Ve, çeliğe su verildi...

  • Yazdır

1999 yılının baharında Avrupa, garip bir işçi eylemine tanıklık ediyordu.

Her şey, Asya krizi ile birlikte krize giren Güney Kore gemi inşa sektörünün, ülkenin yüksek oranda devalüe edilen ulusal parasının da etkisiyle ve düşen fiyatlarıyla dünya piyasasındaki pazar payını yükseltmeye başlamasıyla alevlenmişti. Ne tesadüftür ki G. Kore gemi sanayicileriyle Avrupa Birliği gemi sanayicilerinin hedef ihracat pazarları aynıydı ve bir tarafın ihracatı arttığında diğer tarafın satış potansiyelinin, dolayısıyla üretim potansiyelinin gerilemesinden başka bu sistem içinde üçüncü bir seçenek bulunmuyordu.

Derken, AB’de üretim daralmaya, işçiler önceleri ücretsiz izne gönderilmeye, daha sonra iş ciddi boyutlara varıp da şirket iflasları gündeme gelince işsizleşmeye başladılar. Bu felaketin bir sorumlusu ve bağlantılı olarak bir de çözüm yolu olmalıydı. Avrupa’da hızla üye kaybetmeye başlayan metal sendikaları sonunda bir eylem yapmaya karar verdiler. Bu eylem kararının alındığı toplantıya gemi inşa sektörünün işveren örgütleri de davet edilmişti ve karar alınırken bu eyleme destek vereceklerini, Avrupa’nın ilk kez “işçi-işveren elele” bir eyleme tanıklık edeceğini söylüyordu işveren örgütleri. Eylem tarihine 15 gün kala, Gemi İnşa İşverenleri Sendikası’ndan Avrupa Metal Sendikaları Federasyonu’na gönderilen mektupta, işverenlerin ilkesel olarak bir eylemde işçilerle yanyana duramayacakları, bu nedenle verdikleri sözden geri döndükleri bildiriliyordu.

Bütün eylemler gibi bu eylemin de politik bir talebi olması gerekiyordu ve zaten eylemi "garip" kılan da tam bu noktaydı: Avrupa metal işçi sendikaları, G. Kore şirketlerinin uyguladıkları dampingli fiyatların nedenini IMF’nin Asya krizi sonrasında ülkeye aktardığı krediler olarak saptamış, en uygun çözüm yolu olarak da Avrupa Komisyonu’nun IMF yönetimi ile görüşmesini ve G. Kore’ye yönelik kredi musluklarının kapatılmasını talep etmesini bulmuşlardı. Böylece G. Kore gemi inşa şirketleri nakit sıkıntısı içine girecek, üretimlerini ve kuşkusuz işgücünü daraltmak zorunda kalacak, böylece Avrupa Birliği’ndeki sektör şirketlerine, tabii dolaylı olarak da çalışanlarına gün doğmuş olacaktı.

Garip eylem sırası şimdi de çelik sektörüne geldi. Benzer bir durum uzun bir süreden beri yine Avrupa Birliği ile bu kez ABD’nin çelik üreticileri arasında yaşanıyor. Fakat, tıpkı daha önceki olayda da olduğu gibi, çelik şirketlerinin sesi soluğu çıkmazken Avrupa’daki çelik işçileri sendikaları yeni ve garip bir eyleme daha hazırlanıyor. Son dönemde, çelik sektöründeki ilk küresel ölçekli kriz 1999 yılında yaşanmıştı. Ancak, 2000 yılının sonlarından itibaren resesyona giren ABD ekonomisinde görece ucuz fiyatla ithal edilmeye başlanan çeliğin, ABD içindeki çelik üretimini yavaşlatacağı ve bu alandaki istihdamı daraltacağı gayet açıktı. Nitekim, 2001 yılının başından itibaren ABD’deki çelik sendikaları harekete geçtiler ve Kongre üzerine baskı uygulayarak ithalatı engelleyici bir yasa çıkartmayı başardılar (Haziran 2001). Üzülme, köşeye sıkışma ve ucu kime/kimlere dokunur diye düşünmeksizin çıkış yolu arama sırası şimdi Avrupa Birliği çelik sendikalarına gelmişti. Avrupa sendikaları düşündü, taşındı ve sonunda ABD’de çıkarılan yasanın Dünya Ticaret Örgütü (WTO) hukukuna aykırı olduğunu keşfetti. WTO, "Serbest ticaret işleyişi önüne hiç bir engel konulamaz, eğer bu yapılacak olursa WTO’nun tahkim yasaları işletilmeye başlar, bu yasaları ihlal eden ülkeler çok farklı sektörlerden oluşan geniş bir ürün yelpazesinde ve ilgili sektörün dış ticaret hacminin çok üstünde bedellerle karşı-ambargoya tabi tutulabilir," diyordu. Başka bir deyişle WTO hukukuna göre, ya ABD Kongresi bu yasayı geri çekmek zorunda kalacak ve ABD çelik işçileri yeniden zor günlere geri dönecekler, ya da ABD’deki diğer sektörler Avrupa Birliği gibi büyük bir pazara ihracat yapma şanslarını kaybedecekler ki bu da söz konusu sektörlerin çalışanlarının hayatının kararması anlamına gelecek.

