Kriz ve sağlık

  • Yazdır

Son yıllarda kullana kullana eskittiğimiz bir kavram oldu kriz. Öyle ki son on yıldaki tartışmalara baktığımızda kriz sözcüğünün büyüsü bu krizin ne menem bir şey olduğuna dikkatleri çekiyor, bunun bir sistem krizi mi, yoksa rejim krizi mi olduğu tartışılıyor; birileri de bu krizin sistemden kaynaklanan rejim krizi olduğunu söylüyordu. Derken krizi yeni krizler izledi ve bu “kriz” tanımlarına konu olan olaylar kâh siyaset alanında (28 Şubat gibi) kâh ekonomi alanında (5 Nisan gibi) yaşandı. Bazıları da Şubat ayında Cumhurbaşkanı ve Başbakan arasındaki tartışma gibi, siyaset alanında görünürken ertesi gün ekonomi alanında patladı. Aslında bu kriz dediğimiz şey tarih olarak 22 Şubat’tan başlayan süreci anlatmaktadır.

Burada krizler üzerine bir tartışmaya girmeyeceğiz. Sistem krizi midir, rejim krizi midir tartışmalarının ve hele hele “sistemden kaynaklanan rejim krizidir” gibi orta yol bulma amaçlı söylendiği çok belli olan siyaseten anlamsız laflar hiç etmeyeceğiz. Kriz vesilesiyle bu kadar sorun arası nda vatandaşın sağlığı ne halde, orda neler oluyor, bunu bir kere daha gündeme getirmeye çalışacağız.

ÜLKEMİZDE SAĞLIK ALANINDA GENEL TABLO NE DURUMDA?

Bir ülkede sağlık durumu ne diye sorulduğunda ilk akla gelen göstergelerin başında bebek ölüm hızları gelmektedir. 1998 yılı Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması verilerine göre bu hız binde 42.7 dir. Bu sayı kırlarda binde 55’e çıkarken kentlerde 35’e gerilemektedir. Bunun yanısıra Batıda 32.8 iken Doğuda 61.5’e ulaşmaktadır. Bunun dışında eğitimi olmayan ve tıbbi bakım almayan ailelerde oranlar yine yükselmektedir. Bu sayılar neyi ifade ediyor? Bir yıl içinde doğan her bin bebekten 43 tanesinin bir yaşına gelmeden öldüğünü ifade ediyor! Bu ölümlerin bazı özelliklere göre de değiştiğini söylüyor.

Peki bu sayılar yüksek midir? Evet, yüksektir. Gelişmiş ülkelerde bu sayının tek haneli olduğunu söylemek sanırım yeterli gelecektir büyüklüğü ifade etmek için. Yani bebek ölüm hızımız enflasyonumuza benziyor bir parça. Peki insanlar sağlık hizmetlerini nerede ve nasıl alıyorlar ülkemizde diyecek olursak, önemli bir hizmeti kamu vermekte. 224 sayılı Sosyalleştirme Yasasıyla kurulan sağlık ocakları ve devlet hastanelerinin yanısıra SSK hastane ve dispanserleri hizmetin büyük bir kısmını karşılamaktadır. Kamu dışında özel muayenehaneler, geçtiğimiz on yılda oldukça artış gösterip sonra hızı kesilen poliklinikler ve gittikçe daha büyük bir hızla çoğalan özel hastaneler sağlık hizmeti sunumunda giderek daha fazla yer tutmaktadır. Sağlık Bakanlığının 1998 yılı verilerine göre toplam yatakların yarısı Sağlık Bakanlığı hastanelerinde iken %6 sı özel hastanelerde bulunmaktadır.

