Sistem dişli sıyırdı

  • Yazdır

Kapitalist sistemin çarkları dönüp dururken, alışık olduğumuz inilti ve gacırtı lara bir de makinalı tüfeğin patırtısı eklenirse hiç şüpheniz olmasın ki, ya göbek bilyası dağılmıştır, ya da sistem dişli sı- yırmıştır. Sorumlusu –her defasında yaşandığı gibi– büyük çarkın gücüne dayanamayıp dağı- lan küçük dişlilerdir. Bunlar yerinden sökülüp atılmadan sistem işlerlik kazanamaz.

Oysa, günün birinde büyük çarkın gücüne ve hızına erişmeyi uman küçükler, çekilen tüm sı- kıntıların daha verimli ve akılcı olmakla atlatı labileceğine canıgönülden inanmışlardır. Hatta öylesine inanmışlardır ki, büyük çarkın her dönüşünde çıkarttığı iniltilere kulak vermeyip, bunu kendi beceriksizliklerine yormuşlardır.

Çekilen acıların ve sıkıntıların nedenleri bir güzel açıklanmaktadır nasıl olsa... Bu evre “ulusal kriz” olarak nitelenir ve bunalımları aşmak için birbiri ardına açılan “ekonomik tedbir paketleri”nin içinden ne çıkacağı merakla beklenir. Aslında bunun niçin merak edildi- ğine hep şaşmışımdır, çünkü paketler ne zaman açılsa içinden hep aynı terane çıkar. Kalkı nma hızı yavaşlatılacak, mümkünse geçmişte yanlışlıkla elde edinilen fazlalıklar geri ödenecek, daha az üretilip, hemen hiç tüketilmeyecek, eğitim ve sağlık hizmetleri belirsiz bir süre ertelenecek, ceplerde para diye dolaştırılan kağıt parçalarının bir işe yaramadığı açık yüreklilikle kabul edilecek, borca bir melek kadar sadık kalınacak... En önemlisi de baş yukarda ve kuyruk havada dikine tutulacak. Öyle ki, cümle alem bütün bu fedakarlıklar karşı- sında hayranlık duymakla kalmayıp insafa gelecek vee... sonunda, hakedilen cep harçlığı alınacak!

İşte bizim küçük çarkımız, dertli dolap misali böyle inleyip dururken işin içine cayırtılar, patlamalar karışınca, dinlemeye alışık olduğumuz hüzünlü seslere bir de vahşetin, yani savaşın senfonisi eklenir. Buna da, "uluslararası kriz" adı verilmiştir. Birden dertli dolabın sesi kesilir ve ortalığı mutlak bir sessizlik kaplar.

Bu arada bizleri şaşırtan ve uzun süre anlamakta zorlandığımız yöntem ve söylem değişiklikleri ortaya çıkar. Çarklar dönerken sistemin yöneticileri verimlilikten, rasyonellikten, demokrasiden, insan haklarından, ekonomiden, sanattan, kültürden bahisle onları hayranlıkla izleyenlere unutulmaz akıllar verip dururken, ne olduysa, birden bunlardan söz edilmez olur.

İşler tıkırındayken “iletişim çağına” geçtik, “milenyuma” girdik, biz “küreselleştik, ya siz?” diye yayılıp, borsayla altılı ganyan gişeleri arasında mekik dokuyan cin fikirli bir sürü fırsatçının da bu arada dili tutulmuştur. 1999 sayısının bir atlayarak 2000’e dönüşüp yuvarlanıvermesi, tüm dünyada ağızları bir karı ş açık bırakmış olmakla kalmayıp, bunun büyüsüyle aylarca kendilerinin bir yerden başka bir yere ışınlandığını düşünen “milenyumcular”, bir yıl daha geçmeden dört bin kişi birkaç dakika içinde topluca yok edildiğinde ve ardından da kaşlar çatılıp, silahlar kuşanıldı- ğında, her şeyin eski tas eski hamam olduğunu anlayıverdiler ve sustular. Susmaya devam ediyorlar.

