“Kadın Sorunu”ndan “Kadınlık Durumu”na

  • Yazdır

1980 öncesinde feminizm, Türkiye sosyalist hareketi için kabul edilemez bir kavramdı. Gerçi marksist literatürde “kadın sorunu” başlığı altında bir mücadele alanı belirlenmişti; kadınların ezilen cins olduğunu saptayan Marx ve Engels, ta yüzyıl öncesinden kadın cinsini “kölelerin köleleri” diye nitelemiş ve Komünist Manifesto’da gerek kadın sorununu gerekse de aile kurumunu ağırlıklı bir biçimde ele almışlardı. August Bebel gibi marksistlerin Kadın Sorunu irdelemeleri, Lenin’in “kadınların kurtuluşu”nu onların “ev işlerinin köleliğinden kurtarılması"na bağladığı, dolayısıyla çözüm yolunu “ev işlerinin toplumsallaştırılması”nda gördüğü, hiç kuşkusuz, kadınıyla erkeğiyle Türkiye sosyalist hareketinin kuramsal düzeyde yabancı olmadığı konulardı. Uygulama düzeyinde ise “kadın sorunu”na en çok sahip çıkanlar doğal olarak kimi sosyalist kadınlardı ve Aleksander Kollontai, Clara Zetkin, Rosa Luxemburg gibi ünlü sosyalist kadınların izinde kadın örgütlenmeleri yaratmışlardı. Bu örgütlenmeler içinde en yığınsalı olan, kısa adıyla İKD diye bilinen İlerici Kadınlar Derneği, üç dört yıl içinde onbine yakın üyeye ulaşmış ve “kadın sorunu”nu kitlelere anlatmak, kadınları “kurtuluşları” için işçi sınıfının yanında mücadeleye çağırmak amacıyla yoğun çabalar harcamış ve kendi açısından çok başarılı sonuçlar elde etmişti.

Ama, kadın olsun erkek olsun, İKD’li ya da başka bir kadın örgütünden olsun, feminizm kavramı Türkiye sosyalistleri için pek iyi şeyler çağrıştırmıyordu. Çünkü feminizm erkeklerle mücadeleyi başa alıyordu; oysa, kadınları ezenler erkekler olsalar bile, “kadın sorununun kökeni”nde, Marx ve Engels’in gösterdikleri, tarihsel maddeciliğin kanıtladığı gibi özel mülkiyet vardı, onun için de kadın sorunu ancak sosyalizmde, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla çözülebilecek bir sorundu, kadınların kurtuluşu tüm toplumun kurtuluşundan ayrılamazdı. Tersine, tüm toplumun kurtuluşu da, toplumun yarısını oluşturan kadınların katkısı olmadan gerçekleşemezdi. Şu halde kadınlar, toplumun kurtuluşunu ve dolayısıyla kendi kurtuluşlarını sağlamak için, sosyalist mücadelenin öncüsünün, işçi sınıfı hareketinin –partisinin– çizdiği çerçeve içinde mücadele vermeliydiler. Kadın hareketinin ilkesi örgütsel bağımsızlık, ideolojik bağımlılık olmalıydı, gerisi hedef şaşırtmaktı. Bunlar o dönemin “kadın sorunu”nu en ciddi biçimde ele alan örgütü İKD’nin temel felsefesiydi ve sonuçta İKD, genel kurullarına sunduğu çalışma raporlarında “feminizm” kavramına verip veriştiriyor ve feminizmi “işçi sınıfı hareketine karşı bölücülük yapan burjuva kadın hareketi olmakla suçluyordu.

1980’den sonra, kendilerini feminist diye niteleyen kadınlar sahneye egemen oldu ve feminizm Türkiye’nin gündemine yerleşti. Bu kadınlar, kendilerine ister “radikal”, ister “sosyalist”, ister “eşitlikçi” feminist sıfatını yakıştırsınlar, “kadınlık durumu” dedikleri bir kavramı ortaya attılar. Kadınlık durumu, kadınların özel alanla görevli cins olarak her an birebir karşılaştığı şeylerdi; fiziksel şiddetten psikolojik şiddete varan bir yelpaze içinde üstün olanın bastı rması, zayıf olanın boyun eğmesi ve kadının yaşadığı çelişkiler yumağı.

