve onların çıkarına olan başka da hiç bir seçenek yoktur.

O iş görülebilirse, kendilerine sosyalist sol diyenler de o işin görülmesinde üzerlerine düşeni yerine getirebilirlerse, toplum çöküşe gitmekten kurtulabilir. Başka türlü kurtulmaz. Asla kurtulmaz! Ama kurtuluyormuş gibi yapılabilir ve o “kurtuluş” bu ülkenin insanlarına zorla dayatılabilir. Böyle bir dayatmanın ve bu türden bütün dayatmaları n önünün kesilmesi, ülke potansiyellerinin ülke halkınca temellükünü sağlayacak bir kurucu iradenin devreye girmesiyle ancak mümkün olabilir. Toplum bu haliyle yıkıma çatmışsa, ülke halkı, işçi sınıfı, bütün emekçiler, çalışanlar o potansiyelleri “küresel” kapitalizmin tekerine bağlayan süreçlere baştanberi mahkum edildiği, şimdi daha da mahkum edilmek istendiği için çatmıştır.

Yönetenler toplumu eskisi gibi yönetemiyorlar, yönetilenler de artık eskisi gibi yönetilmeyi istemiyor. Bu çok açık. Ama toplumu eskisi gibi yönetmemeye aday pek çok seçenek var; hepsi sermayenin iktidarını, sömürü düzenini sürdürmenin bir başka almaşığı. “Yenilenme”ye açık, sözde AB demokrasicisi Merkez’den sosyal demokrasinin şu ya da bu yeni ya da eski oluşumuna, ılımlı Türk- İslam sentezcisi “yenilikçilik”ten radikal Türk-İslam sentezcisi Ülkücülüğe, ya da anti-emperyalist millici cuntacılığa kadar... Hiç birisi, ülkeyi terkedip gitmek isteyip de gidemeyenlerin çıkarına değildir, onların işini görecek değildir, çünkü hepsinin önerdiği çözümün ortak yanı birdir: kapitalizmin, verili dünya ve ülke koşullarında, “daha iyi” yönetilmesi.

Bu koşullarda daha “iyi” yönetilen kapitalizm, daha çok sömürü demektir: emekçiler için daha çok çalışma, daha az dinlenme, daha az karın doyurma, daha sağlıksız yaşama demektir. Daha çok gayret, daha çok fedakarlık ve daha çok sabır demektir. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmaktır. Bu koşullarda daha iyi yönetilen kapitalizm daha adil de olamaz. Bu işi çok iyi bilen sermaye sahipleri hep öyle demiyorlar mı? Ölmeden cennete gitmek yok! demiyorlar mı? Kapitalizmi daha iyi yönetme, kapitalist sermaye birikimi için emekçilerin sırtından azami verim sağlamakta somutlanır. Yoksa ne işe yarayacaktır? Azami verim nasıl sağlanacaktır? “Uygar” kapitalizme kırk fırın vahşet içinde pişilerek varılır...

BAĞIMSIZ SINIF SİYASETİ

Ülkeyi terkedip gidemeyenlerin, yaşayabilmek için ücret köleliğinden ve onun diğer türevlerinden başka çaresi, seçeneği olmayanların, hatta onu bile bulamayanların çıkarı, toplumu eskisi gibi değil de “yeni” bir biçimde ve “daha iyi” yönetmeye talip olanların hepsinin söyleminde öne çıkan ortak noktada, yani “toplum çıkarı”nda değildir. Toplum (onun yerine ulus ya da ülke de diyebilirsiniz), kendi başına, kimin için tam ne anlam taşıdığı belirsiz bir soyutlamadır. “Toplum”un da, toplum çıkarının da bir anlam ifade etmesi için sınıf ve sınıf iktidarı realitesiyle somutlanması gerekir. Yaşanan hayat ortada. Kimin, neyi, ne için ve nasıl yaşadığı da ortada. Dara düşürülmüş olanların kurtuluşu, sömürü düzenini yeni bir biçimde daha iyi sürdürerek “Türkiye”yi burdan alıp şuraya götürecekleri iddiasını güdenlerin işi değildir. Şu soruyu mutlaka sormak gerekiyor: “Türkiye” nedir? Kimdir? Her lafa karıştığında yayvan taşra beyi ağzıyla daha “iyi” ve daha “adil” bir Türkiye isteyen Sakıp Sabancı mıdır? Dardan çıkmanın yolu, toplumu ve toplum çıkarını en can alıcı noktasından sorgulayan, çünkü tam da o noktada dara düşürülerek kendi varlık nedenleri sorgulananları n kendi hallerine ve geleceklerine –kaderlerine– kendilerinin sahip çıkmasından, kendi eylemlerinden geçmek zorundadır.

