Türkiye’nin “yeniden yapılanma”sı

  • Yazdır

İki sözün biri Türkiye’nin “yeniden yapılanma”sı. Kimse kimseye derdini anlatamıyor ve Türkiye bir türlü yeniden yapılanamıyor... ... derken yeniden yapılanmacı efkar farkında mı bilmeyiz ama, Türkiye “yeniden yapılanma”ya başladı bile. Hem de onların istedikleri doğrultuda, önerdikleri vizyona göre.

Bir an önce küreselleşelim, AB’ye girelim, ulus-devletten kurtulup liberalleşelim, demokrasiyi beleşten cebe indirelim... Tam da onların dediği gibi oluyor. (Hangi demokrasi, kimin cebine giriyor, orası ayrı konu!)

Ya da liberalizm bizi fazlasıyla dağıttı. Toparlanalım. Ulus-devletimizden olmayalım, cumhuriyeti kaybetmeyelim, vatanımızı böldürmeyelim diyenler... Bunlar da yeniden yapılanmacı ve yeniden yapılanma yine tam da onların dediği gibi oluyor.

Bu nasıl oluyor? Yeniden yapılanmanın taban tabana zıt görünen iki ayrı tezine karşılık düşen tek bir yeniden yapılanma nasıl mümkün oluyor?

Oluyor işte. Türkiye’yi yeniden yapılandıran güçler bu iki farklı gibi görünen tezin optimum birleşme noktasını zahmet çekmeden bulabiliyorlar. Çünkü her iki tez de Türkiye bana göre yapılansın derken, başka bir düzen seçeneği sunmadığı için, Türkiye sermayenin ihtiyaçlarına göre yapılansın demiş oluyor. O zaman Türkiye her iki tarafın da yeniden yapılanmadan umut ve beklentilerini karşılayacak biçimde yeniden yapılandırılıyor. Küreselleşmeciler bu yapılanmadan tatmin olacaktır, çünkü yapılanmayı küreselleşmeci büyük güçler gerçekleştiriyor. Ötekiler de, ne dediklerine bakmayın siz, memnun kalacaklardır, çünkü yapılanma ulus-devlet eliyle, ulus-devlet’in baştan çizili tarihsel perspektifi yönünde kotarılıyor. Ulus-devleti parlatan bir yeniden yapılanma isteyenlerle, ulus-devletten kurtulmayı getirecek bir yeniden yapılanma isteyenlerin, farklı şeyleri demokrasi konusunda ileri sürdükleri sanılır. Bu da yanlış. Demokrasi denilince en alasını TÜSİAD istemiyor mu? Küreselleşmenin en hızlısını da o istemiyor mu? Mesele yok, onun dediği oluyor. Problem varsa TÜSİAD’ın –bu sivil toplum örgütünü rencide etmemek için düzeltelim– sermaye sınıfının ihtiyaçlarını ve ne dediğini anlamamaktan doğuyor.

Yeniden yapılanmanın bu özelliğinin farkedilmezliği nerden geliyor?

Yirmi senedir memlekette herkes özelleştirmeci. Toplumun tüm direnci ideolojik saldırılarla ezildikten sonra bunca özelleştirme yapıldı. Sıra, Telekom, devlet bankaları, THY gibi en büyük son bir kaç kalem özelleştirmeye geldi. Bu son noktada doğan direnç de Kasım ve Şubat krizleriyle kırıldı ve işi bağlamak için Derviş gönderildi.

Artık Türkiye’de yeni bir durum var ve bu yeni duruma uygun bir devlet ve siyaset yapısına gereksinme var. Yeniden yapılanma da bu zaten. Derviş eline tutuşturulan planla geldi ve altyapısı hazır yerden işe başladı. İşi yürütüyor.

Kiminle yapıyor bu işi? Ulus-devletle. O kadar ulus-devletle ki, askeriye bile atılan her adıma onay veriyor. İlerliyoruz. Yol nereye mi çıkıyor?

