ABD’nin yeni savunma doktrini, İsrail ve Filistin

Batı Bloku’nun ABD öncülüğündeki Afganistan operasyonu tamamlanma aşamasına gelirken, televizyon gazeteciliği deyimiyle, bütün gözler yeniden Ortadoğu’ya çevrildi. Irak’a bir operasyon daha yapılıp yapılmayacağı ve bu ülkenin parçalanıp bölge haritasının yeniden çizilip çizilmeyeceği tartışılırken, Ortadoğu’nun kadim sorunu Filistin bir kez daha ve bütün ağırlığıyla küresel gündemin ilk sırasına gelip oturdu. Son bir yıldır Filistin sorununun dünya gündeminin önemli sorunlarından biri olmasının başlıca nedeni, Oslo’da başlayan ve çeşitli aşamalardan geçen ABD patentli Ortadoğu barış sürecinin çökmüş olmasıdır. Bölgede şu anda tam anlamıyla bir kilitlenme yaşanıyor. Öyle ki, taraflar çözüm üretme yeteneklerini neredeyse tamamen yitirmiş durumda.

ABD İNİŞE GEÇİYOR

Türkiye’yi de yakından ilgilendiren Filistin sorunu ve Ortadoğu barış sürecine daha yakından bakmadan önce dünyada neler olup bittiğini değerlendirmekte yarar var. Çünkü, Filistin sorununun Batı başkentlerinde ele alınışında 11 Eylül 2001 öncesine göre esaslı farklılıklar oluşmuş durumda.

Amerika Birleşik Devletleri’ne yapılan 11 Eylül saldırılarının simgesel bir anlamı var. Bu saldırı küresel ölçekte yeni bir döneme girildiğine işaret ediyor. Daha doğrusu 11 Eylül, nesnel göstergeleri daha önce ortaya çıkan ABD’nin küresel egemenlik konumundaki tıkanma alanlarını açığa çıkaran dramatik bir başlangıç oluşturuyor.

ABD ekonomisinin uzun süredir bir durgunluk dönemine girdiği biliniyordu. Muhafazakarların yönetime gelmesinden sonra durgunluk daha da derinleşerek bir ekonomik krize dönüşme eğilimine girdi. Aralık ayının ilk haftasında ABD Hazine Bakanlığı durumu resmen kabullendi. Petrol tekelleri ve silah sanayicileri tarafından desteklenen Bush yönetimi, ekonomik durgunluğu askeri harcamaları arttırarak aşma planlarını yapıyordu. Bu bakımdan 11 Eylül saldırısı ABD yönetimi için bulmaz bir fırsat sundu. ABD, toplam 120 milyar dolar olan savunma bütçesini yüzde 50 arttırarak 180 milyar dolara çıkardı. Savunma bütçesindeki bu büyüme oranı Birinci ve İkinci Dünya Savaşları dönemi de dahil, ABD tarihinde bir defada yapılan en büyük artış oldu.

Diğer taraftan ABD’nin küresel egemenliğinin simgelerine yönelen 11 Eylül saldırıları bu lider emperyalist ülkenin profilinde derin gedikler açtı. Yenilmez ve erişilmez bir güç olduğu sanılan ABD’nin hiç beklemediği bir anda vurulabileceğini, salt ekonominin ve silahların gücüne dayalı egemenliklerin çok da güvenli olmadığını gösterdi. Ve daha da önemlisi, adil olmayan bir dünyada barış da olamayacağını trajik şekilde ortaya koydu.

ABD, 10 yıldır rakipsiz şekilde sürdürdüğü küresel hegemonyasını yitirme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu görüyor. Çünkü ABD, durgunluk dönemini yaşayan ve gerileme sürecine girmesi beklenen ekonomik yapısıyla küresel rakipsizlik halini koruyamayacağını biliyor. AB önemli bir güç olarak yükseliyor. Rusya bir toparlanma süreci yaşıyor. Çin’in önümüzdeki on yıl içinde büyük bir küresel güç haline gelmesi bekleniyor. ABD bakımından ekonomik güç geriledikçe küresel hegemonyayı sürdürmek giderek zorlaşıyor. Bu durumda küresel hegemonyasını ekonomik olarak sürdüremeyeceğini gören ABD, bu egemenliği askeri olarak sürdürmek istiyor. Başka bir anlatımla ekonomik açığını askeri güç kullanarak doldurmaya çalışıyor. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, başta Roma olmak üzere tarihte küresel egemenlik kuran bütün imparatorluklar aynı yöntemi denedikleri halde başarılı olamadılar.