“Özel alan politiktir.” Bu saptamayı kuşkusuz Türkiye feministleri kendileri yapmamışlar, yalnızca başka dillerden Türkçeye aktarmışlardı. Ama, özel alanı tartışmaya açma düşüncesinin Türkçede yabancı kaçmadığı besbelliydi, çünkü bu, Türkiye’de kadınların kabul günlerinde, kadın arkadaşlar arasında zaten ötedenberi yaptıkları bir şeydi. Yalnız şimdi daha bir bilinçle, “bilinç yükseltmek” için yapılmalıydı; gerçekten özel, kişisel olan ayrıntıyı içeride saklayarak bu tartışmalardan –yakınma ya da vahlanma değil– genel politikalar üretilmeli, bir kadın bilinci oluşturulmalı, “kadın bilinçli” kadın olunmalıydı.

Ve özel alan tartışmaya açıldı. Bu tartışma, feminizmin bir başka sloganıyla birleştiğinde daha da anlam kazandı: “Yarın değil, şimdi!” Bu slogan, her şeyi devrim sonrasına erteleyen sosyalizm ülküsüne kadınların bir yanıtı, sarsıcı bir uyarısıydı sanki: belirsiz bir yarın için kendini feda etmek yerine bugün henüz yaşarken sorunlara çözümler aramak. Bu, soyut “kadın sorunu”nun “somut kadının sorunu” haline dönüşmesi demekti ve çözüm arayışları nihayet, varsayımsal toplumdan kanlı canlı bireye yöneliyordu. Bu uyarının en önce, kadın sorunuyla tanışık sosyalist kadınları sarsması şaşırtıcı olmamalıydı, tam tersine, belki de onlardan beklenecek doğal tavırdı bu; “kadınların kurtuluşu”, “ezilen cins” gibi kavramlarla Marksist literatürden ve kendi sosyalist pratiklerinden zaten tanışık olan bu kadınların yapmaları gereken tek şey, şimdi kendilerinin de kadın olduklarının farkına varmak ve başkalarının ya da toplumun kurtarıcısı olarak değil, kendi kadınlık durumlarını sorgulayarak kendileri için harekete geçmekti. Ne var ki, sosyalist bakış açısıyla düşünmeye alışmış, topluma hep yukarıdan bakmış, kendi bireyselliklerini hep geri plana itmeye çalışmış kadınlar için bu o kadar da kolay bir şey değildi. Bir iç hesaplaşmayı, bu kez “sosyalist kadınlık durumu”nun sorgulanmasını gerektiriyordu.

Feminizmin sosyalizme bir başka meydan okuması da “kadın dayanışması” kavramıydı. İKD’nin “işçi sınıfıyla dayanışma”yı başa alma ilkesine karşıt olan bu kavram, bir yandan –klasik marksist çözümlemeye de uygun bir biçimde– ezilen bir kitlenin kendini savunmak için kendi içindeki dayanışmasının önemini vurgularken, bir yandan da kadınlara çözüm yolunun bağımsızlıktan geçtiğini anlatıyordu. Deyim yerindeyse, kadın hareketinin yalnız örgütsel bağımsızlığını değil, aynı zamanda ideolojik bağımsızlığını gündeme getiriyordu. İdeolojik bağımlılık geçmişte İKD etkinliklerinde “eylemde bağımlılık” biçiminde yansımış ve İKD’yi sosyalist hareketin bir parçası, hatta onca başarılı çalışmalarına karşın pek de önemsenmeyen beşincil, altıncıl bir öğesi haline getirmişti. Sonuçta “kadın sorunu” da genel siyasal sorunların ağırlığı altında küçüldükçe küçülmüş ve 80’lere yaklaşıldığında neredeyse hiç sözü edilmez olmuştu. Oysa “kadın dayanışması” kavramı altında kadınlar kendi sorunlarına kendi aralarında dayanışmayla çözüm bulacak, bununla da kalmayacak, her yönüyle bağımsız eylemlerini sergileyeceklerdi. Ancak bu da sosyalist kadın hareketinden ya da doğrudan sosyalist hareketten gelmiş kadınlar için bir çırpıda özümsenecek bir şey değildi ve birçoğu hâlâ, “kadın dayanışması” yerine “kadın-erkek elele” sözleriyle başlayan sloganları yeğliyordu.