Elbette yeniden yapılanmacıların istediği ve umduğu yere çıkıyor. Bu yeri tanımlamak için önce Türkiye gibi bir ülkenin “özelleştirme” yapmasının, küreselleşmesinin, globalleşmesinin, serbest dünya ticareti ve pazarı ile bütünleşmesinin ne demek olduğunun ve böyle bir ülkenin hangi zorunlu kalıplara döküleceğinin bilinmesi gerekir. Bunu bilmek bir sırrı keşfetmek değildir. Dünyadaki örneklerine bakmak dahi gerekmez. Sorun, olup bitecek şeylerin geçmişte olduğu gibi bundan sonra da sınıflara ve onların ilişkilerine göre olup biteceğini anlama ve tercihini buna göre yapabilme sorunudur. Özelleştirme, küreselleştirme, demokrasiyi kelepirden cebe indirip sözde siyasal liberalizmle buluşma ve bireyselleşme ya da bunun alternatifiymiş gibi sunulan devletçi karşı tezlerin hayalleri ile bir müddet uçtuktan sonra sıra geldi işin anhasının minhasının anlaşılacağı yere. Sıra geldi sınıfların olduğu yere ve bunun siyaseten nasıl belirleneceğine.

TÜSİAD’ın –ya da işte “sivil toplum”un– amentüsü: Popülizm kötüdür. Popülizmden artık kurtulduk, Derviş’in gelmesiyle hepten yasaklandı. Popülizm ayıp!

Ne idi “popülizm”? Tarımın taban fiyatlarıyla desteklenmesi. Sosyal devlet harcamaları ve zorunlu sübvansiyonlar. “Oy kaygusu”na dayanan ekonomik politikalar. Tütünde ve şekerde devlet tekeli. Güçlü devlet bankaları. Devletçi ekonominin savunulması. Devletin elindeki bu ekonomik güçlerin siyasette kullanılması. Siyasetin –son tahlilde genel oy hakkının– ekonomiyi yönlendirmesi. Emekçilerin yaşam düzeyini yükselten ya da koruyan taleplerin desteklenmesi, vb. (Bu, popülizmin bir yanı. Bir işlevi daha var, birazdan göreceğız.)

Artık siyasetin ekonomiye karışması suç, ekonomi ağalarının siyaseti gütmesi hak. Artık siyasi partilerimiz seçmene karşı sorumluluk duymadan iş yapacaklar. Bu demek ki siyasi partiler, seçim, parlamento, şu bu, ve saire... olmasa da olur. Cem Boyner söylüyor: MGK var, o yeter! (Hürriyet, 7 Haziran 2001. Bakınız: Kızılcık’ın bu sayısındaki BELGE.)

“Oy kaygusu”na dayalı siyaset ve devlet demek olan demokrasi, ne kadar isterse istesin popülizmi hepten yokedemiyor. Popülizmi yokedecek bir yeniden yapılanmayı o halde bu siyasetin dışından gelecek veya bu siyasetten bağımsızlaştırılmış olan güçler gerçekleştirebilecek. Ne diyor yine bugün, üç ay önce, “IMF ve Dünya Bankası, Derviş’in patronajında Türkiye’ye 25-40 milyar doları gözü kapalı verir,” diyen Boyner efendi? “Maastricht, Kopenhag ve IMF programıyla yeni bir Türkiye kuruluyor... Büyük değişimler ya halk hareketiyle ya da askeri darbeyle olur. Ya da yurtdışındaki ortaklarımızdan gelen çok ağır baskılarla...” (aynı yerde.) İşte, Türkiye’de, yeniden yapılanmanın bu kritik aşamasında seyrediyoruz.