Kapitalizmin, toplamı sıfır olan bir sistem olduğunu anlamak ve anlatmak için gemi-inşa ve çelik sektörlerinde yaşanmış ve yaşanmakta olan bu iki ilginç davadan daha net bir olay olabilir mi gerçekten bilemiyorum. Avrupa’lı işçiler sevinecekse, Amerika’lı işçiler üzülmek zorunda. Aynı ülkede, ABD’de çelik işçileri sevinecekse, başka sektörlerin işçileri üzülmek zorunda.

Avrupa’daki çelik sendikaları savlarını güçlendirmek için WTO’ya sahip çıkmaları gerektiğini fark ediyorlar ve A. Komisyonu, ABD Kongresi ve ABD çelik sendikalarına karşı hazırlanan bildiriye bu olayın tek çözümünün, "serbest piyasa ekonomisinin ve WTO’nun kurallarına uymaktır" ibaresini eklemeyi ihmal etmiyor. Hazırlanan bildiri, kapsamlı bir makroekonomik analizle başlayıp, çelik sektörünün küresel bazda analizi ile devam ediyor. Bildiride sıkça tekrarlanan bir diğer argüman da, "tüm çelik işletmelerinin kapasite fazlasıyla çalıştıkları ve bu nedenle çelik firmalarında küçülme, istihdam daralması gibi olguların normal karşılanması gerektiği" yönündeki uyarıydı. Neyse ki bazı Avrupa sendikaları bu söylemle işçilerin yaşadıkları gerçeklik arasındaki uçurumu hatırlayarak bu söylemin dayanaklarını ve kriterlerini sorgulamaya başladılar. Çünkü Avrupa’da çelik işçilerinin çalışma koşulları kuralsızlaştırmanın (deregülasyon: kamu denetimi dışına çıkarma) etkisiyle daha da ağırlaşmış, çalışılan süreler ise uzamıştı. Ama görülen oydu ki hazırlanan bildirinin asıl omurgası kapitalist iktisat teorisinin verilerine dayandırılmış ve böylece firmaların kapasite fazlasıyla çalıştıklarına hükmedilmişti. İşin sevindirici tarafı, Avrupa sendikaları arasında, "Kapitalizmin argüman ve savlarını kabul etmek zorunda mıyız? Biz kapitalist değil, işçiyiz, öyleyse işçi sınıfının kendi verileriyle hareket etmeliyiz!" şeklinde bir tartışmanın nihayet başlatılmı ş olması.

Gelelim şu meşhur "egemenlik hakkının kullanımı" savına. Aslında, ABD Kongresi, Haziran 2001’de ithalatı engelleyici bir yasa çıkarmak suretiyle ABD devletinin egemenlik hakkını kullanmıştır. Ancak, bu hakkın bir Devlet (ABD) tarafından, bir işçi grubu adına (?) kullanımının bir başka Devlet’in (AB devletleri) işçilerini işsizleştirdiği ve yoksullaştırdığı da gün gibi ortadadır. Zaten bu yüzden, Avrupa Birliği sendikaları da kendi egemenlik haklarını kullanması için A. Komisyon’una baskı uygulayarak, Komisyon’u ABD’ye karşı WTO-Tahkim sisteminde dava açmaya zorlamaktadır.