Emekçilerin sınıf iktidarı bazında temel bir değişim gerçekleşmedikçe ya da, en azından, öyle bir değişime götürecek yolda iktidar denklemlerinde kalıcı ağırlık kazanma süreçlerine geçiş sağlanmadıkça, bugün ne oluyorsa gelecekte aynısı ve daha beteri olacaktır. Onun için, her şeyden önce, sınıfın çıkarını toplumun çıkarında değil, tersine, toplumun çıkarını sınıfın çıkarında görmek ve görülmesini sağlamak gerekiyor. İnsanlarının –tek tek herbirinin– çıkarında somutlanır bir toplumun çıkarı. Dün de, bugün de Türkiyede bu böyle olmadığı için toplumda yıkım, çöküş belirtileri şimdi çarpıcı tezahürleriyle ard arda sıralanıyor. Çalışanlar, nüfusun çok büyük çoğunluğu, “öteki Türkiye”, başkasına çalışmadan bir gecenin sabahına nasıl canlı çıkacağını, başkasına çalışmaya da fırsat ya da imkan bulup bulamayacağını bilemez hale geldi, getirildi. Bu gidişin önünün kesilmesi ancak insanların bu hallere düşmeyecekleri bir başka topluma giden yolun açılmasıyla mümkündür. Toplumun sorunlarını bunca çürümeye rağmen derin öfkesi ayakta kalabilmiş emekçi sınıfların çıkarına çözebilmek için burjuva cumhuriyeti demokratik bir emek cumhuriyetine dönüştürecek kapsamlı ve radikal bir atılımın entellektüel/siyasal koşullarını yaratmaya çalışmak gerekiyor. Türkiye’yi karanlık bir geleceğe sürüklenmekten alıkoyacak emekçi sınıf karakterli ve temelli yeni bir “kurucu” potansiyelin, yeni bir vizyonun ve iradenin devreye girmesi gerekiyor. Bunun için, davranmak gerekiyor: sınıf mücadelesini yükseltmek gerekiyor.

Sınıf mücadelesinin itici gücü ve yönlendiricisi bağımsız sınıf siyasetidir. Ona öncelik ve ağırlık verilmeden, kapitalist paradigmadan kesin kopuşu yokuşa süren “gerçekçi”, “ulusçu/halkçı”, “akılcı”, vb. yaklaşımların olumsuz etkisi giderilemez. Bunlar, kapitalizmin toplum ve yurt sathına yığageldiği ve daha da çok yığacağı enkazı temizleyecek kaldıraçlar olamazlar. Bağımsız sınıf siyaseti olmadan, bu tür yaklaşımlarla emekçilerin önüne sürülen seraplar kurutulamaz, açmazlar aşılamaz. Yarın için değil, bugünden, öyle “emek eksenli” filan da değil, doğrudan kapitalizm karşıtı bir siyasal iktidar hedefi gözetmeyen siyaset, bağımsız sınıf siyaseti değildir. O olmadan –ittifaklar sorunu onun vazgeçilemez taktik bileşenidir– sınıf mücadelesi de olmaz değil ama havanda su dövme kabilinden olur.

Sosyalist solda sınıf mücadelesi, salt, “birşey” yapmak için sokağa dökülmek, 1 Mayıslarda izinli yürüyüşe çıkmak, izin olmayınca yüksek perdeden ağlayıp sızlamak, vb... değildir. Aynı partinin (sınıf örgütünün) on beş ayrı türünü on beş kez yeniden kurup kör topal sürdürdükten sonra on beşinci kez kapatılmasına da seyirci kalmak, giderek örgütsüzlüğü kutsayan (ya da örgütlülüğü suyuna tirit çorbaya çeviren) mücadele yollarına sapıp sonunda işi demokrasiciliğe vurmak da değildir.