Elbette bu noktaya halkı kasıp kavuran şartları oluşturmadan, onu bir “kurtarıcı” arar duruma düşürmeden gelinemezdi. Kasım ve Şubat krizleri ve krizleri izleyen gelişmelerle bu sonuç kolaylıkla yaratıldı. Halk derin bir endişeye ve belirsizliğe sürüklendi. Bir milyon düz ya da kalifiye işçi işten çıkarıldı. Esnaf sokağa indi. Siyasetten umut kesildi. Siyaset dışı çözüm arayışları “tek çare” haline geldi ve bir yandan mevcut bazı devlet kurumlarının siyasi etki dışına çıkarılması, bir yandan da siyaset dışı ama siyaset üzerinde de etkin olacak kurumların oluşturulmasına başlandı. Kurullar siyasetin işlevini üstlenmeye başladı. Hükümet bu misyonu, parlamentoyu da baskı altına alarak üstlendi. Meclis IMF’den, ABD’den, küreselleşmeci güçlerden aldığı siparişle ve ultimatom altında kanun çıkarır hale geldi. Devlet yeni bir yapıyla kuşatıldı. Bu yeni yapılanma, ekonominin siyasetten, dolayısıyla yolsuzluklardan arındırılması operasyonu olarak sunuldu. Bu operasyonun hızlandırılmasına memur edilen Derviş’e verildiği ileri sürülen kamuoyu desteğinin abartılı yüzdelerle açıklanması, bir yandan planı, bir yandan da planın halka yutturulabildiği görüntüsünün yaratılmak istendiğini gösteriyor.

Bir yandan siyasete bağlı devlet kurumlarının siyasetin etki alanı dışına çıkarılması, bir yandan da siyaset dışı alanlarda, siyasetin işlevini devralan kurumların yaratılması ve siyaseti ikame edecek yeni ve özerk bir kurullar sisteminin oluşturulması, yani siyasetin içinin boşaltılması demokratikleşme ve libarelleşme olarak gösteriliyor ve bazı sol çevreler de dahil, çoğunluk tarafından böyle anlaşılıyor. Bu durumda Türkiye’nin nereye gittiğinin kamuoyu tarafından farkedilmesi güçleşiyor.

Siyasetin içinin boşaltılması siyasi partiler sistemi ve Meclis de dahil, siyasetin yapıldığı ve yapılacağı kurumları işlevsiz hale getirince siyasetle birlikte halk da devreden çıkmış oluyor. Devletin liberalleştirilmesi demokrasinin elden çıkarılmasıyla sonuçlanıyor. Ve bütün bunlar olurken malum Maastricht’ci, Kopenhag’cı, IMF’ci zevat hiç utanmadan, milletin gözünün içine baka baka, “Ekonomik liberalizm ile siyasal liberalizm (demokrasi) uçan kuşun iki kanadıdır, biri olmadan o kuş uçmaz!” söylemini sürdürüyor.

Toplumun şaşkın bakışları arasında geldiğimiz bu noktayı iyi irdelemek gerekir. Türkiye kapitalizmi küreselleşecekse başka yolu yoktur: bunun siyasetteki karşılığını da üretmek zorundadır. Bu karşılığın demokratikleşme olduğunu sanmak ve bunu topluma şırınga etmek siyasi ahmaklığın en büyüğüdür. Derviş’in büyük ve kararlı güçler adına Türkiye’ye geldiği, yüzüne karşı ağır hakarete varan imalara bile gülüp geçerek bildiğini okumasından da bellidir. İşçilere ve memurlara sıfır zam önerebilmesi, toplumun yarısı açlık sınırındayken hala ve gülerek kemer sıkmayı şart koşabilmesi, topluma dönüp, mecbursun yoksa daha kötüsü olur diyerek pervasız tehditler savurabilmesi, oynanan oyunu farketmek için az geliyorsa, gerisi de geliyor.

Derviş, taktiğini temel bir çarpıtma üzerine kurdu, götürüyor: Ekonomi devletin borç yükü yüzünden üretim yapamıyor... Yalan! Tersi doğru. Türkiye’de kapitalist ekonomi kendi iç yapısal özellikleri ve dünya ekonomisinin yapılanmasındaki özellikler nedeniyle doğru dürüst, sağlıklı üretim yapamadığı, bunun zorunlu iç ve dış koşulları öteden beri mevcut olmadığı için devlet habire borç altına giriyor. Ekonominin olabildiği kadarıyla da olsa genişletilmiş yeniden üretimi sürdürebilmesi, sermayeye istihdam ve tüketim sağlayabilmesi için ağır borçlanma gerekiyor. Bunca yıldır bunca “görev zararı”na katlanılmasının sırrı buradadır. Popülizm sadece “sokaktaki adamı insan yerine koyma” ya da “halk yalakalığı” değildir. Belli özgül koşullarda, siyasi iktidar ve genişletilmiş yeniden üretim sorunudur. Ekonomi popülizm ve enşasyon sayesinde yürüyebildiği kadar yürüyor. Enflasyonu düşürelim dediler, her şey allak bullak oldu, üretim durdu. Neden? Türkiye’nin koşullarında Enflasyonsuz, kayıt dışısız üretim yapılabilmesi için çalışan kitlelere, emekçilere, darda yaşayanlara çok büyük “fedakarlık” dayatmak gerekiyor. Bu bir iktidar sorunu değil midir? Bu halk yarın öbürgün, “Yetti bu kadar fedakarlık!” derse ne olacak?