Sağlık harcamalarına bakacak olursak, kişi başına düşen harcamanın 100 doların biraz üzerinde olduğu görülüyor. 137 dolara kadar çıktığını gösteren çalışmalar varsa da 100 doları bile ölçü aldığımızda asgari ücretin üzerinde bir ortalama sağlık harcaması olduğunu görmekteyiz. Asgari ücretle çalışan bir baba ve iki çocuklu bir aileyi düşündüğümüzde, bu aile ortalama bir sağlık hizmeti almak için yıllık gelirlerinin yarıya yakın bir kısmını ayırma durumunda kalacaktır. Üstelik sınıfsal konumlarından dolayı daha fazla sağlık sorunuyla karşılaştıkları ve dolayısıyla daha fazla sağlık hizmetine ihtiyaçları oldukları da düşünülürse, yıllık gelirleri kadar bir miktarı sağlığa yatı rmaları gerektiği gibi bir sonuç çıkıyor.

Peki kişi başına düşen sağlık harcamalarının tamamı kişinin cebinden mi çıkıyor? Yine Sağlık Bakanlığı verilerine göre bu paranın %32’si doğrudan cepten çıkıyor. Geri kalanı vergiler ve sigorta primlerinden karşılanıyor. Harcanan toplam paranın yaklaşık üçte biri ilaçlara gidiyor.

Son kriz neyi nasıl etkiledi?

Zaten krizden önce de daha çok hasta olan, daha erken ölen, daha çok sakat kalan yoksulların krizden olumsuz etkilenmemeleri beklenemezdi. Öyle de oldu.

Ülkedeki sağlık harcamalarına ve hizmet sunumuna bakıldığında kamu payının ağır bastığını görmüştük. Krizden sonra ülke çapında uygulanan “tasarruf tedbirleri” çerçevesinde sağlıkla ilgili pek çok yatırım durdu. Zaten uzun yıllardır siyasi nedenler dışında pek yatırım yapılmayan sağlık alanında hemen hemen her tür devlet desteği kesildi. Yıllardır sağlık sisteminin en olumlu yanını oluşturan aşılama hizmetleri ve ana çocuk sağlığı hizmetleri parasızlık yüzünden ciddi düzeyde gerilemeye başladı. Bu hizmetleri yürüten sağlık ocakları en basit giderlerini bile “bağış” adı altında yasal olmayan ücretlendirmelerle karşılamaktadır. 224 sayılı Sosyalleştirme Yasasına göre ücretsiz verilmesi gereken hizmetler para karşılığı verilmeye başlamıştır. Böylelikle vatandaşın daha önce muayeneye ayırmadığı para da cebinden çıkmaktadır. Ya da hasta muayeneden vazgeçecektir.

Bunun dışında devlet hastanelerinde verilen bazı hizmetler hastanelerin parasal olanaklarının yetersizliği nedeniyle verilemez olmuştur. Bu süreç aynı zamanda devlet hastanelerinin “ne kadar pis ve kötü” olduğu yönündeki propagandayı da destekler niteliktedir. Devlet hastanelerinin kapatılması, özelleştirilmesi doğrultusunda kamuoyu oluşturulması böylelikle kolaylaşmaktadır. Halbuki var olanların satılması yeni özel hastaneler açılması demektir. Peki mevcut özel hastanelere kimler gidiyor ve kimler gitmiyor diye sormak gerekmez mi? İşsizleri bir kenara bırakalım, boğaz tokluğuna çalışan insanların ve ailelerinin hangi özel hastanede muayene olmaları, varsa tetkiklerini yaptırmaları ve gerekli tedaviyi görmeleri, ilaçlarını almaları mümkün olabilir? Yani, özel hastanelerde uzun kuyruklar ve yığılmalar oluyor olsaydı, özelleştirelim demek “mantıklı” olabilirdi belki. Oysa tam tersi sözkonusu.

Buna rağmen kriz, kamu hastanelerinin elden çıkartılması için yine bir vesile sayılıyor.

