Yıkım!

  • Yazdır

Halkın muazzam çoğunluğunun siyasetten de, siyasetçilerden de sıtkı tam sıyrıldı. O kadar sıyrıldı ki, televizyonların haber ve tartışma programları “reyting” konusu canhıraş şikayet, iç dökme, hezeyan arenası na dönüştü. Siyasetten ne sorunlara çözüm bekleniyor ne bir şey. Siyasetçiler siyaseti “büyük” amaçlar, hedefler görüntüsü altında küçük çıkarlar arenasına çevirdiler. Haklarında söylenmedik kötü söz kalmadı. Eleştiri diye, açıkça küfrediliyor. Hırsızlık, beceriksizlik suçlamaları, daha önce hiç bir devirde görülmemiş aşağılamalar... Sözde demokratik hoşgörü adına hepsi bir güzel yutuluyor, sindiriliyor. Siyasi sorumluluk diye bir şey kalmadı. Adi yolsuzluk çalıp çırpma davalarına “terör” mahkemeleri (DGM’ler) bakıyor. Herkes kendi bacağından asılıyor. Vurdumduymazlık dizboyu. O da hırsızlığı, vurgunu muta hale getiriyor, olağanlaştırıyor. Suçlanan insanlar artık neredeyse suçsuzluklarını ispatla yükümlü! Bunun ne demek olduğunu kimse düşünmüyor. Yargısız infaz zihinlerde, medyada, siyasette, yargıda kol geziyor. Tam bir çöküş belirtisi.

Siyasetçileri ve siyaseti habire suçlayanların, aşağılayanların başını “medya” denilen sazlı/ sözlü boyalı basın çekiyor. “Bana taan eyleyen bari müsellem olsa...” demiş ya çelebi... Alçaklığın çukurunu arayın, orada bulursunuz. Kasıtlı yalan haber, çarpıtılmış yorum, iftira, şantaj, ucuz kabadayılık ve güce tapma, Amerikan hayranlığı... ne isterseniz var. Dördüncü kuvvetmiş!.. Her birinin zinciri bir büyük iş adamı/patronun elinde. (Cumhuriyet elbette öyle değil, ama o da bir başka alem!) Gazetelerin, TV kanallarının, pahalı reklam bohçası ucuz lüks dergi yayıncılığının bağımsız saygınlığa sahip iletişim mesleğiyle hemen hiç bir alakası kalmadı; hepsi başka mesleklerin –inşaatçıların, GSM operatörlerinin, çimentocuları n, araba lastiği üreticilerinin, vb.– yan kuruluşlarına dönüştü. Genel yayın yönetmenleri, köşe yazarları holding yönetim kurulu üyesi, futbol klübü yöneticisi, Ankara’da ya da Washington’da iş takipçisi ya da devlet sırrı emanetçisi, yargısız infaz memuru bir basın/yayın çevresinden kime ne hayır gelir? Gazetelerinde, TV kanallarında sendika ve sendikalı yaşatmamaya yeminli patronlarından dolarla ücret alıp milletin gözünün içine baka baka özgürlükten, demokrasiden, uygarlıktan söz edenler, siyaset ya da ekonomik çıkar hesaplı çıkışlarla onun bunun namusuna, ahlakına sataşanlar da onlar. “En büyük asker bizim asker!” türünden yaltaklanmalar, şişinmeler, “Dünya karıştı, değerimiz, itibarımız arttı!” gibisinden görgüsüz övünmelerle sözümona kamuoyu oluşturma, beyin yıkama işlevi görüyorlar; onu da kimsenin beyninin filan yıkanmadığını pekala bilerek yapıyorlar. Dostlar alış verişte görsün!

