Siyasetin küreselleşmesi ve savaş

  • Yazdır

Sermayenin küreselleşmesiyle birlikte siyasal yapılar dönüşmeye, geniş bir coğrafi alanda parlamenter sistemlerin ve siyasal partilerin işlevleri azalmaya başladı. Görünüşe bakılırsa her şey, parlamentolar, siyasal partiler ve hükümetler yerli yerinde. Ancak devletlerin siyasal kararlarının oluşumunda ve icrasında mevcut yasaları zorlayan bir merkezileşmenin yaşanmakta olduğu çok açık. Buna paralel olarak, siyasal partilerin, sendikaların, meslek kuruluşlarının vb. karar alma mekanizmalarının da, kendi kurallarını ve tüzüklerini ihlal edecek ölçüde tabandan koparak merkezileştiği görülüyor.

Sermayenin dünyayı küreselleştirmesiyle birlikte, "demokrasi" denilen siyasal rejimin de önemli bir değişim geçirdiğini söylemek yanlış olmaz. Serbest piyasanın gerektirdiği sosyal maliyeti ödemeye hazır olmayan, kendi parti programlarıyla bağlı olan siyasilerin ve bir kurallar rejimine dayanan parlamentoların, daha hızlı, daha esnek ve daha kuralsız bir iktisadi rejimi yayarak küreselleşen sermayeye ayak uyduramamaları, gerilerde ve tamamen işlevsiz kalmamak için kendi tarihsel ve ideolojik kalıplarını zorlamaya çalışmaları, günümüzün bir gerçeği olarak ortaya çıkıyor. Türkiye’de yaşanmakta olan krizi, siyasilerin itibarsızlığını, halkın partilere olan nefretini, yeni-yepyeni-en yeni arayışlarını, MGK’nın bütün toplumu denetleyen bir tarassut kulesi niteliğini, sendikaların çaresizliğini, siyasal partilerin özene bezene hazırladıkları programların anlamsızlaşmasını, iktidara yaklaştıkça ya da ulaşınca ne faşistin faşiste, ne sosyalistin sosyaliste, ne de liberalin liberale benzediği bu tuhaf rejimi, bu açıdan da yorumlamak mümkündür.

Bugün Türkiye’de hükümet IMF’nin yapısal dönüşüm programının icra heyetine dönüşmüştür. Ülke esas olarak MGK teşkilatı ve Dışişleri Bakanlığı uzmanları tarafından yönetilmektedir. İktidara zaman zaman birbiriyle çatışan ikili bir görünüm veren bu yapılanma, kişilerin art niyetinden, beceriksizliğinden ya da bilgisizliğinden değil, evrensel ve sistemik bir değişimden kaynaklanmaktadır. Küreselleşmenin gerekleri, siyaset ve iktidar yapılarını dönüştürmekte, piyasa ve toplum karşı karşıya gelmektedir.

Hep denildiği gibi, 11 Eylül saldırısı ve ABD’nin Afganistan’ı vurması 21. Yüzyılın başlangıç noktasını oluşturdu ve küreselleşmenin yukarıda tanımlamaya çalıştığımız siyasal boyutunu derinleştirdi.

ABD’NİN ÖNÜNDEKİ HEDEFLER

Bu haşin başlangıç, Kuzey Amerika’nın içe kapanma ve reform yanlısı "güvercinleri"inin seslerini kesmelerine, küresel ölçekte Amerikan güvenliğinden yana olan "şahinler"in harekete geçmesine yol açtı. Bu bir bakıma ABD’nin, kadim temel güvenlik doktrinine kesin dönüş yapması anlamına geliyordu. Zira Harry Truman’ın 1947’de ilan ettiği Ulusal Güvenlik Sözleşmesi ulusal güvenliği küresel ölçekte değerlendirmiştir. ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki "en kötü durum senaryosu" ise iki cephede (SSCB ve Çin) savaşa göre oluşturulmuştur. Küreselleşmenin siyasal üstyapısının Rusya, Çin ve Asya’nı n büyük bir bölümünü kapsayamaması ABD’nin bu senaryoyu Körfez Savaşı sırasında raftan indirmesine yol açtı. ABD, Irak ve Kuzey Kore’yle olan gerginliği sürekli olarak tırmandırdı. Gilbert Achcar’a göre, yeni savaş senaryosunda Irak Rusya’nın, Kuzey Kore ise Çin’in kod adıydı (bk. G. Achcar, "Stratejik Üçlü: ABD, Çin, Rusya," der. Tarık Ali, Evrenin Efendileri içinde, s. 149, OM, 2001). Bütün yeryüzünü ABD için güvenli bir alan haline getirmek, sermayenin yanı sıra siyasetin de küreselleştirilmesi anlamına geliyordu.