Bu davayı sonuçlandırmak Uluslararası Tahkim panelleri için de oldukça zor olacaktır. Zira bu kez olay en büyük iki ekonomik blok, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasındadır ve her iki tarafın da eli –WTO tahkimi nezdinde– son derece güçlüdür. Tahkim paneli, WTO’nun ilkelerinden taviz vermek istemeyecektir, çünkü ABD sermayesinin çıkarları doğrultusunda bir karar alması bu sonucu doğuracaktır. Bu bağlamda, örneğin, panel, "Ülkeler, özgün ekonomik koşulları gerektirdiğinde serbest ticareti kısıtlayıcı bazı tedbirler alabilirler," diyemiyecektir. Diğer yandan, panelin, "AB Komisyonu haklıdır ve bu yüzden, ABD’den yapılan ithalata miktar kotasının yanısıra yüksek ithalat vergisi uygulaması başlatılabilir," şeklinde bir karar alması da zaten ciddi bir durgunluk döneminden geçmekte olan Amerika Birleşik Devletleri ekonomisinin çelik dışında kalan sektörlerde daha ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıya gelmesi, daha da önemlisi küresel durgunluğun aşılamaması gibi bir sonuca yol açacaktır. Sonuç olarak muhtemelen Tahkim paneli ikinci kararı alacak ve ABD Kongresi de diğer sektörlerin sermaye gruplarından gelen baskılara dayanamayarak çelik sektörüyle ilgili korumacı yasayı geri çekecektir.

Hiç şüphe yok ki, ikinci kez gördüğümüz bu filmin daha pek çok versiyonunu izleyeceğiz yakın dönemde. Zarar gören kesimin, başrol aktörleri her seferinde farklılaşabilir, fakat bir sınıf olarak tüm işçiler adına değişen bir şey olmayacağı kesindir. İşte bu nedenle egemenlik hakkının kullanılabilirliği savları da geçerliliğini kaybetmektedir. Kapitalist bir dünyada egemenlik kayıtsız ve şartsız sermayenindir.

Diğer yandan, sorgulanması gereken bir başka boyut daha var: şirketlerin yapımcılığını üstlendikleri bu filmlerde baş aktörün hep aynı kesimden, yani işçi sendikalarından seçilmesi ve tarihin tekerrür etmesi. Bu durum, kafalarda, "İşçi ve işveren aynı gemide mi?" ya da, "Karşıt iki sınıfın çıkarları artık ortaklaşı yor, aynılaşıyor mu?" gibi soruların oluşmasına, sendikaların da cepheden karşı çıkmaları gereken olaylar karşısında bocalayarak, sistem-içi, kısa vadeli çözümlerde çare arama konumunda kalmalarına yol açıyor. Aslında devletler, egemenlik hakkının kullanı lmasına karar verirken bu hakkın hangi sınıf (sermaye) adına kullanılacağını ve sonuçlarını gayet iyi biliyorlar. Fakat işçiler, bu geçici kazanımlara bakarak, "Bunu biz başardık, yaşasın sosyal diyalog müessesesi ve lobi faaliyetleri!" diye teselli buluyorlar.

Sermayeler arası savaşların önümüzdeki süreçte çok daha şiddetleneceğini öngörmek hiç de yanlış olmayacaktır. Özellikle 9-13 Kasım 2001 tarihlerinde Katar/Doha’da yapılan WTO-4. Bakanlar Konferansı ile başlatılan yeni raundun konuları içerisine sanayi ürünlerinin ticaretinde liberalizasyon ve ticaretin kolaylaştırılması gibi hayati iki anlaşmanın da genişletilme talebinin dahil edilmiş olması bu tahminimizi destekler niteliktedir. Bu bağlamda işçi sendikalarının sınıfın talep ve karşıtlıklarını belirlerken alacağı konum artık çok daha önemli hale gelmiştir.