İstikrar programı ve tarımda tekelleşme

  • Yazdır

Türkiye’de uygulanan istikrar programı üzerine pek çok söz söylendi. Programın hangi sınıfların zararına olduğu bilinen bir gerçek. Ancak programın Türkiye ekonomisi ve Türk burjuvazisiyle uluslararası sermaye açısından en temelde neyi hedeflediğini, kısacası programın özünde yatan temel dinamiği belirgin kılmadan programın olası etkilerini ve sonuçlarını değerlendirmek zor. Zira bu yazıya konu olan tarımda tekelleşmeyi de bu genel çerçevenin bir parçası olarak ele almak gerekiyor.

1. İstikrar neyin istikrarı?

İstikrar programının finansal boyutu gittikçe artan kamu açıklarının kapatılması için gerekli önlemlerin alınmasıyla ilgiliydi. Enflasyon bunun sadece bir parçasıydı. Ancak bu yazı açısından önemli olan, yabancı sermayenin sıcak para dediğimiz kısa vadeli yatırımlar dışında Türkiye’ye gelmeyişi gibi önceki yıllarda uğraşılan konuların, programın öngördüğü idari ve hukuksal düzenlemelerle olan ilgisiydi. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun oluşturulması gibi, gittikçe riskli olmaya başlayan bankacılık sektöründe alınan önlemler gibi...

“Yapısal reformlar” diye nitelendirilen düzenlemelere baktığımız zaman bazı alanların öne çıktığını görüyoruz: KİT’lerin özelleştirilmesi, sosyal güvenlik reformu ve tarım reformu. Bunların hepsinin ortak bir özelliği var: devletin, kamu harcamalarının azaltılması kisvesi altında sosyal niteliğinin ortadan kalkması ve hem yerli, hem de yabancı sermayenin daha önce giremediği kârlı alanlara girme kanallarının açılması. Gerçekten de özelleştirmelere baktığımız zaman 80’lerden bu yana çok söz edilmesine karşın sermaye açısından çok az sayı da özelleştirme gerçekleştirildi. Bu açıdan TELEKOM gibi son derece kârlı sektörlerin satışı çok büyük önem taşıyor. Sosyal güvenlikte ise Şili modeli diye bilinen ve emekliliği devlet güvencesinden çıkartarak piyasanın ve borsanın rekabet ortamına teslim eden düzenlemelerin yasalaşması; bu şekilde işverenin de yükünün azalması, emek maliyetlerinin düşmesi, diğer bir deyişle kârlılıklarda bir iyileşme anlamına geliyor. Son olarak tarımda da bir dizi reformla hem devletin bu sektörden elini çekmesi, hem de daha önce bu alana girememiş özel sermayenin güvenilir bir ortama girmesi sağlanıyor. Türkiye tarımının yıllardır süregelen sorunlu yapısı düşünüldüğünde tarım reformu hem olası toplumsal sonuçları açısından hem de ekonominin gidişatına vereceği yön açısından belki de bu “yapısal reformların” en önemli ayağını oluşturuyor. Kısacası istikrarın kendisi, kârlılığın belirsiz gözükmesinden hoşlanmayan özel girişimcilik için “istikrarlı” bir ortam oluşturulmasına denk düşüyor.

2. Tarımda reform: Ne için? Kimin için?*

IMF ve Dünya Bankası’nın tarımdaki reform önerileri aslında Türk ekonomisi için yeni değil. Bundan önce 94 yılında da benzer uygulamalar şart koşulmuş, ancak Çiller hükümeti bunu kısmen oy tabanı tarım kesimine dayandığı için gerçekleştirememişti. Halbuki 5 Nisan tedbirleri diye bilinen program pek çok ürünü destekleme alanı dışına çıkarıyor, Tarım Satış Kooperatif ve Birlikleri’nin destek alımı yapmasına karşı çıkıyor ve tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesini gündeme getiriyordu. İşte 99 istikrar programının hedefleri daha önce gerçekleşmeyen reformları içermekle kalmıyor; bunlara yenilerini ekleyip aslında Türkiye tarımının tasfiyesi anlamına gelecek bir yeniden yapılandırmanın temellerini atıyordu: Küçük çiftçiye hiçbir yararı olmayan doğrudan gelir desteği ödemeleri, destekleme alımının ortadan kalkması (ki bu düzenleme piyasada tüccar hakimiyetine sebep olacaktır), tarım satış kooperatiflerini lağvederek anonim şirket haline getiren ve özerkleştirme adı altında özelleştirme yapan, Haziran 2000 Tarihli Tarım Yasası... Bütün bunlar 2003 yılına kadar tamamlanması planlanan ve kooperatifler örneğinde olduğu gibi bazılarına şimdiden başlanan bir reformlar dizisinin parçalarını oluşturuyordu.