Medya, “merkez”e üşüşmüş sağıyla soluyla toplumdaki tekelci iktidar realitesinin borazanı olmaktan öte bir şey değil. Olduğu kadarıyla da, toplumu çökerten süreçlerin aktif eyleyenlerinden biri, belki de en başta geleni. Haberlerde magazini öne çıkarmakla başlayıp haberin kendisini magazinleştirme, Türkçeyi telaffuzuyla, vurgusuyla, imlası ve anlamıyla, edasıyla bozup melezleştirme, okuyucuda, dinleyicide, seyircide aç gözlülüğü, para hırsını körükleme, halkın büyük kesiminin kanına dokunan açıksaçıklıklar, sululuklar, cıvıklıklar... hepsi, hem de sanki marifetmiş gibi ya “özgürlük” adına ya da sözde “halkımızın isteği üzerine” orada sergileniyor. Yozluk, çürüme, ahlak ve görgü erozyonu, namusu enayilikle bir tutan, namussuzluğu ödüllendiren, aklın yerine kurnazlığı, hinliği ikame eden bir “hayat felsefesi” adeta bir devlet politikası gibi toplum sathına bulaştırılıyor.

Kültür erozyonu, yıkımın önde gelen belirtilerinden biri, belki de en çarpıcısı. İki “ulus” var. Birbirlerini karşılıklı nefretle çok uzaktan, ama çok iyi tanıyorlar. Biri, nüfusun dörtte üçü, kendi arabeskiyle başbaşa bırakılmış. Küçük azınlığın aynı arabeskten başka bir ilham kaynağı mı var? Rock, pop, bilmem ne diye göbek havasıyla eğleniyor. Ya da bilmem hangi postmodern sanat, mimari, edebiyat türü diye kendi başına oyalanıyor. Gözü hayatın üzerinde değil, Batıdan görüp bildiği eserlerde. Tek tük pırıltı, parlamadan sönüyor. Daha da küçük bir azınlık kendi fildişi kulesinde ruhunun ve bilincinin törpülenmesine lanetler okuyarak file de, dişe de katlanı yor. Kemal Derviş diye birisi geliyor, “Ne sağlam bir toplummuş burası, hiç haberim yoktu,” diyor!

Ülkenin üniversiteleri YÖK gibi devlet uzantısı bir “entellektüel inzibat karakolu”nun sultası altında iş görmeye hazır ve razı, çoğunluğu sermaye ile içiçe geçmiş ya da geçmeyi şavullayıcı, iktidar koridorlarında fink atıcı insanlar topluluğu. İstisnaları kuralı doğruluyor... Her yıl yüz binlerce genci sözde yetiştirmeye atanan, sıradanlığı, emir kulluğunu meslek edinmiş, bilimsel araştırma, yaratıcı düşünme fukarası, pek çoğu intihalci (fikir ve eser yankesicisi) “saygıdeğer hocam” tipleri: evrim teorisi düşmanı çok bilmiş tarikatçılar, Türk-İslam sentezi pazarlamacısı Ülkücüler, “aydınlanmacı” hasletleri kendilerinden menkul “laik” Atatürkçüler... Adına “vakıf” sıfatı eklenerek devlet yardımına “hak” kazanan özel üniversitelerin sayısı giderek artıyor, yurt bütçesinde üvey evlat muamelesi gören devlet üniversitelerinde öğrenciler harç adı altına haraca bağlanıyor. Yabancı dilde yüksek öğrenim modası giderek orta öğrenime de bulaştıkça hem öğrencilerin bilgisini, bilincini bulandırıyor, hem de türkçenin gelişmesine, zenginleşmesine ket vuruyor. Genelde resmisiyle, özeliyle yüksek öğrenim düzeyi düştükçe düşüyor, Türkiye yetmiş iki buçuk üniversitesiyle bilimde olsun, teknolojide olsun kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme perspektifinden yoksun bir topluma dönüşüyor. Dönüştürülüyor demek daha doğru!

