Küreselleşme-Bağımsızlık-Sosyalizm

1. Dünyamız ve ülkeler son 15-20 yıldır küreselleşme denilen çok önemli bir değişim süreci yaşamaktadır. Bundan ötürü son yılların en çok sözü edilen konusu da bu süreç olmuştur. Hatta son zamanlarda küreselleşme konusu söz düzeyinden eylem düzeyine kaymış, küreselleşme karşıtları Batı ülkeleri kentlerinde ciddi sokak kavgaları vermeye başlamışlardır. Bu durum küreselleşme karşıtlarının henüz sorunun (küreselleşme) mahiyetini anlamamış olduklarını ortaya koymaktadır. Bu nedenle küreselleşmenin ne olduğunu kısaca hatırlatmakta yarar görüyorum.

Küreselleşme herhangi bir birey için, herhangi bir konuda bir iş yeri kurmak (ekonomik etkinlikte bulunmak) açısından tüm ülkelerin yasal ve yönetimsel konularda eşit olanak sağlıyor olmaları olayıdır. Bu olayın tüm ekonomik etkinlikler için gerçekleşmiş olduğunu düşünürsek, bu, tüm ülkelerin tek bir yönetim altında birleştikleri anlamına gelir. Demek oluyor ki, küreselleşme tek tek ülkelerin bağımsızlıklarını silikleştirerek onları tek bir devletmiş gibi aynı bir yönetim altında yaşamaya yöneltir. Ülkelerin aralarındaki ticari ilişkileri geliştirerek bütünleşmelerini bu sözünü ettiğimiz küreselleşme ile karıştırmamak gerekir. Çünkü ticari açıdan bütünleşen ülkeler bağımsız varlıklarını devam ettirirler. Oysa küreselleşmede devletler bağımsız varlıklarını yitirmeye yönelirler.

2. Küreselleşme kapitalist gelişmenin doğal bir sonucudur. Marx ve Engels buna, bundan 150 yıl kadar önce 1848’de kaleme aldıkları Komünist Manifestosu’nda değinmişlerdir. Aşağıda buradan yapılmış uzunca bir alıntı okuyacağız:

“Burjuvazi, dünya pazarını sömürmekle her ülkenin üretimine ve tüketimine kozmopolit bir nitelik verdi. Gericileri derin kedere boğarak, sanayinin ayakları altından üzerinde durmakta olduğu ulusal temeli çekip aldı. Eskiden kurulmuş bütün ulusal sanayiler yıkıldılar ve hala da her gün yıkılıyorlar. Bunlar, kurulmaları bütün uygar uluslar için bir ölüm kalım sorunu haline gelen yeni sanayiler tarafından, artık yerli hammaddeleri değil, en ücra bölgelerden getirilen hammaddeleri işleyen sanayiler, ürünleri yalnızca ülke içinde değil, yeryüzünün her kesiminde tüketilen sanayiler tarafından yerlerinden ediliyorlar. O ülkenin üretimi ile karşılanan eski gereksinmelerin yerini, karşılanmaları uzak ülkelerin ve iklimlerin ürünlerini gerektiren yeni gereksinmeler alıyor. Eski yerel ve ulusal kapalılığın ve kendi kendine yeterliliğin yerini, ulusların çok yönlü ilişkilerinin, çok yönlü karşılıklı bağımlılığının aldığını görüyoruz. Ve maddi üretimde olan, zihinsel üretimde de oluyor. Tek tek ulusların zihinsel yaratımları ortak mülk haline geliyor. Ulusal tek yanlılık ve dar kafalılık giderek olanaksızlaşıyor ve sayısız ulusal ve yerel yazınlardan ortaya bir dünya yazını çıkıyor.” (Komünist Manifesto’nun Doğuşu, Sol Yayınları, s. 114-5.)

Bu parçada açıkça belirtilmiş olduğu üzere Manifesto’nun yazarları küreselleşmeyi kapitalist üretim biçiminin bütün dünyayı egemenliği altına alması eğilimi olarak görmüşler ve sanki bu günleri anlatıyormuş gibi yazmışlardır.

