Kim söyletiyor?

  • Yazdır

Başta TÜSİAD olmak üzere toplumun değişik kesimleri, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarının değiştirilmesi için bastırıyor. ANAP’lı Işın Çelebi’nin başını çektiği, eski DİSK Başkanı Rıdvan Budak’ın da içinde yer aldığı otuz kadar milletvekili, “Bu kanunlar değişsin, halkın temsilcilerinin seçilmesinin” yolu açılsın diyorlar.

“Halkın temsilcileri seçilsin”!

Sıcak bir davet ve biz buna varız. Ama önce şu “halkın temsilcileri” kimdir ve “nasıl seçilirler” noktasında bir netlik olsun.

Halkın temsilcilerinin her zaman halktan olması gerekmez. Ama ortada halkın kendisi olmayınca hiç bir temsil mekanizması da halkın temsilcilerine iktidar yolunu açmaz. Önce halkın önü açılmalıdır ki, “halkın temsilcileri” de ortaya çıkabilsin.

Halk yok, ama temsilcileri var!

Halkın önü ve sonra da halkın temsilcilerinin önü nasıl açılır? Açılırsa ne olur?

Türkiye’nin Cumhuriyet şuuru içinde bu konu gündeme hiç gelmemiş değildir. Osmanlı’nın tükenişini Cumhuriyet’in dirilişine bağlayan ara dönemde bu topraklar üzerinde, halkın kendi kaderiyle yakından ilgilendiği “savrulma”lar yaşanmıştır. 16 Şura Cumhuriyeti, o sıra “halk”ın kendi başının çaresine bakmasından doğmuştur. Elbette bu cumhuriyetlerin başındakiler “halk”tan değillerdir, yerel hakim sınıf güçleridir, eşraftır, mütegallibedir ama ortaya çıkan format, orada halktan unsurların bilfiil bulunmasından dolayıdır.

Cumhuriyet, bu küçük cumhuriyetleri, onları yöneten sınıf temsilcileri üzerinden teslim alarak kurulduğuna göre, bu Cumhuriyetin şuurunda “kendi kaderine sahip çıkan halk” korkusu, dehşetli bir korku olarak hep olmuştur ve bu korku Cumhuriyet dönemindeki tüm demokratik süreçleri ve demokratikleşme denilen hadisenin kendisini belirlemiştir. Güçlü merkez ve güçlü merkezi devlet, ondan ötesinde halk olduğu için, Cumhuriyetin asla vazgeçmeyeceği, vazgeçerse kendinden vazgeçmiş olacağı bir saplantıya dönüşmüştür.

Bugünkü demokratikleşme tartışmalarında, solun da zihnini çelecek biçimde, “sivil toplum”un örgütlenmesine vurgu artıyor. Sivil toplum alanı devletten öte bir özerk alan olarak daha bir şekillenip renklenirse, demokrasimizin yeni boyutlar kazanarak gelişeceği varsayılıyor. Böyle bir gelişme, yani kendi işini biraz da kendi görebilen bir toplumun ortaya çıkmasıyla katı merkezi devlet yapısının yumuşayacağı, demokratik dinamiklerin özgürleşeceği umuluyor.

Böyle bir toplum-devlet denklemi ve bu minvalde gerçekleşmiş bir demokrasi yok. Hiç bir yerde yok. Devlet sivil toplumun önünü tıkamaktan vazgeçsin, demokrasi gelişsin! Bu kurgunun mantık zaafı var. Yanlız o değil; niyet zaafı –kötü kasıt– da var. Sorun, halkın önünün açılmasında değil, halkın kendi önünü açmasında düğümleniyor.

Halkın önünü halkın temsilcileri açamaz. Çünkü yedirmezler. Cumhuriyet, olduğundan beri, yedirmemiştir. Batı pluralizmine zorunlu olarak geçerken bile (1946) “Burası Türkiye” demiş ve diretmiştir. “Halkın temsilcileri” ortaya çıkıp (1950) “Biz halkı temsilen geldik” dediklerinde Cumhuriyetin şaşkınlığı en çok on yıl sürmüş, vaziyete hakim olması için “halkın temsilcileri”ni halk önünde nisbet olsun diye asması yetmiştir.

Hangi halk, hangi temsilci?!

Siyasi Partiler ve Seçim kanunlarının “Halkın temsilcileri” seçilsin diye değiştirilmesini isteyenler, değişiklik olduktan sonra işçi ve işveren sendikaları ve işini bilir sivil toplum örgütleri olarak, oturup “ortak aday”lar, yani “halkın temsilcileri”ni belirleyeceklerini de söylemektedirler.

Hadi canım sende! Halkın temsilcilerini, halk dururken siz mi belirleyeceksiniz? Sonra sizin belirledikleriniz mi halkın temsilcileri olacak?

Seçim ve Partiler kanunlarının, bugün yükseltilen talep doğrultusunda en demokratik olabileceği dönemler de yaşandı. Dili ve mizacı değişik 15 milletvekilinin hiç olmayacakları yerde gözükmeleri siyasal rejimin baş problemi oldu (1965). Halk bu, kendi haline kalırsa ne yapacağı belli olmaz diyerek rejim, yapısına denk gelen refleksi gösterdi ve sorunu çözdü (1969).

“Halkın temsilcisi” olmak, her durumda sözü halkın söylediği bir demokraside ancak mümkündür. Böyle bir durum da “demokrasi”dir ama klasik demokrasinin ezberini ve bütün hesaplarını bozan bir demokrasidir. Burjuva sınıfın klasik demokrasisi, teknik nedenlerle değil, tamamen sınıfsal nedenlerden dolayı bununla hiç uyuşmadığı için, demokratikleşme tartışmasında solun tuttuğu yer başka, burjuva siyasetinin tuttuğu yer başkadır. O da demokrasi, bu da. Zihinler burda bulanıyor.

Basit bir egsersiz: Dileyen herkes dilediği partiyi kurar. Parti programlarına üyeler dışında hiç kimse karışamaz. Parti tüzüğü kanun konusu hiç olamaz. (Parti mi bu, devlet dairesi mi?) Parti yapılarını isteyen demokratik, isteyen bürokratik merkeziyetçi olarak seçer. Baraj falan da yoktur. Hesaplamada her oy karşılığını bulur. Oy, oy mudur, yoksa nedir? Ne kadar oydur?

Zihni bu ölçüde “çözülmüş” Cumhuriyet ve devlet bu Cumhuriyet ve bu devlet midir?

Herkes ne istediğini bilsin.

Ne istendiği de bilinsin.