ABD’NİN YENİ ASKERİ DOKTRİNİ

ABD, şimdilik Afganistan operasyonundan sonuç almış görünüyor. Ancak, bunun yetmeyeceği açık. Yeni ABD savunma doktrinine göre Washington çatışma ve savaş ortamını yeryüzünün bütün sorunlu bölgelerine yaymak zorunda. Bu bölgelerden biri de Ortadoğu. Yeni Amerikan savunma doktrini önümüzdeki dönemde dünyada neler olacağını anlamak bakı mından önem taşıyor.

Geçen Ekim ayının ilk haftasında açıklanan ve bu tarihten üç ay önce hazırlandığı belirtilmesine karşın, 11 Eylül saldırılarının ortaya koyduğu yeni durumu da içerecek şekilde güncellendiği anlaşılan ABD’nin Dört Yıllık Savunma Değerlendirme Raporu (QDR-2001) daha öncekine (1997) göre temel önemde farklılıklar içeriyor. Yeni savunma doktrini, ABD’nin küresel egemenliğini kapitalizmin egemenliği olarak takdim ediyor. Dolayısıyla ABD’ye yönelik bir saldırının bütün sisteme yapılmış olacağı (sayılması gerektiği) belirtiliyor. Rapor ABD’nin küresel hegemonyasını değişmez bir veri olarak alıyor ve başta müttefikleri olmak üzere dünyadaki zenginlik ve refahtan pay almanın, ancak ABD’nin desteklenmesinden geçeceği vurgulanıyor.

Raporda, yeni dönemde, "ABD, düşmanlarının kim olacağını ve savaşların nerede çıkacağını tam olarak bilemez ve bilemeyecektir," deniyor. Dolayısıyla yeni savunma anlayışının "belirsizlik ve sürpriz öğesiyle birlikte" ele alınması gerektiği belirtiliyor. Raporda, "Kimin nerede ve ne zaman saldıracağından çok, olası bir saldırganın hangi olanaklarla saldırabileceğini düşünerek ona göre hazırlanmak" gerektiği vurgulanıyor. Bu yaklaşım yeni savunma anlayışının ekseni olarak belirleniyor. ABD’nin karada, denizde, havada ve uzaydaki egemenliğine yönelik tehdidin tanımlı ve belirli bir düşman devlet ya da devletlerden çok, “sistem içi çatışmalar”dan ve sisteme yönelik “felsefi temelli” saldırılardan geleceği öngörülüyor. Böylece yeni ABD savunma doktrini, Batı ve kapitalizm karşıtı radikal siyasal hareketlere ve güçlere özel bir önem veriyor. Ve böylece sistem muhalifleri “düşman” ilan ediliyor.

Sosyalizmin küresel bir tehdit gücü olmaktan çıktığı günümüz koşullarında, siyasal İslam öncelikli hedef haline geliyor. Emperyalizm "yeşil kuşak" ya da "ılımlı islam" gibi politikaları terk ediyor. Durum böyle olunca, önümüzdeki dönemde, dünya çapı nda siyasal İslamın tasfiye edileceğini ve "küresel bir 28 Şubat süreci" yaşanacağını söylemek mümkün oluyor.*

SİYASİ MÜDAHALE HUKUKU

Tehlikenin devletlerden çok, devlet dışı öznelerden geleceğini varsayan yeni ABD savunma doktrini, ABD’nin erişimine kapalı alanlara ve girişi engellenen coğrafyalara gerektiğinde, "zorla girmek, işgal etmek, siyasi müdahalede bulunmak ve rejimleri değiştirmek" gibi operasyonları "resmen" öngörüyor. Bunu gerçekleştirmek için de, "sürekli izleme, hassas vuruş, dünyanın her bölgesinde amaca uygun askeri güç konuşlandırmak" hedefleri benimseniyor. Soğuk savaş döneminde bile söz konusu emperyalist niyetlerin bu açıklıkla belirtilmediği hatırlandı- ğında, tehlikenin boyutları daha iyi anlaşılıyor.