ABD’nin ticari ve askeri sembollerine yapılan ağır saldırı, Pentagon’un stratejik planlarını pervasızca uygulamasına imkân sağladı. Zbigniev Brzezinskiy, yıllar önce, "Orta Asya’ya hâkim olan dünyaya hâkim olur," demişti. Afganistan ve Pakistan bu durumda gayet anlamlı hedefler, bir başlangıç noktası olarak ortaya çıktı. Amerikan Establishment’ının bütün saygıdeğer simalarının tekrar tekrar belirttikleri gibi, sırada Irak var. Irak’la birlikte bazı Ortadoğu ülkeleri (Sudan, belki Libya, hattâ Cezayir), daha sonra Uzakdoğu (Filipinler, Endonezya) ve nihayet nükleer silahlara da sahip "terörist" bir güç olan Kuzey Kore gündeme gelecek. Bu büyük seferin başarılı olması halinde ABD’nin, Çin ve Rusya’nın sınırlarında duraklaması ve onları da siyasal yapılarını dönüştürmeye, ekonomilerini uluslararası sermayenin tam denetimine açmaya, silahlarını teslim etmeye zorlaması kaçınılmazdır, hattâ şu anda sürmekte olan savaşın esas amacı budur.

Kendi teröristleriyle (Çeçenler, Müslüman gerillalar vb.) uğraşmak zorunda kalan Rusya ve Çin, ABD’nin niyetlerini kamufle eden "teröre karşı mücadele" sloganını benimser görünmeyi tercih ettiler. Ama öte yandan, iki ülke, Şanghay İşbirliği Örgütü’nü genişletmeye çalışıyorlar. Radikal gazetesinin deyişiyle "Ayı ile Ejder işbirliği yapıyor" ve yeni bir Soğuk Savaş’ın çanları çalıyor. Şanghay İşbirliği Örgütü, ABD’nin Füze Kalkanı Projesi’ne 1972’de yapılan Anti-Balistik Füze Anlaşması’na ters düştüğü için karşı çıkıyor; AGSP’ye (Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası) çekince koyuyor; örgütün Güney ve Kuzey Kore ile Hindistan ve Pakistan’ı da kapsayacak şekilde genişletilmesi için çalışıyor; Balkanlar’da ve Ortadoğu’da gözlemci statüsü istiyor ve bu bölgedeki bütün ulusların toprak bütünlüğünü savunuyor; Jiang Zemin ve Vladimir Putin’in ağzından "tek kutuplu dünya" yaklaşımının geçersiz olduğunu ilân ediyor. Bu arada Putin’in, Afganistan savaşı başladığı sırada Rusya’nın NATO’ya girmek istediğini söylemesi, bu örgütün varlığını sorgulayan bir hamle olarak emperyalist blok üzerinde soğuk duş etkisi yarattı ve Amerikalı yetkililer bu konuda tek bir laf bile etmediler.

ABD’YE BAĞIMLI SAVAŞ EKONOMİSİ

Bu şartlarda, ekonomisini IMF’nin denetimine terk eden (biçare Türk-İş başkanının sözleri: "IMF istese bunlar memleketin yarısını verirler."); ülkenin siyasal ve idari yapısını Avrupa şartlarına uydurmak için debelenen; AGSP’den dışlanan; öte yandan Kıbrıs’ı ilhak edeceğini ilân eden ve Irak’ın parçalanmasından endişelenen Türkiye, Afganistan’a tugay seviyesinde asker göndermeye hazırlanıyor. Kararın ilânıyla IMF’nin ek kredi önerisi, AB Raporu’nda "2003 yılına kadar enflasyon düşecek" diye fetva verilmesi, borsanın yükselip doların düşmesi, basının "ekonomi kurtuluyor" çığlıkları, uluslararası finans oyuncusu ve üçkâğıtçı George Soros’un, "Derviş’in prezantasyonunu çok beğendim!" demesi ve basının buna sevinmesi aynı zamana rastlıyor. Gerçekten çok hazin bir durum. Yüzyıl önce, hatta Soğuk Savaş döneminde bile emperyalizm ve onun işbirlikçileri bu tür oyunları daha terbiyeli ve zarif bir üslupla oynarlardı. Oysa şimdi her şey yırtık perdeden fırlamış gibi bağırıyor. TV’lere çıkan diplomasi uzmanları, "Afganistan’a asker göndermekte çok geç kalırsak sıra Irak’a geldiğinde söz sahibi olamayız," diye feryat ediyorlar.