HALKA HİZMET VEREN SAĞLIK SİSTEMLERİNDE KALİTE ARTIŞI GEREKSİZ SAYILIYOR

Krizin kamu sağlık hizmetlerini olumsuz etkilediğinden söz ettik. Bunun dışında özel sağlık hizmetlerini ve vatandaşın cebini de ayrıca etkilemiştir. Ağırlıklı olarak dışarıya bağımlı bir ilaç ve tıbbi teknoloji sektörü dolardaki fiyat artışı sonucu maliyet artışını karşılamak için yüksek zam yoluna başvurmuştur. Yine dolardaki ilk artış döneminde dolar fiyatını sabitlediğini açıklayan Bakanlığa karşı ilaç ithal eden firmalar büyük tepki göstermişlerdir. Açıklanan fiyatlardan ilaç satmalarının mümkün olmadığını ifade eden ithalatçı firmalar pek çok önemli ilacı satmama yoluna gitmiş böylelikle özellikle kanser ilaçlarının bir kısmı belli bir süre piyasada bulunamamıştır. Yani kriz bazı ilaçların piyasadan çekilmesi ile parası olsun olmasın herkesin olumsuz etkilenmesine neden olmuştur. İlaç şirketlerinin bastırmasıyla Sağlık Bakanlığı doları gerçek kurdan hesaplama kararını alınca ilgili ilaçlar tekrar piyasada bulunmaya başlamıştır.

Ancak bu kez de başka sorunlar belirmiştir. İlaç fiyatlarındaki artış zaten krizin darboğaza soktuğu ve gelirini minumuma indirdiği kişilerin sağlıklarını ihmal etmelerine yol açmıştır. Sınırlı kaynaklarını insanlar en temel günlük ihtiyaçları için ayırırken sağlıklarından ödün verebilmektedirler.

Sonuçta, gelir kaybının ve sağlık giderlerinin yüksek olduğu bir ülkede sağlık düzeylerinin gelişmesini beklemek ham hayalciliktir. O kadar ki, insanlar durumu olağan görür hale gelmişler, “kader” den kendilerine düşeni tevekkülle karşılar olmuşlardır.

Kriz işsizliğin artmasına, işsiz sayısındaki artışla birlikte işgücünün değersizleşmesine de yol açmaktadır. İşgücünün değersizleştiği bir ortamda işgücünün yeniden üretimine hizmet eden sağlık hizmetlerinin kalitesinin artması da sistem açısından gereksiz olmaktadır. Dolayısıyla sağlığa ayrılan kamu payı önümüzdeki süreçte giderek daha da azalabilir. Pek çok insan sağlık hizmetlerinden yoksun kalabilir. Öyle olacağı şimdiden görünüyor. Görünüyor da ne oluyor? Kimin umuru! Pazarda işgücü sunumu bol olduğu için ve yeniden üretimi de pek gerekmediği için insanlar kaderleriyle ve hastalıklarıyla pekala baş başa kalabilirler. Sistemin gereksindiği kadarına nasılsa “iyi hizmet” sunan yeteri kadar özel hastane mevcuttur. Gereksiz kişiler içinse niteliksiz sağlık kuruluşları fazlasıyla yeterlidir...!

Yine krizle birlikte insanların ruh sağlıklarının olumsuz etkilendiğini de gözlemler sonucu söyleyebiliriz. Krizin yarattığı ruhsal travma, işsizlik ve gelecek kaygısı, çoluk çocuk ne olacak, yarın ne olacağız düşüncesi kişilerde ciddi sorunlara yol açmaktadır. Bu sorunların yalnız bu süreçte işini kaybetmiş olanları (ki bir milyonu bulduğu ifade ediliyor) ve bir o kadar da kaybedecek olanları değil, tüm toplumu etkilediği apaçık bir gerçektir. Bu ruhsal sorunlara bağlı olarak intihar eğilimlerinin artması da şaşırtıcı bir gelişme olmayacaktır.

Sonuç olarak, yaşadığımız kriz zaten iyi yürümeyen bir sağlık sisteminin çalışması önüne çok ciddi yeni engeller çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda kişilerin genel durumunu da olumsuz etkileyerek sağlık düzeyimizin gerileyeceği bir ortamı hazırlamıştır. Önümüzdeki dönemlerde aşılama hizmetleri, ana çocuk sağlığı hizmetlerinde belirgin düşüşler beklenebilir. Bulaşıcı hastalıklar ve bebek ölüm oranlarında da artışlar görülecektir. Her zaman olduğu gibi bu kriz de en çok, büyük çalışanlar kitlesini, işçileri, emekçileri vurdu. Daha da vuracak.