Diğer taraftan bu anlayış, kapitalizme ve Batı uygarlığına muhalif olan herkesi ve her gücü potansiyel düşman saydığı için sürekli bir savaş halini ve silahlanmayı öngörüyor. Bu ruh hali, sosyalist rejimlerin çözüldüğü bir dünyada emperyalistlerin hala güvenliklerinden ve egemenliklerinden emin olmadıklarını gösteriyor. Ve kapitalizm refleksif olarak asıl tehdidin nereden geldiğini ya da geleceğini saptı yor. The Washington Post, 27 Eylül 2001 tarihli yorumunda, 11 Eylül saldırısını gerçekleştirenlerle "Küreselleşme karşıtlarının; yani komünistler, Maoistler, Troçkistler ve anarşistlerin ortak yanı ABD düşmanlığıdır," saptamasını yapmakta gecikmiyor. Yani, 11 Eylül saldırısını yapanlarla solcuların (radikal solun) bir farkı yok deniyor.

AVRASYA’DA SAVAŞ SÜRECEK

Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya denetlenemeyen siyasal ve askeri güçlerin bulunduğu ve hareket halinde olduğu coğrafyalar olmaları bakımından ABD’nin yeni hedefleri içinde yer alıyor. Özellikle Filistin sorunu nedeniyle şu günlerde Ortadoğu öne çıkmış görünüyor. Afganistan’da işini bitiren ABD’nin bütün gücüyle bölgeye yükleneceğini beklemek gerekiyor.

Nitekim, son intihar saldırılarından sonra ABD, İsrail’in "teröre karşı kendisini savunma hakkı bulunduğunu" belirterek İsrail saldırılarına uzun bir aradan sonra ilk kez resmen yol verdi. FKÖ başta olmak üzere İslamcısıyla, solcusuyla bütün Filistin güçleri "terörist" ilan edildi. Böylece aslında terörizmin yeni tanımı da yapılmış oldu: kapitalizme ya da Batı uygarlığına saldıran herkes teröristtir! Taş atan çocukları öldüren İsrail devleti ise kendini savunmaktadı r!

YAHUDİ VE ARAP SOLU BİRLEŞMEDİKÇE ORTADOĞU BARIŞI KURULAMAZ

Diğer taraftan ABD, Batı ve genel olarak kapitalizmin Ortadoğu’da kalıcı barışı kurma yeteneğine sahip olmadığı uzun ve acı tecrübelerden sonra defalarca kanıtlandı. Ancak, sol güçlerin de bölgenin geleceğine yönelik barışçı bir politik açılım sunamadıkları, "İsrail’in yok edilmesi" gibi artık gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hedefe takılıp kaldıkları da ortaya çıktı. Bu hedefin askeri ya da politik olarak gerçekleşme olasılığının bulunmaması bir yana, bu tutumun doğru olmadığını artık kabul etmek gerekiyor. Şu ya da bu şekilde Ortadoğu’da Yahudi ulusunun yaşadığı bir ülke ve devletin bulunduğunu, daha da ileriye giderek söylersem eğer, bütün bölgede bir barış ortamı sağlandığı, Filistin halkının toprakları üzerinde İsrail işgalinin kesin kalktığı ve adil bir yerleşimin gerçekleştiği koşullarda İsraillilerin böyle bir hakkının bulunduğunu da kabul etmek gerekiyor. Dahası öylesi koşulların kalıcılaşmasına İsrail toplumunun ve devletinin katkısının yalnız iki halkın değil, bütün Ortadoğu halklarının hayrına olacağı da söylenebilir. Gerçi Oslo sürecinden sonra FKÖ, bir anayasa niteliğindeki politik programından, İsrail’in bölgeden atılması amacını çıkarmayı kabul etti. Ancak, bu tutum Filistinli örgütler (solcu ve islamcı) tarafından da kabul edilmiş değil. Böyle bir perspektifin gerçekleşmesi bugünkü koşullarda son derece zordur, doğru. Ama çabaları o yöne doğrultmak da şimdiki açmazlar içinde debelenip durmaktan iyidir.

Filistin’de giderek güçlenen İslamcıların bölge barışını sağlama yeteneğinde bulunmadıkları açık. Çünkü siyasal İslam, tıpkı Siyonistlerin Arapları ebedi düşman saymaları gibi, Yahudileri, sırf Yahudi oldukları için düşman sayan ve ırkçılığa çok yakın duran bir anlayışa sahiptir. Tarihsel kin ve din düşmanlığının taşıyıcısı olan İslamcıların bir kardeşlik ve barış projesi geliştirmeleri beklenemez.