3. IMF’den Zorunlu Yasalar

Tarım reformu, yukarıda da belirttiğimiz gibi topyekun bir değişimi olanaklı kılacak yasal düzenlemelerle mümkündü. Bu yüzden daha öne hiçbir istikrar programında görülmemiş şekilde ayrıntılı kurumsal düzenlemeler IMF ve Dünya Bankası tarafından zorunlu kılınmıştı. Bunlar arasında tütün ve şeker bu düzenlemelerin kapsamında yer alan iki çarpıcı örnek olarak öne çıkıyor.

IMF ve Dünya Bankası’nın istediği acil yasalar arasında yer alan Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Yasa Tasarısı da Hükümete sunuldu. Yeni düzenleme ile tütünde destekleme alımları kaldırılıyor. Tekel’in özelleştirilmesinin yolu açılıyor. Tasarı yüz binlerce tütün üreticisini, dağıtıcıyı ve başkalarını dolaylı yollardan ilgilendiriyor.

Hazırlanan yeni yasa taslağında tütün ekim alanları sınırlanıyor. 42 ilde ve 181 ilçede tütün ekimi yapılabileek. Ancak Düzenleme Kurulu’ndan ekim belgesi alınması gerekiyor. Taslak ile, üretici, tütünlerini yazılı sözleşme esası üzerinden satabilecek. Sözleşme dışı üretilen tütünler piyasada açık arttırma yöntemiyle satılacak. En yüksek fiyatı veren alıcıya satış yapılarak tescil edilecek.

Yasa tasarısına göre Türkiye’de, isteyen şirketler, tütün hazırlama bölümleri dahil, yeni teknoloji ile sigara fabrikası kurabilecek. Ancak bu tesislerin yıllık üretim kapasitesi tek vardiyede 2 milyar adetten az olamayacak. Diğer tütün ürünleri için ise 1 milyon adetten az olmaması gerekiyor.

Tütün, Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurulu, Yasanın yürürlüğe girmesinin ardından 6 ay içinde oluşturulacak. Bu alandaki tüm yetkiler bu kurula devredilecek. Tütünün ekim alanları, tipi ve üretim miktarı bu kurul tarafından belirlenecek. Kurulun izni olmadan veya izne aykırı üretim yapanlara ağır cezalar getiriliyor. Tütünlerin, tütün satış merkezlerine ya da Kurum’a tescil kaydıyla içeride alınıp satılması, nakledilmesi ve standartlara uygun olarak yurt dışına ihracı serbest olacak.

Böylece çok uluslu şirketlerin Türkiye pazarını ele geçirmek için yaptığı çalışmaların sonuçları alınmaya başlandı. Türkiye sigara pazarında bugün %70 Tekel, %23 Philips Morris ve %7’yle JTI olmak üzere 3 büyük tekelin hakimiyeti var. Yakın bir zamanda Tekel’in işletme haklarının ya da işletme birimlerinin özelleştirilmesiyle yabancı sermayenin hakimiyeti büyük ölçüde artacak.

Cumhuriyet Gazetesi’nde Prof. Türkel Minibaş şu bilgileri veriyor:

“1984 yılında Turgut Özal bir kararname çıkararak sigara ithaline izin vermişti. 1986’da ise tütünde tekel kaldırılmıştı. Yılda ortalama 500 milyon dolar tütün ihraç eden Türkiye 1984’de 1,8 milyon sigara ithal etti. 28 milyon dolar ödedi. 6 yıl içinde bu rakam 300 milyon doların üstüne çıktı. Amerikan tipi tütün (Virginia ve Burley tipi) ithaline izin verildikten birkaç yıl sonra 1992’de Türkiye’de üretim yapacak yabancı sigara şirketlerine yılda fiili üretimde 2 bin tona ulaşmaları halinde fiyatlandırma, satış, dağıtım ve ithalat serbestiyeti getirildi.

1980’de 63 milyon kilo olan sigara satışı 1990’da %21 artarak 76,6 milyon kiloya çıktı. Tekel’in üretim tekelinin kalktığı 1993 ile 2000 arasında %43,8 artarak 120 milyon kiloya ulaştı. Bu arada Türkiye halkını Virginia tütününe alıştırmak için Tabocco Associate’in Türkiye Hükümeti’ni ikna etmesiyle %85 oranında Amerikan tipi tütünle Tekel 2000 sigarası piyasaya sürülmüştü.”