“Bu nasıl iletişim çağı, yahu ?” diye sormak geçiyor içlerinden ama soramı yorlar. “Cep telefonu” nun, telefonun kendisinin icadından daha büyük bir buluş olduğunu düşünüyorlardı. Elektroniğin yarattığı olanaklara vurulup, bir zamanlar elektrik enerjisinin keşfedilip insanlık tarihini ne kadar derinden etkilediğini unutmuş görünüyorlardı. Yeryüzünde ne varsa, hepsinin son on yıl içinde olup bittiğine inanan bir “cin fikirliler” cemaati sarmıştı ortalı- ğı. Bunlar yaşadıkları günleri ve kendilerini o kadar önemsiyorlardı ki, artık tarihin sonunun geldiğine bile inanmışlardı. Hatta, dünyanın yuvarlak bir nesne olduğunu bile keşfetmişlerdi de, bunun tersini savunan cahillere karşı önlerine gelen herkesi, “Küreselleştik... küreselleştik!” diye habire uyarma ihtiyacını hissediyorlardı.

Ne var ki, günlerden bir gün dünyanın Büyük Patronu öfkelenip de 7500 metre yüksekliğ indeki Hindukuş dağlarına savaş açtığında nasıl iletişim kurulurmuş, dünya kaç bucakmış, düz müymüş yoksa yuvarlak mı anlayıverdiler. Artık bombadan, ölüden, teknolojisi çok çok yüksek uçaklardan, savaş gemilerinden başka söz edilmiyordu. Öyle ya, birisi kalkıp da çalı şan “ölüm makinasının” verimliliğinden, dağ- larla savaşmanın rasyonelliğinden bahsedecek değil ya... Gülerler adama... Ya ne yapmalı? Yani, en akıllıca iş nedir? Bunları hiç gündeme getirmemektir... Eh, bu da bir tür rasyonalizmdir, denilebilir... anlayana.

Böylece demokrasi, bilgi çağı, insan hakları, hümanizm, çevrecilik, yeşil marullar, mavi gökyüzü, güzel sonbahar gibi gereksiz ayrıntılar, bir müsait zamanda üzerinde konuşulmak üzere ertelendiler... Şimdilerde Büyük Patronun işi var. Rahatsız edilmemeli. Hele eli bir boşalsın, oturur yeniden bu konular üzerinde gevezelik ederiz. Bugün yapılabilecek tek şey, susmaktır. Çok sıkılırsanız televizyondan insanlığın yarattığı en son teknoloji harikası savaş uçaklarını, adrese postalanan bombaları seyredebilirsiniz. Bakın bakalım elalem nelerle uğraşıyor... Biz hala yerimizde sayıyoruz. Bir de şu ilkellere bakın... At üstünde, elde kılıç dolanıp boş yere naralar atıp duruyorlar. Haa, bulsa teknolojiyi atmaz mı kafamıza? Atar tabii... Ama bunun bir atma biçimi var. Onu bilemez, yazık, bu ilkel... Gördük zaten, iki eliyle uçağı düzeltip de doğru dürüst bir binaya bile çarpamadı. Ne o öyle yan yan gelip toslamalar? Halbuki izliyoruz, medeni olanların uçakları cetvelle çizilmiş gibi dümdüz gidiyor ve nereyi isterse orayı vuruyor. Üstelik de bunları kullananlar ölmeyip geri dönüyor. Elbette dönecek. Ben hep söylerim, adamlar insana değer veriyor! Pilotun tüm güvenliği sağlanmış... gidiyor, bombalarını (herbiri 6 ton, bir minik atom bombası!) atıyor ve dönüyor. Üzülmeyin, yakında büyük patron o melun dağları traş eder gelir, bu iş de biter. Biz de oturup şöyle kazına kazına konuşuruz yeniden. Efendim, kalkınma hızlarından, milli gelirden, sağlık hizmetlerinden, kadın haklarından –elbette bütün kadınları kapsamaz bu– sümüğünü çeken çocuklardan, yüzündeki sinekleri kovmaya üşenen yaşlı Afganlardan, fıstık ezmesini zavallı yoksullara bağışlayan Amerikalılardan, vs... Bozuk dişli onarılsın, çark hele bir dönmeye başlasın, ölüler yıkansın, cenazeler bir kalksın da bak sen bizdeki sohbete... Dertli dolap inlemeye başlasın, değirmenin suyu şırıldasın da... Rakıları açarız, cigarayı da yaktık mı... Neler yumurtlarız o zaman insanlık ve adalet üzerine. Olan biteni beğenmeyiz de, eksik bile buluruz yapılanları. Ne yapalım, Büyük Patron meşgul... misket oynuyor, ölümüne... Oyun bitsin, konuşuruz ölesiye...