3. Küreselleşmenin mahiyetinin de daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacağı için, onun dinamiklerinden ya da temel ögelerinden kısaca söz etmek istiyorum. Bu dinamikleri kabaca üç başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, siyasal sınırların olmadığı bir dünyada ekonomik kaynakların en verimli olacakları yerlerde kullanılacakları gerçeğidir. Bu gerçeği bilen girişimcilerin kârlarını olabildiğince arttırabilmek için siyasal sınırları kaldırmaya var güçleri ile çalışacakları açıktır. Küreselleşmenin ardındaki temel itici güç, temel dinamik budur. Ayrıca, girişimci olmayan tüm insanların da işlerin daima daha verimli biçimlerde yapılmasından yana olduklarını biliyoruz. İnsanların bu doğal eğilimi de küreselleşme yönünde bir basınç kaynağıdır. Küreselleşmenin ikinci dinamiği, bilim ve teknolojideki gelişmelerdir. Özellikle ulaştırma ve iletişim alanlarındaki gelişmeler bir malın üretim yerinin belirlenmesinde mesafenin önemini hemen hemen ortadan kaldırmış ve girişimcilere bu konuda geniş, daha önce olmayan bir serbestlik sağlamıştır. Bu aynı serbestliği imalat teknolojisindeki gelişmeler de sağlamaktadır. Üçüncü dinamik, ayrı ayrı devletler halinde yaşayan insan toplulukları arasında karşılıklı güven ve dostluğun gelişmesidir. Biliyoruz ki insan topluluklarını birbirlerinden uzak tutan en önemli öğe karşılıklı güvensizlik ve korkudur. Oysa radyo, televizyon, sinema, spor karşılaşmaları, göçler, turizm ve benzer gelişmeler çeşitli toplumların birbirlerini tanımalarına ve aralarındaki güvensizlik ve korku duygularının kaybolmasına yardımcı olurlar. İşte kültürel, sosyal ve siyasal alanlardaki bu tür gelişmeleri de, küreselleşmenin üçüncü ve çok önemli bir dinamiği olarak sayabiliriz.

4- Zaman içinde sürekli olarak gelişeceklerinde kuşku olmayan küreselleşmenin bu dinamikleri, onun yapay ve gelip geçici değil, fakat doğal ve devamlı bir olay olduğunun kanıtlarıdır. Böyle olunca, küreselleşmeye karşı olmanın bir anlamı olmayacağı açıktır. Küreselleşme karşısında alınacak en doğru tavır ona uyum sağlamak, yani olabilecek zararları en aza indirecek ve elde edilebilecek yararları da en çoğa çıkaracak önlemleri almaktır. Bu da en kısa ve yalın ifadesiyle ülke insanlarının eğitilmesi ve geliştirilmesi demektir. Bunun aksini yapmak, Avrupa’dan dalga dalga gelen beyaz adamlara, onların yeni medeniyetlerine karşı kahramanca döğüşen, kahramanca ölen, ama arkalarındaki halklar rezervasyonlara kapatılan Amerikan yerlilerinin beyhude cengaverliklerine benzer.

5- Ülkemizin bir süredir yaşamakta olduğu ağır ekonomik bunalım (kriz), ilgili başka birçok alandaki zaaflarımızı da ortaya çıkarmış ve dünya ekonomisinin düzenli işlemesinden kendilerini sorumlu sayan IMF, Dünya Bankası ve ABD gibi kurum ve ülkelerin yardımımıza koşmalarına ya da müdahalelerine vesile olmuştur. Gerçi daha önceki dış yardımlar da dış müdahalelerle birlikte gelmişlerdir ama, bu seferki müdahale, küreselleşme nedeniyle, çok daha derin ve etraflıdır. Bir kere, Kemal Derviş dış sermaye çevrelerinin temsilcisi olarak çağrılmış ya da gönderilmiş ve ekonomiden sorumlu devlet bakanı yapılmıştır. Ayrıca onun aracılığıyla, yardımın koşulu olarak, on beş yapısal uyum yasası ülkenin gündemine sokulmuştur. Bu, ulusal bağımsızlığımızın ihlal edilmesinden de öte, açıkça hiçe sayılmasıdır. Bu nedenle bağımsızlık kavramı üzerinde kısaca durmak istiyorum.