Orta öğrenimden gelen malzeme tek kelimeyle içler acısı. Devletin düşman bellediği ve aç kalmamak için her işe el atmaya mahkum ettiği öğretmenlerin elinde yetişen, iki kelimeyi bir araya getirip derdini anlatmaktan, otuz kırk yıl önce yazılmış bir kitabı okuyup anlamaktan aciz öğrenciler... beyinleri seçme ve yerleştirme sınav sorularıyla sulanmış, hangisi olursa olsun bir diploma için hayatları ailelerince bahse yatırılmış üniversite adayı sözde lise mezunları... Elli yılda elli kez değiştirilen bir eğitim sisteminin piyasaya defolu mal sürer gibi ortaya saldığı cahiller/yarı cahiller kalabalığı ile ne yapılabilir, ne gibi bir toplum ve ülke geleceği inşa edilebilir?

Ülke gençliği –“Geleceğimiz, umudumuz”!– 12 Eylül sonrası depolitizasyonun süregelen etkisi altındayken buna bir de dünyanı n halini ve geleceğini olur olmaz pembe renklere boyayan siyasal ve kültürel “küreselleşme” çarpıtmasının etkileri eklendi. İdeolojik/siyasal kuşatmayı her nasılsa yarmayı başarabilen bir kesim üniversite gençliği ise rektör-polis işbirliğiyle yürütülen akıl almaz baskılar altında. Öğrenci gençliği korkutmak, canından bezdirip demoralize etmek için her şey yapılıyor. Meydanlarda, sokaklarda vahşice dövülenler, ağızları burunları kırılanlar... hemen her evde, her akşam, ülkenin geleceğini sergileyen polis devleti görüntüleri! Çalışan gençlik kayıt dışı sektörlerde alabildiğine olumsuz koşullarda beden ve ruh sağlığı fütursuzca harcanarak çalıştırılıyor; ailelerin geçim derdinin yükünü taşımaktan ne doğrudürüst meslek öğrenimi görebiliyor, ne de gençliğini yaşamaya, kendini geliştirmeye vakit ya da takat bulabiliyor. “Tinerci çocuklar” olgusu resmi ve gayrı resmi sosyal duyarlığın düştüğü derekeyi gösteriyor.

Halkın sağlığı, her bir şeyi metalaştırmayı marifet belleyip iş edinenlerin eline, vicdanına emanet edilmiş. Devlet halkın sağlığını gözetme, koruma sorumluluğunu ne yapıp edip üzerinden atmanın telaşı içinde. Başka çaresi de yok... Var mı? Özelleştirme çığırtkanlarının elinde esir! SSK ve Bağ-Kur fonları özel sağlık kuruluşlarının kârlarına kâr katmaya gidiyor. SSK ve devlet hastaneleri yolsuzluk, partizanlık yuvası. Hepsi, yolu oraya düşenler için işkence kapısı... Yalan mı? Türkiye iş kazalarında AB ülkelerinin çok önünde, dünyada ilk on sırada yer alıyor; yılda ortalama 80-90 bin kadar iş kazası oluyor, 1300 işçi ölüyor, 3600 işçi sakat kalıyor.

Yirmi yıldır süren kasıtlı, ısrarlı politikalarla nüfusun %50’ye yakınının faaliyet ve geçim alanı tarımın içi boşaltıldı durdu. En son Şeker ve Tütün Yasaları tam tüy dikti. Hayvancılığın da zaten “serbest ticaret” uğruna ve ihmalden, umursamazlıktan çoktan işi bitirilmişti. Hepsi dünyaya açılma adı altında dış baskı ve dayatmalarla gerçekleştirildi. Küçük ve orta üreticilerle daha büyük işletmelerde çalıştırılan tarım işçileri ekonominin ve toplumun safrası yerine konularak taşın altına itildi, daha da itiliyor. “Haddinden çok insan tarımdan geçinmeye bakıyor. Bu oran ABD’de %2, Avrupa’da (“Avrupa” deyip İngiltere’nin, Fransa’nın rakkamlarını veriyorlar) %5 ya var ya yok,” diyenlerin, “Tarımdan ayağı kesilen ve daha kesilecek olan insanlara nerede, hangi iş var?” sorusuna verebilecekleri bir cevap var mı? Ya da kırsal alanın daha da boşaltılmasıyla insanların şehirlere daha da çok doluşmalarının sonu nereye varacak?