Öte yandan IMF’nin vereceği kredi için öncelikle çıkarılmasını istediği 15 yasanın biri olan Şeker Yasası TBMM’de kabul edildi ve Cumhurbaşkanı’nın onayından geçti. Şeker fiyatının serbest piyasa kurallarına göre belirlenmesini öngören tasarı şeker fabrikalarının da özelleştirilmesinin yolunu açıyor. Yasa AB’nin şeker politikasına uyum sağlamak amacıyla şeker üretim ve pazarında kota sistemini öngörüyor. Her yasa tasarısında olduğu gibi bir Şeker Düzenleme Kurulu kurulacak. Kurul şeker talebi ve üretim kapasitelerini göz önüne alarak 5’er yıllık süreler için kota belirleyecek. Kotaların dışında kalan şirketlere para cezası verilebileeck. Şeker fiyatı, özelleştirilen fabrikalarca serbestçe belirlenecek; fakat şeker pancarı fiyatları yönetmelik çerçevesinde belirlenecek. Türkiye Şeker Fabrikaları Anonim Şirketi’nin şeker pancarı üreticisine gübre, kredi ve teçhizat için yaptığı destekler kaldırılacak.

Düzenleme Kurulu’nda 30 şeker fabrikasının bir temsilcisi varken, 5 nişasta üreticisi şirketin birden fazla temsilci bulundurması, mısır nişastası ile üretilen tatlandırıcıların piyasadaki payını arttırmanın amaçlandığını açıkça ortaya çıkartıyor. Arjantin başta olmak üzere Güney Amerika kökenli mısırı Türkiye’de işleyerek elde edilecek bu tatlandırıcıların kullanımı için yakın bir gelecekte yapılacak reklamların boyutlarını şimdiden tahmin etmek pek zor olmayacak.

27 kamu şeker fabrikasının 3 yıl içinde özelleştirilecek olması 30 bin şeker işçisinin geleceğini belirsiz kılıyor. Ancak şimdiden bu fabrikaların özel sektöre devredilmesiyle, Et-Balık Kurumu arsalarında olduğu gibi, fabrikaların kapanarak arsaların spekülatörlerin eline geçmesi de söz konusu olabilir. Diğer yandan binlerce şeker üreticisi yeni yasa ile işsizlik ve göç tehlikesi ile karşı karşıya kalacak. 30 milyon ton civarında kaba yem açığının yaklaşı k %20’lik bölümü şimdiye kadar şeker pancarı posasının hayvan yemi olarak kullanılmasıyla karşı lanıyordu. Pancar üretim alanlarının daralması hayvancılığın da zarar görmesine neden olacak. Ayrıca bu sektörde önemli bir yeri olan nakliyecilik işkolunda da yeni durum gereği işsizlik artacak.

4. Tarımda tekelleşme ne ifade ediyor?

Yukarıda söz ettiğimiz genel gelişmeler küçük üreticiyi daha da yoksullaştıracak, üretim yapmasını zorlaştıracak ve kentsel göçü daha da hızlandıracak nitelikteydi. Tütün ve şeker özelinde değindiklerimiz ise yerli ve yabancı özel sermayeye tarımsal sektörlerin kapısını açmaya yönelik yasal ve kurumsal değişimleri içeriyordu. Ancak bu bölümde bahsedeceğimiz reform, Türkiye’nin önelikle tarımdaki toplumsal yapısını, daha sonra da bununla bağlantılı olarak tüm ülke profilini değiştirecek nitelikte: tarımda toplulaştırma.

Türkiye’de sol kesim, tarım sorununu toprak reformu ile çözmeye talip olduğu dönemlerde (ki 75 yıllık süreçte bu sloganın ötesinde çok da bir şey üretilmemiştir) aslında bu kesimin yoksulu küçük köylünün toprak gibi bir sorunu hiç olmamıştı. Aksine, Güneydoğu Anadolu’daki büyük toprak ağaları dışında hakim üretim biçimi küçük ve orta köylülüğe dayandığı için toprakların daha da bölüştürülmesi, özellikle toprağın bir sosyal güvence olmaktan çıktığı ve Türkiye’de kapitalist gelişmenin hızlandığı yıllarda küçük köylülük açısından iyileştirici bir anlam taşımıyordu. Önemli olan, tarımsal yapıdaki sınıfları iyi analiz edip hangilerinin ne şekilde ve kimler tarafından sömürüldüğünü ortaya çıkarmak, bunu yaparken de küçük köylülüğün çıkarları etrafında alternatif projeler üretmekti.