Peki, nedir?

“Şudur, budur,” demiyoruz ama, herhalde, toplumu ve dünyayı değiştirmek için kapitalizme, sadece sonuçlarına değil, asıl kendisine de karşı siyasi mücadeleyi öne çıkarmak ve o mücadelenin hakkını vermektir diyoruz. Bunun usulünü ve tarzını, yöntemlerini, araçlarını geliştirerek, zenginleştirerek, yenilerini yaratarak ve çoğaltarak işçi sınıfının toplumsal özgürlük mücadelesinin tarihsel deney ve bilgi birikimini yeniden üreterek, doğrudan somut ihtiyaçlar, özlemler, sorunlar zemininde bütün emekçilerin bilincine ve eylemine mal ederek hayata geçirmeye koyulmaktır diyoruz. Bütün bunların gereğini yerine getirerek mücadeleyi kalıcılaştırmaktır diyoruz. Kimsenin elinde artık hazır reçete yok. Dünyanın bugünkü koşullarında sosyalizmi bilinçlerinden ve yüreklerinden silip atmamış kimler varsa hep birlikte yazılsın o reçete, pekala da yazılabilir diyoruz. Dünyanın bugünkü koşullarının da, insanın insanı sömürmesine –kapitalizme– karşı sosyalizm için siyasi iktidar hedefini ve mücadelesini “demokratik kazanımlar” uğruna ertelemeyi değil, tam tersini, demokratik kazanımları gerçekleştirebilmek için de o mücadeleyi acilen gündeme getirmeyi ve sürekli gündemde tutmayı şart koştuğunu vurguluyoruz.

Dünyanın bugünkü koşulları, sermayenin ileri ölçüde uluslararasılaştığı, yoğunlaştığı, merkezileştiği koşullardır. Ama aynı zamanda da bu haliyle yerkürenin her bir yanında kendi karşıtı dinamikleri kaçınılmaz olarak harekete geçirdiği, besleyip yeniden ürettiği koşullardır. Dolayısıyla, yeni sömürgeci “küreselleşme”ye karşı giderek biçimlenen direnişin bağlamı dünya çapında (enternasyonalist), zemini yereldir. Uluslararası kapitalizmin sömürü ve baskı pratiğine karşı “küresel” mücadele Seattle’larda, Cenova’larda değil, “Seattle ruhu”nun filizlenip yeşerdiği ve giderek boy attığı yerel odaklarda –Detroit, Seul, Cakarta, İstanbul, Caracas, Stuttgart, Torino, Denizli, Çorlu, Sydney...– verilecektir. “Bir gün gelecek bütün dünya çalışanları kapitalizme karşı hep birden ayaklanıp onu tarihe gömecek!” denilemeyeceği muhakkak ama, kendi sınırları içine hapsolmuş tek tek yerel birimlerde (ülkelerde) sosyalizme geçilebileceğinden, hatta sosyalizm için işe yarar bir mücadele verilebileceğinden de bundan sonra söz edilemez… Ne olacaktır? Ne olacağını zaman gösterecek, geleceğin tarihine yazacak. O da ha deyince yarın olmayacak, bunu herkes biliyor, biz de biliyoruz. Uzun sürecek, çetin mücadeleleri gerektirecek. Bugünün işi zamana yolculuğun 1/1000 ölçekte haritasını çıkarmak değil, işe bugünden, hemen şimdi başlayıp davranmak ve öyle yaparak “ütopya”mızı –en gerçekçisi o olduğu için– diri tutmaktır. Dünya kapitalizmine karşı dünya çapında ama yerel zeminlerde, yani günümüz koşullarında işçi sınıfı enternasyonalizmi bağlamında kararlı bir mücadele bugünden verilmezse insanlığın sonunun barbarlık olacağı, bu topraklarda yaşayan, bu toprakları yurt bilen insanların da bundan nasibini alacağı bugünden bellidir.