Alternatif medya ne zaman?

  • Yazdır

Politik iknanın çok kolay gerçekleştiği ülkelerden biriyiz. Egemenler kendi çıkarları yönünde bir “yeniden yapılanma” konseptinin toplumda genel kabul gördüğü havasını yaratmak için kitle iletişiminin de nimetlerinden yararlanmakta zorlanmıyor.

Toplumsal konumları eşit olmayanlar arasındaki iletişim, sermayenin yararına konumlanmış büyük medya gücüyle “buyruk verme-güdümleme”, “buyruk alma-uyumlama-itaat” ekseninde yürütülüyor. Bir yanda buyruk verenler: sermaye (ve onun bir bileşeni olarak medya sahibi holdingler), devlet, IMF, DB, ve başkaları; öte yanda yoksullar, emekçiler, tüm ezilenler. Bu eşitsiz denklemde medyanın işlevi, sermayenin çıkarını ülkenin ve toplumun çıkarı diye halka dayatma, toplumsal reaksiyonlarla denklemi kendi taraflarına çevirebilecek olan emekçileri sisteme uyumlama, ya da bunda zorlanıldığı hallerde, uyumlanmış gösterme doğrultusundadır.

Aslında kitle iletişimi, toplumsal sistemin egemenlik ilişkilerinin doğrudan taşıyıcısıdır. Bu nedenle egemenliğin bir ayağı, onun ideolojik yeniden üretiminin de stratejik stepnesidir. Medyanın, Türkiye gibi emperyalist güdüm altındaki ülkelerde merkez kapitalist ülkelerdeki gibi “gerçekliği tahrip edici, kitleleri yönlendirici, mistik ve sınırlayıcı” bir işleve bürünmesi, küreselleşme olgusuyla birlikte büsbütün kaçınılmaz olmuştur. Türkiye’de medya bu işlevi hevesle ve ehliyetle yerine getirmektedir. Küresel sermaye yörüngesinde tam bir ideolojik devlet aygıtı gibi iş görmektedir.

Özellikle 28 Şubat’la birlikte muntazam bir şekilde uygulanan, kitle iletişiminin burjuvazi lehine kullanımı, planlananı da aşan düzeyde başarılı oldu. İşçi ve emekçilerin yanı sıra aydınların önemli bir bölümünün beyinlerini de dumura uğratan TSK brifinglerinin eksen oluşturduğu politik ikna projesi, “ilericilik” imgesi üzerinden yürütülen açıkça darbe sendromlu manipülasyonlarla fazla zorlanmadan başarılabildi. Bunun kotarılmasında büyük ölçüde iletişim alanına ve holding medyasına da görev düştü. Karşılığını hiç şüphesiz almışlardır.

Bir süredir öne çıkan bir başka medya olayı, bir “uygarlaşma” ve “vatanseverlik” retoriği üzerinden yürütülen, Kemal Derviş isimli uluslararası sermaye memurunun parlatılmasıdır. Eski sömürge valileri gibi her cebinde bir başka yetkiyle ansızın çıkıp gelen Derviş, bir “kurtarıcı” gibi gösterilmektedir. Kitleleri yoksullaşmaya, umarsızlığa mahkum eden, ülkenin kayda değer her birikimini uluslararası sermayenin ya doğrudan tasarrufuna ya da dolaylı hizmetine sunan, halen olabildiği kadarı yla da demokrasinin dibini oyan “reform” ları, “2. Kurtuluş savaşı” olarak nitelenmektedir. Bu palavra Türkiye’de dahi yutulabilecek bir palavra olmadığı –ve aslına bakılacak olursa, hiç de yutulmadığı– için, medyanın yaptığını, Derviş’e ve programına yandaş bir kamuoyu yaratmaktan çok, ardında iç ve dış egemen çevrelerin durduğu bir iktidar realitesinin sergilenmesi ve vurgulanması olarak görmek belki daha doğrudur.

Ne ki bu da, yine, egemenliğin yeniden üretiminin doğrudan bir türevidir. Burjuva iktidarın hegemonik temeli aslında kandırma, aldatma, vb. üzerine değil korkutma ve “ikna” üzerine oturur. İşlerin en iyi böyle olabileceği ve asla başka türlü olamayacağı “kanaat”i edinilmiş değil, dayatılmış bir kanaattir. Holding medyasının esas ve asıl işlevi bu kanaati malumu ilam makamında işleyip yaymaktır. Ürettiği olumsuz sonuçlarsa, ancak alternatifi ortaya konularak bertaraf edilebilir. Egemenlik ilişkilerinin burjuvazi lehine tanımlayıcısı işlevini yüklenen holding medyasına karşı, emeğin ve onurun savunusunu yapan işçi-emekçi basını bu yönüyle ters okumaların dayanağıdır. Toplumsal konumları eşit olmayanları eşit hale getirecek olan nihai dönüşümü, kitle kültürü üzerinde dönüştürücü müdahalelerle olgunlaştıracak en önemli araçlardan biri de odur. Ancak ne yazık ki, azımsanmayacak bir potansiyel olmasına rağmen, emekçilerin sesi olabilecek, devrimci bir seçenekle emekçi kitleleri bütünleştirebilecek ve bugün artık kaçınılmaz olarak kendini ortaya koyması gereken alternatif bir medya yok.

Neden yok, anlaşılabilir gibi değil.

Ne zaman olabilir, o da şüpheli.

Böyle bir “yok”la, var olunamaz. Var olmadan, var olunduğu da gösterilmeden, yok sayılmaktan ve yok olmaktan kurtulmak mümkün değildir. Bu kadar basit.

Alanı uluslararası sermaye kuruluşlarının beslemesi "mehdi"lere bırakamayız. Onların “aklı”nın karşısına bizim aklımızı koyma zamanı çoktan gelmiştir. İdeolojik hegemonya mücadelesinin en önemli aracı alternatif bir medyadır.