Türkiye’nin yeterli sermaye birikimi yok, bilgi ve bilişim ekonomisi yok, gürül gürül para getiren kaynakları yok, dünya ile yarışacak bir sanayileşmesi yok, Avrupa Gümrük Birliği ile, Dünya Ticaret Örgütü ve sair emperyalist tezgahlarla eli kolu bağlı, tarımı çökmüş, ekonomisi felç olmuş. Bu haliyle küreselleşecek! Bunun “faşizm”den başka keşfedilmiş bir yolu mu var? Bilen varsa söylesin...

Gene mi faşizm, gene mi o bilinen korku edebiyatı? Elbette değil. Dünya değişti deniyorsa en azından bu kadar değişmiştir. Biçimi bulunur ve bulunmaktadır. Mesela Salazarizm denen bir siyasi rejim türü vardır ve bu gibi durumlar için işlevsel olduğu kanıtlanmıştır. Türkiye’de sermaye ve siyaset sınıfı da bu konularda bir hayli deneyimlidir.

Faşizm ya da Salazarizm; bunlar kapitalizmin merkezinin dışına atılmışlardır, Türkiye merkeze yakın bir çeperdedir ve Türkiye kapitalizminin bu türden sermaye birikim modellerine gereksinmesi yoktur veya o noktayı aşmıştır diye düşünüp gönül rahatlığıyla liberal hayallere kanat açanların sırtında yumurta küfesi yoktur belki ama, işçiler ve emekçiler adına siyasete bakanların her şeyi liberalizm gibi gösteren bir lens takmaları bağışlanmayacak bir lükstür. Kaldı ki, faşizmin gelişini –şöylesini ya da böylesini– her biri özgül tarihsel koşulların ürünü geçmiş örneklerinden çok, çalışanların kemerlerinin sıkıla sıkıla boğazlarına kadar dayandığı durumlarda sermaye sınıfı üyelerinin uykularını kaçıran içgüdüsel korkularda arayın. Bir ay kadar oluyor, bir TV ekranında gençten bir öğretim görevlisi, TÜSİAD’cılara şu tavsiyede bulunuyordu: ”Kriz giderek daha da ağırlaşacaktır. Torunlarınızın, hatta çocuklarınızın şimdi sahibi olduğunuz fabrikalarda işçi olarak çalıştıklarını görmek istemiyorsanız elinizi çabuk tutun, sorumluluklarınızı yüklenmeye hazır olun. Gün, popülist demokrasiye paydos deme günüdür!”

Yine Cem Boyner’den bu çağrıya cevap gelmekte gecikmedi:

“Kamu bankalarında bir tarafta vatandaş var, bir tarafta da siyasetçi. Herkes ölmeden cennete gitmek istiyor. Türkiye’de bir sosyal kontrat vardı...Şimdi bu sosyal kontrat, dünyada karşımıza çıkan çok daha kabadayı global bir sosyal kontratla kafa kafaya tokuştu... Ankara’nın eskisi gibi olayım diye bir şansı yok artık. Diyelim ki siyaset konuştu, konuştu olmadı. Bu defa MGK, Kopenhag kriterlerini baştan yaptıracak.” (aynı yerde.)

İyi mi?

Merkezi kapitalist sistem, kutsallığına tüm toplumu inandırdığı parlamanter düzeni, kendi çıkarı için öylesi lazım geldiği ve bu sistemden kitleleri dışlamak gerekli olduğu zaman hiç tereddüt etmeden iğdiş ediyor. Burdakilere de tıpış tıpış onların yolundan gidip işin gereğini yerine getirmek düşüyor.