ABD’nin yeni askeri ve siyasal stratejisinin Türkiye’yi bir türbülansa soktuğu, ekonominin bir şantaj aracı olarak kullanıldığı, ülkenin küreselleşmeye yapısal entegrasyonu sağlanırken, evlatlarının Afgan dağlarında ve Irak çöllerinde emperyalizmin çıkarları uğruna kırdırılmak istendiği görülüyor. TSK’nın direnmese ya da direnemese bile, bu stratejiyi ihtiyatla karşıladığını, hattâ Afganistan’a asker göndermekte duraksadığını, belki de vazgeçme yolları aradığını söylemek abartma olmaz. Askeri mantık, Afganistan’ın Kosova ya da Somali olmadığını, bölgesel büyük güçlere sırtını dayayarak hem birbiriyle, hem de Taliban’la uzun bir gerilla savaşına hazırlanan etnik savaş ağalarınn yanında, kötü şöhretli Özbek "general" Raşit Dostum’un sempati duyduğu bir askeri kuvvet olarak konuşlanmanın yaratabileceği sakıncaları fark etmiş olsa gerek. Öte yandan TSK, William Saffire’in New York Times’ta açıkça önerdiği gibi, Enver Paşa’yı andıran bir hamleyle bir Kürt-Türkmen Federasyonu kurmak ve petrolden pay kapmak için Kuzey Irak’ı işgal etmesi halinde Türkiye’nin, İran ve diğer bölgesel güçlerle uzun yıllar savaşmak zorunda kalacağını, Körfez Savaşı sırasında olduğu gibi, kendi askeri-stratejik mantığına dayanarak değerlendiriyor olmalı. Ancak, askeriyenin de, dışa, yani ABD’ye bağımlı bir savaş ekonomisine hiç bir zaman razı olmayacağını gösteren belirtiler fazla değildir. Özerk bir iktidar erki olmasına rağmen, askeriye de sonunda sistemin talepleri doğrultusunda davranmayı tercih edebilir. Piyasanın insafına terk ettiği toplumu uzun süre denetleyemeyeceğini gören sistem, askeri-emperyalist bir çözüme razı olabilir.

Her sistemin dayattığı rasyonel bir düşünce tarzı vardır. Sistem, kendi muhaliflerinin bile hangi parametreler içinde nasıl düşüneceğini belirler. Bunu bilinçli olarak yapmaz. Kendiliğinden bir süreçtir bu; cari siyasetin söyleminde, basının ve kültürel hayatın yarattığı atmosferde gizlidir. Kendiliğinden oluşan bu parametreler içinde kaldığınız sürece her türlü "radikalizm"in sırtına binip dilediğiniz gibi at koşturabilirsiniz. Demokrasi, katılımcılık, sivil toplum, insan hakları, özgürlük, kendini ifade etme, dayanışma gibi geniş ve içi her şeyle doldurulabilecek kavramları, siyasal sloganlara dönüştürebilir, çeşitli kombinasyonlar halinde güzelce pazarlayabilirsiniz. Kulakları bu sözlerle dolan insanların, toplumsal sınıflar, sosyalizm, ezilenlerin iktidarı, isyan, örgütlenme, tarih bilinci, ekonomi-politik, determinizm, siyasal strateji ve taktik gibi kavramları, bugünün aptallaştırıcı dünyasında yavaş yavaş kafalarından silmeleri kaçınılmazdır. Sistemi dönüştürmeyi amaçlayan ve onun rasyonellerine meydan okuyan düşüncenin içinde bulunduğu zaaf durumu ile yakın geleceğin muhtemel zorlukları arasındaki oransızlık hiçbir zaman bu kadar büyük olmamıştı.