Emek mücadelesinin ana ekseni

Epeydir dünyada ve ülkemizde emek hareketi yeni bir dönemece girdi. Kapitalist sistemin küreselleşmesi, bir yandan özelleştirme politikaları, üretim sürecinde “rasyonalizasyon”, yeniden yapılandırma yöntemleri, öte yandan, reel sosyalizmin çöküşü üzerinden yürütülen ideolojik saldırı sonucu emek hareketi örgütsel ve ideolojik düzeylerde geriletildi. Sermayenin bu saldırısı, politikada da yansımasını buldu. Sosyal-demokrat partiler her yerde sermayenin politikalarını uyguladılar, sınıf hareketini pasifize etmekte sermayeye yardımcı oldular. Batı toplumlarında, sermaye/emek uzlaşmasına dayanan sosyal devlet, tedrici olarak ortadan kalkıyor. Bugünkü dünyada artık sermayeyi tehdit eden bir güç, dolayısıyla uzlaşmayı zorunlu kılan siyasal koşullar olmadığı gibi, sermayenin kâr realizasyonunda yeni trendler de artık o tür bir uzlaşmayı kaldırmıyor.

Dünya kapitalist sisteminin doğrudan bir parçası olan ülkemizde de şöyle ya da böyle aynı süreç işliyor. Özelleştirmeler, sendikasızlaştırmanın da bir yöntemi olarak ısrarla uygulanıyor; bütçe, sosyal devlet ilkelerinden tümüyle uzaklaştırılarak bir iç ve dış borç faiz ödeme blançosuna indirgeniyor. Vergi politikaları ücretliler aleyhine şekillendiriliyor, sosyal güvenlik, sağlık, eğitim başta olmak üzere kısmen “sosyalleşmiş” ve topluma malolmuş tüm temel haklar sermayeye kâr getirecek yeni pazarlara dönüştürülüyor. KİT'lerin tasfiye sürecine ek olarak, tarım uluslararası tekellere açılıyor. Ekonomik politikalarda olduğu gibi, siyasal rejimdeki reformlar da Dünya Bankası ve IMF dolayımıyla tamamen küresel sermayenin isterleri doğrultusunda gerçekleşiyor.

Bütün bunlar “vahşi” kapitalizmin uygulamaları ya da sonucu değildir. Vahşi olarak görünen şey, sermayenin küresel ölçekteki politikalarının sözümona gelişmekte olan ülkelerde daha acımasızca uygulanması ve emperyalist çıkarların dayatmasıdır. Dolayısıyla, sosyal politikalarla uzlaşabilecek bir kapitalizm yoktur artık; söylediğimiz gibi, bunun tarihsel koşulları ortadan kalkmıştır. Kapitalist sistem, Soğuk Savaş döneminin politikalarını terketmiştir. AB ülkelerinde de sosyal devlet gözden çıkarılmıştır. Mesele budur. Bu nedenle emek hareketinin mücadele perspektifi bundan böyle, her yerde, doğrudan anti-kapitalist bir ana eksene oturmak zorundadır.

Arjantin olayı, kendi özgül koşulları çerçevesinde de olsa, mülkiyet meselesini gündeme taşıdı. Ekonomik krizi aşmak için dört yılda sekiz IMF planı eskitilmişti. En son “sağaltma tedbirleri” bardağı taşırdı. Halkın öfkesi tepedekileri götürdü. Sendikalar sıkıyönetim kararına uymayacaklarını duyurarak genel grev çağrısı yaptılar. Arjantin’in 132 milyar dolar dış borcu var. İşsizlik oranı yüzde 18. Ama kişi başına düşen milli gelir 10 bin dolara yakın. Nüfus 30 milyon. Kitleler sokağa döküldü, zengin mahallelerde mağazalar yağmalandı. 30 kişi öldü. Halkı sokağa döken açlık mıydı, sefalet miydi? Ekonomi her şeye rağmen çökmüş değil. Dış ödemeler dengesi yolunda. Halk yoksulluktan kırılmıyor. Kişi başına 10 bin dolar 30 milyon nüfusa nasıl dağılıyor? Nasıl paylaşılıyor? Sorun burada.

Patlamanın nedeni belli ki haksızlığa isyan ve öfkeydi. Çaresizlikti, bir de. Haksızlığın dayatılması karşısında çaresizlik. Yağmanın yoksullukla bire bir bağlantısı yoktur. Babalar çocuklarına ilaç bulamadıkları için değil, bu gidişle ilerde bulamayacaklarını gördükleri için ve ülkenin işleri “siz çocuğunuza ilaç bulmasanız da olur,” anlayışıyla götürüldüğü için patladılar. Açlıktan, yokluktan sosyal patlama olmaz. Umutsuzluktan hiç olmaz. Olursa, çaresizliğe isyandan, insan onurundan ve başka bir gelecek umudundan olur. Yeni küreselleşmeci emperyalistlerin ve onların işbirlikçilerinin açmazı buradadır. Arjantinde yeni yönetim 130 milyar dolar dış borç ödemesini askıya aldı. Buyursun alacaklılar düşünsün şimdi ne olacağını!

Belli ki, başka Arjantin’ler de olacak. Küreselleşme politikalarının yıkıcı sonuçları bir bir çıkıyor.

Yeni kapitalizmin ekonomik ve siyasal çıkar mekanizmaları, sermaye/emek uzlaşması eksenli sosyal devlet pratiğini kendi iç dinamikleri gereği dışlıyor, çalışan kitleleri –yoksul, orta halli, vb. demeden– doğrudan karşıya alıyor. Ücret köleliğinin fiyatı düşüyor. Büyük sermaye sahipleri dışında kimseye, eskiden olduğu gibi “daha iyi” bir gelecek umudu sunulmuyor. İlk sarsıntılar periferinin “gelişmekte olan” zayıf halkalarında görülüyor. Sıra gelişmiş metropollere gelecek. Zamanı bilinmez ama, şöyle ya da böyle, gelecek.

Şunu görmek gerekiyor: kapitalizm, bugüne dek kendisinin ve sınıf mücadelesi pratiğinin geliştirdiği siyasal ve kültürel kurumların içini boşaltıyor, mutlak bir gericiliğe doğru ilerliyor. Sömürü ve baskı mekanizmalarını bu doğrultuda yeniden biçimlendiriyor. Bu nedenle emekçi sınıflara, bu gidişe karşı kendi çıkarlarını korumak ve ilerletmek için soyut demokratik hedeşeri aşan, emek güçlerinin doğrudan iktidarını öngören bir mücadele hattı örmek düşüyor.