Dayatılan şeye bakın. Halkın, kör topal, taleplerini siyasetin merkezine taşımakta kullandığı siyaset aracı işlevsizleştiriliyor ve ondan sonra dönüp halka, seni yeni sıkıntılar bekliyor deniyor. Mal mülk, servet, varlık içinde yüzenler yoksullara ve yoksunlara, “Yeter artık, haddinizi bilin!” demeye cüret ediyorlar. Neden? Nasıl? Çünkü işçisi, memuru, köylüsü, emeklisi, kadını, genci milyonlarca insan açlık ve yoklukla boğuşa dursun, bir avuç finans kabzımalının çıkarı bozulmasın diye, bu çıkarları savunmayı siyasi sorumluluktan azade kılınmış kurullar eliyle ulus-devlet üstleniyor. Şu ulus-devlet denilen şeyin cilasını sınıflar bir kazımaya başlasın, görün altından neler çıkıyor!

Çıkacak da. Bu noktaya gelindikten sonra herkesin eli mahkum. Hükmetme erki Türkiye’de fiilen uluslarüstü sermayenin eline çoktan geçti bile. Hükümete, hükmü kendi halkına yansıtmaktan başka iş kalmadı. O zaman yapılacak hiç mi iş kalmadı?

Şimdilik tek iş kaldı: “programı delmek”! Bundan böyle sermayenin bütün dikkati programın delinmemesi üstüne yoğunlaşacak. Program delinirse sermaye sınıfı için işler gerçekten büsbütün bozulacak.

Kim deler bu programı, neresinden deler ve nasıl deler? Delinmesi için ne yapılmalı?

Programı, emekçilerin, taleplerini şuna buna havale ederek dile getirmekten vazgeçip, haklarını almaya soyunmaları deler. İşçilerin, memurların dayatılan yoksullaştırma siyasetine razı olmayan eylemi deler. Kışkırtılmış varolma hakkı deler. Vazgeçtik yenilgisinden, geriletilmesinden, sermayenin haddini hududunu bilmesi bile programı deler. Programı delecek mücadele gelgeç sokakla sınırlı, sınıfın çıplak gücüyle bağlı bir mücadele değildir. Program siyaseti hepten yok saydığı, siyasete “Sen bu işe karışma!” dediği için bu program ancak siyaset –doğrudan sınıf siyaseti– yapılarak delinir. Burjuva siyaset, ister liberal olsun, ister ulus-devletçi, küreselleşmenin siyaseti halka yasaklamayı gerektirdiğini anlamış ve kabul etmiştir. Kabul etmeyen siyasete ihtiyaç doğuyor. Her yerde yoğun siyasete, ama her halde ne istediğ ini bilen, küreselleşme ve kapitalizm karşıtı bir siyasete gereksinme var. Siyasetsizleştirmenin üstesinden küreselleştirmenin yoksullaştırdığı, durumunu sarstığı sınıf ve katmanların talep ve çıkarlarını siyasetin merkezine taşıyan bir siyasetle gelinebilir. Böyle bir siyaset ancak emekçi talepleri ve emekçilerin eylemi mihverinde oluşabilir. Böyle bir siyaseti Türkiye’de sadece sol –ama salt adı sanı değil, özü de sol bir sol– gerçekleştirebilir.

Programın arkasında büyük bir toplum desteği bulunduğu yalanı ısrarla pompalanıyor. Böyle bir destek yok; toplumun korkutulmuşluğu, çaresiz bırakılmışlığı var. Bu da zaten programın bir parçası. Sermaye sınıfının ideolojik üstünlüğü burada. Bilinç çarpıtılması denilen ve sınıf hakimiyetinin sürdürülmesinde iç ve dış kapitalistlere geniş imkanlar sunan püf noktası burada. O noktayı silip süpürmek gerekiyor. Türkiye siyasetten, işçi sınıfı, çalışanlar, emekçiler ve onlarla birlikte dara düşürülüp korkutularak rızklarına ve özgürlüklerine el konulan herkesin siyaset dışı bırakılması amaçlandığı için arındırılıyor.

Millet ölmeden cennete gitmek istiyormuş!

Sol siyasete soyunup dört elle sarılmak gerekiyor.