6- Bağımsızlık bir devletin (ülkenin) işlerine yabancıların karışmaması olarak tanımlanır. Bağımsızlığı değerli kılan nitelik, çıkarlarımızı korumak için gerekli olmasıdır. Çünkü bu tanımın arkasındaki varsayım, yabancı devletlerin bize düşman ve çıkarlarının da bizimkilere ters olduğu düşüncesidir. Böyle bir bağımsızlık kavramının belki eskiden bir anlamı vardı ama, artık çağımızda hiç bir geçerliği kalmamıştır. Belki daha doğru bir ifade ile, bu tür bir ulusal bağımsızlık kavramının, küreselleşmeye koşut olarak, her gün biraz daha silikleştiğini ve gündemden çıkmaya başladığını söyleyebiliriz. Gerçekten, bir kere, çeşitli sınıf ve tabakalardan oluşan çağımız toplumlarında ülke çıkarının nerede olduğunu bilmek olanaksızdır. Ayrıca, başka ülkelerle daima çıkar çelişkisi içinde olacağımız da söylenemez. Tersine, uluslararası işbirliklerine girmekte yararımız olabilir. AB’ye üye olmak icin ülkelerin sıraya girmiş olmaları bunun en açık göstergesidir.

Özetleyecek olursak, diyebiliriz ki, küreselleşme yönündeki gelişmeler sonucu Ulus-Devlet tek başına anlamlı bir birim olmaktan çıkmakta ve buna koşut olarak bağımsızlık kavramı da o eski yüksek değerini yitirmektedir. Buna karşılık, tek başına anlamlı bir birim olarak devletin yerini Birey ve bağımsızlığın yerini de Demokrasi (bireyin demokratik hakları) almaktadır.

7- Böyle bir yazı, sosyalizmden söz edilmeden burada bitirilirse yanlış anlaşılabilir diye aşağıdaki bölümü eklemek gereğini duyuyorum.

Sovyetler Birliği çöktükten sonra bugün artık iyice biliyoruz ki, Sovyet tipi sosyalizmin temel yanılgısı, Marksizme de aykırı olarak, kapitalizm tüm gelişme olanaklarını tüketmeden, onun yerine değil ona rakip olarak, yani henüz vakti gelmeden kurulmak istenmiş olmasıdır. Gerçekten, Marx, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” adlı yapıtının önsözünün bir yerinde şöyle demiştir:

“Hiç bir sosyal düzen, içerebildiği tüm üretici güçler gelişmeden önce asla yok olmaz. Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bunların maddi varlık koşulları eski toplum düzeninin bağrında gelişmeden önce asla ortaya çıkmaz.”

Buradan anlaşılacağı üzere, Marx’a göre, kapitalizm tüm gelişme olanaklarını gerçekleştirmeden önce yok olmayacağı gibi, sosyalizm de maddi varlık koşullarını ancak kapitalizmin içinde geliştirecektir. Bu durumda sosyalizmin yeni stratejisinin, kapitalizmin gelişmesine, çalışan sınıf ve tabakaların paylarını ve refah düzeylerini sürekli arttırmak koşuluyla, katkı sağlamak olacağı açıktır. Kapitalist gelişmeye bu katkının, gözden kaçırılmaması gereken temel özelliği, sonunda kapitalizmin ortadan kalkmasını amaçlamasıdır.

Bu amaca varmanın tek yolu da toplumsal yaşamın her alanında çalışanların yönetime katılmalarıdır. Bu yolla sosyalizme varmak çok uzun bir süreçtir. Ama insanlar, tuttukları yolun doğruluğuna inanırlarsa, bu uzun yolun her anında sosyalizm gerçekleşmiş gibi, onu şimdiden yaşamaya başlayacaklar, o mutluluğu duyacaklardır.