Ancak istikrar programını hazırlayanlar, savundukları sınıfların çıkarları açısından tarımsal yapının dayandığı temelleri çok iyi çözümlemiş görünüyorlar. Tarımda toplulaştırma önerisi bunun en iyi kanıtıdır; çünkü yerli/yabancı sermaye; sadece devlet desteği devam ettiği sürece değil, tarıma hakim olan küçük işletme yapısı devam ettiği sürece de bu alanda istediği girişimleri yapamayacağını anlamış durumdadır. Eğer araziler toplulaştırılırsa satışlarının kolaylaşacağı, sözleşmeli çiftçilik gibi uluslararası şirketlerin göz diktiği uygulamaların daha kolay gerçekleşeceği senaryosu hiç de bir yanılsama olmasa gerek.

İlk aşama olarak Tarım Bakanlığı, arazi toplulaştırılmasına olanak sağlayan “Arazi Kullanımı ve Toprak Kanunu Tasarısı”nı hazırlayarak bunu Başbakanlığa sundu. Levent Çağlar’ın aktardığına göre, tasarıyla, “gerek mirasçılar, gerekse ortak hissedarlar arasında arazi paylaşımı sırasında, bu araziler tüzük ile belirlenecek optimum ölçülerden daha küçük parçalara bölünemeyecek. ” Söz konusu tüzük Türkiye çapında teknik, ekonomik ve ekolojik şartlar dikkate alınarak çıkarılacak ve bitkisel üretim yapan tarlaların optimum parsel büyüklüklerini belirleyen belge olacak. Ayrıca tüm arazi sahiplerine yönetmelikler doğrultusunda kamu, özel ve tüzel kişilere Tarımsal Amaçlı Arazi Kullanım Plan ve Projesi hazırlatma zorunluluğu getirilecek. Üstelik bu projeleri yaptırmayan arazi sahipleri arazisinin el değiştirmesiyle ilgili işlem yapamayacak. Aykırı hareket edenlere de para cezası verilecek.

Yine tasarıda kamuyu bağlayıcı kararlar alabilecek “Toprak Koruma Yüksek Kurulu” oluşturulması öngörülüyor.

Toplulaştırma projesi Tarım Bakanlığı tarafından toprağın veriminin artması, yapısal bozuklukların giderilmesi, tarımsal girdilerde tasarruf sağlanması gibi gerekçelerle sunuluyor. Oysaki projenin kendisi istikrar programının öngördüğü tarım reformunun bütünü içinde (yani özelleştirmeler, Koç gibi girişimcilerin GAP’ta yatırıma başlamaları, Amerikan şirketlerinin sözleşmeli çiftçiliğe talip oluşları... vb) düşünüldüğünde ve SEK’in satılması örneği (süt üreticilerinin zorlukları ve süt fiyatlarının kontrolden çıkışı) hatırlandığında arazi toplulaştırmasının aslında neyle ilgili olduğu daha da netleşecektir.

Sonuç:

2003 yılına kadar tamamlanması hedeflenen ve sermayeye tarımın kapılarını açan reformların varolan dağınık ve düzensiz yapıda hayata geçmesine olanak yoktur. Tıpkı süt gibi tarımdaki bazı sektörler son derece kârlıdır ve kâr oranlarının azaldığı günümüzde sermayenin buralara son derece güvenli bir şekilde girmesinden daha anlamlı bir şey olamaz. Bu açıdan toplulaştırma projesi, söz konusu miras düzenlemeleri yapıldığı zaman olabilecek bir göç sırasında artık kentlerde iş bulması olanaksız insanların nasıl yoksullaşacağını gözardı eden ve uzun vadede özel teşebbüsün tekelleşerek gelir dağılımını daha da bozmasına olanak veren bir düzenleme gibi gözükmektedir. Önümüzdeki dönemde işsizliği arttıracak olan şirket ve banka evlilikleriyle bir başka örneğine tanık olacağımız tekelleşmenin tarım sektöründeki karşılığı özetle budur.

* Türkiye’deki tarımsal yapının sınıfsal analizi ve son dönemdeki tarımdaki gelişmeler ve özelleştirmeler için bkz. A. Hamdi Dinler, “Türkiye’de Tarımın Genel Durumu”, Sosyalist Politika, Eylül 2000.