Feminist hareket 12 Eylül döneminin en karanlık günlerinde bile kendi gündemini kendisi belirledi ve 1980’lerden 1990’ların başına kadar Türkiye, gerek kuramsal feminist tartışmalar, gerek kadınlık durumunu konu alan edebiyat ürünleri, gerekse de radikal kadın eylemleri açısından yoğun günler yaşadı. Bir yanda 1984 yılında Dayağa Karşı Yürüyüş’le doruğa varan tepki ve propaganda eylemleri sürerken, öte yanda somut bir konuda –erkek şiddetine karşı– kadın dayanışmasını yaşama geçirmek için Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı kuruldu. Kadın Eserleri Kütüphanesi bir alternatif tarihi, kadınların tarihini belgelemeye koyuldu. Feminist kadın araştırmacılar ilk bilimsel ürünlerini vermeye başladılar. 1989’da yapılan Kadın Kurultayı’nın ardından kimi sosyalist kadınlar da köprüleri yıkıp feminist harekete katılınca, feminizm, Cinsel Tacize Karşı Mor İğne Kampanyasıyla, Geceleri de Sokakları da İstiyoruz gibi sloganlarla, erkek meyhanelerine, erkek kahvelerine topluca yapılan baskınlarla gazetelerin birinci sayfalarında yer almayı sürdürdü. Feministler örneğin, muhafazakâr devletin geleneksel aile kurumunu güçlendirme çabalarına “Boşanma” eylemiyle cevap verdiler.

Bu eylemler ve feminizmin kavramları, toplumun her kesiminden, her siyasal kesimden, her alandan kadınlar içinde yankısını göstermeye başlamıştı. Yalnız çeşitli akımlardan sosyalist kadınlar değil, sosyal demokrat, Atatürkçü kadınlar da, hatta yer yer Siyasal İslamcı kadınlar bile, sonunda erkek dünyasında kadın olmanın farkına varmaya başlamış gibi gözüküyorlardı ve bir kadın hareketliliği Türkiye’nin yadsınamaz bir gerçeği haline geldi.

Bugün bu hareketliliğin genellikle diğer düşünceler içinde yoğrulmuş ve 80’lerin “saf” feminist hareketlerinden farklılaşmış olmasına karşın, sosyalist ya da başka bir hareketin damgasından çok feminist damgayı taşıdığı da aynı derecede su götürmez bir gerçek. Feminist talepler, sayıları henüz çok az da olsa siyasi partilerde ve demokratik örgütlerde “kadın kotası” biçiminde, KADER içinde yer alan çeşitli siyasal partilerden kadınların parlamentoda “eşit temsil” mücadelelerinde, devlet düzeyinde “aile reisliğinin” kaldırılmasını gündeme getiren yeni “Medeni Yasa” düzenlemelerinde yansıyor ve üstelik –pek çok demesek de– epeyce erkeğin, epeyce erkek politikacının desteğini de alıyor. Kısaca söylersek, “kadın sorunu”ndan “kadınlık durumu”na geldik ve feminizmin “yarın değil şimdi” sloganı yalnız kabul görmekle kalmadı, hayata geçmeye de başladı.

Ama yalnızca başladı. Özel alanın devletteki ya da kamusal yaşamdaki yansıması kuşkusuz önemli bir konu ve yasalar nezdindeki haklar kadınlar için çok önemli kazanımlar. Bunların özel alanın kendisini değiştirme konusunda kadınlara bir dürtü olacağı kesin. En azından kadınlar günlük mücadelelerinde arkalarında yasal bir destek bulacaklar. Erkeklerin desteği de öyle, önemli. Destek destektir. Ne var ki, kadınlar için her şey yeni başlıyor.

Feminist araştırmaların çoğalmasına karşın, bunların daha çok akademik çalışma düzeyinde kaldığı, feministler arasındaki tartışmaların gitgide azaldığı ya da en azından derinleşemediği gözleniyor. Dahası, diğer siyasal görüşleri ne olursa olsun, kendini feminist ya da feminizme yakın hisseden kadınların birlikteliği, ortak eylemliliği sorunu çözülemiyor. Türkiye’de etkin kadınların davranışlarını büyük bölümüyle hâlâ diğer siyasal tercihleri belirliyor, kadınlar bir türlü bir araya gelemiyor, kadın hareketliliği bir kadın hareketine dönüşemiyor. Kadınların feminizan eylemlilikleri çoğunlukla diğer siyasal angajmanlarına puan toplamaya yarıyor. Sanki feminizm öteki siyasal hareketlere bir biçimde boyun eğiyor ve hareket olarak bir “kadınlık durumu” yaşıyor. Kısaca, 2001’de, iki temel kavram, “ideolojik bağımsızlık” ve “kadın dayanışması” hâlâ hayata geçirilmeyi bekliyor.