Şehirlerin bunca yıldır süren kasıtlı, bilgisiz, görgüsüz, vicdansız uygulamalarla ne hale getirildiğine herkes tanık. Her biri toplumdaki genel çöküşün bir aynası. Herkes bundan şikayetçi. Şikayet ediyorlar da, ne oluyor? Hiç bir sorun belde halklarının doğrudan, acil ihriyaçlarının karşılanması için ele alınıp çözüme kavuşturulmuyor. Her yapı lan işin altında yerel çıkar çevrelerine, parti yandaşlarına, mafyaya çıkar sağlama maksadı yatıyor. Sokaklar, caddeler, mahalleler, şehirler yaz boz tahtasına çevriliyor. İnsanların rahatı, huzuru, can güvenliği hiçe sayılıyor. Bu arada hiç bir şey güzelleşmiyor, insanlar çirkinlikler içine doğup, durmadan artan çirkinlikler içinde ömürlerini tüketmeye terkediliyor. Yapısallaşmadan trafiğe, ticarete kadar her alanda anarşi, zorbalık, kapkaççılık, üç kağıt kol geziyor.

Şehirlerde olsun, kırsal alanda olsun ülke nüfusunun ezici çoğunluğu, her türlü sosyal güvenceden yoksun yaşıyor ve çalışıyor. İşçi ya da Bağ-Kur emekli maaşları, emeklilik kavramının nasıl karikatürleştirildiğinin bir göstergesi. İşsizlik sigortası yok. Niçin olmadığı bunca yıldır olmamasından belli. “Kazara” olursa hangi derde deva olacak? İşsizliğin boyutu artık sık sık dile getirilmesini gereksiz kılacak kadar büyük. Sadece 2001 yılında işsizler ordusuna 2 milyonu aşkın insan katıldı. Aileleriyle birlikte 10 milyon yurtdaş! Ekonomi yarı yarıya kayıt dışı: sigortasız ve sendikasız işçi çalıştırma kendi içinde ve dışarıya karşı en önde gelen rekabet kozu. Çocuk emeği sömürüsü almış yürümüş; ciddi bir biçimde önlenmeye kalkışılsa aileler aç kalacak, bir sürü küçük, orta işletme iflas edecek. Kayıtlı kesim adına ikide bir ileri geri konuşup talepler ileri süren büyük girişimcilerin üretimin çeşitli safhalarında taşeronlar aracılığıyla kayıt dışının her avantasından yararlandıkları da hemen hiç sözü edilmeyen bir olgu.

İş alemi evlere şenlik. Fırsatçılık, dolandırıcılık, beş’e alıp elliye satma, korsan imalat, korsan pazarlama, ikiyüzlü hamaset, “Biz zengin olmayı becerdik, ülkeyi en iyi biz yönetiriz!” böbürlenmeleri, resmi mercilerle kolkola iş gören mafya, mafyada yuvalanmış siyasetçiler, her yerde rüşvet... Kapitalizm anarşidir. Bizimkisi anarşinin anarşisi!

Bir toplum bu hallere düşürülmüşse yıkım devri gelmiş çatmış demektir. Türkiye, Başbakanlık binası önünde, “Açım, çaresizim!” diyerek jiletle bileklerini kesen insanlar ülkesine dönüştürülmüştür. Kimse aslında bu kadar aç ve çaresiz değildir. İnsanların hiçe sayılmaya tepki olarak böyle bir “gösteri”den medet umar hale gelmiş olmaları toplumun nasıl bir moral kaos ve yıkıma sürüklenmekte olduğunun göstergesidir.