Bugüne kadar hep İsrail’in Ortadoğu barışının önünde bir engel olduğu belirtildi. Bu tez doğrudur. Ancak aynı zamanda eksik bir tezdir de. Çünkü artık zamanını doldurmuş bir soğuk savaş dönemi politikacısı olduğu daha iyi anlaşılan Arafat liderliğinin de bölgeyi barışa taşıyamayacağı ortaya çıkmıştır. Arafat’ın yegane meziyeti uluslararası dengeler üzerinde oynamaktır. Bu alanda sonuç almak artık imkansızdır. Çünkü tarihsel bakımdan bu aşama geçilmiştir.

Arafat ve diğer Filistinli liderler hiç bir zaman barış yanlısı İsrail solu ve muhalefetiyle işbirliği yapmayı düşünmemiş, Siyonizme ve emperyalizme karşı Araplardan, Yahudilerden ve diğer bölge halklarından oluşan bir blok kurmayı (diplomatik planda dahi) hayal bile edememiştir. Oysa durum son derece açıktır. İsrail’i yok sayan, dolayısıyla bütün Yahudileri düşman ve imha edilmesi gerekli bir güç olarak gören bir siyasi anlayışın (İslamcıların ve milliyetçilerin) sonuç alması mümkün değildir. Bu tutum Siyonistlerin etnik temizlik siyasetine karşı Arapların ve İslamcıların etnik tasfiye siyasetini koymak demektir. Sonuç olarak da, ABD’nin Ortadoğu halklarını baskı altında tutma siyasetine çanak tutmaktadır. Filistin faciasının esas sorumlusu, hep olduğu gibi bugün de, ABD’dir. İsrail gibi dinamik ve ileri bir toplumun Ortadoğu halkları için tehlike oluşturmasını önlemenin yolu, ABD ile İsrail arasındaki “özel ilişki”nin kırılmasından geçecektir. Hayal mi? Geleceğin gerçekliği bugünün hayali üzerine kurulur. “Hayal”, kimi somut koşullarda, mevcut gerçeklikten daha gerçekçidir.

Bölgede barışı kurabilecek yegane güç soldur. Arap ve İsrail solu işbirliği yaparak 50 yılı aşkın süredir bölgeyi kan ve ateş içinde bırakan bu sorunu çözebilirler. Hem Arap solu, hem de İsrail solu bu yeteneği ve cesareti göstermek zorundadırlar ve bunun için gereken potansiyeli de taşımaktadırlar. Değilse, yeni ABD savaş doktrinini mantıki sonuçlarına taşıdığımızda, Ortadoğu’da yeni bir yıkımın kaçınılmaz olduğu açıktır.

Ancak, ortada bir sorun var: bugün için Arafat’ın alternatifi Filistin’de HAMAS ya da İslami Cihad gibi İslamcı güçlerdir. Bu nedenle, 11 Eylül olayından sonra dünya ölçeğinde "terörizme karşı oluşan hassasiyeti" değerlendirerek Arafat’ı tasfiye etmeye çalışan Şaron yönetimi ABD ve Avrupa’dan istediği tam desteği bulamamıştır. Çünkü Batı, Arafat’ın tasfiye edilmesi halinde yerini İslamcı güçlerin doldurmasından çekinmektedir. Bundan yararlanan faşizan Şaron yönetimi Filistin Özerk Bölgesi’ndeki kent ve kasabaları vahşice işgal ederek fiilen Arafat yönetimine son vermiştir. Şimdi ortada tam bir belirsizlik vardır.

Öte yandan, bu belirsizlik ortamı Ortadoğu’nun sol güçleri için bir atılım fırsatı da sunuyor. Sosyalist sistemin dağılmasından sonra Filistinli devrimci örgütler büyük güç kaybetmiş durumdalar ama, son yıllarda özellikle FHKC’nin yeniden güç kazanmaya başladığı izlenmektedir. Eğer Filistin solu birleşir ve İsrail solu ve barış güçleriyle ilişkilenirse Ortadoğ u’da kalıcı barış için umut doğmuş demektir. Arafat ise ya siyaseten tasfiye olacaktır, ya da oluşacak gücün çekim alanına girecektir.

*İlginç bir nokta: Türkiyede 28 Şubat öncesi G. Kurmay’ın kamuoyunu yönlendirmek için düzenlediği “brifing” seanslarına katılanlarca edinilen bir izlenim, siyasal İslam’ın temsil ettiği tehlikenin ve bu tehlikeye karşı tedbir alma gereğinin daha o günlerde NATO gündeminde bir konu olduğu yönündeydi.