İşin şakası yok artık

  • Yazdır

Şunların olacağı kesinleşti:

İşten işçi çıkarmalar dalgalar halinde sürecek, yılın ilk üç ayında işsiz kalan 1 milyon işçiye yıl içinde en az bir o kadar daha eklenecek. İşçi ücretlerinde artışlar fiilen sıfır mertebesinde tutulacak, reel ücretler büyük oranda düşürülecek. Memurlar bugünkü hayat standartlarının yarısına razı edilecek.

Tarım hiç ama hiç desteklenmeyecek, köylülerden borçlarını ödemeleri istenecek, ödemeyenlere cebir uygulanacak. Topraklarını bırakıp kaçan köylüler kentleri dolduracak.

Ücret, maaş ve köylü gelirlerindeki düzey genel bir gelirler politikası oluşturduğu için kentlerde yaşayan orta katmanların gelirleri hızla azalacak, yoksulluk kontrol edilemez sınırlara ulaşacak.

Bunlar hükümetin yapacağını ilan ettiği şeyler.

İlan etmediği de var.

Bu yapılanlara tepki gösterilmesi ihtimali hiç mi yok? Yoksullaştırılan ve yoksulken daha da yoksullaştırılan milyonlarca insanı yerinde zaptetmek gerek. Korkutmak, sindirmek gerek. Bunu yapmazsanız düzeni koruyamazsınız. Sermaye –siyaset sınıfı– baltasını biliyor. Ara rejim/kara rejim uzmanları kolları sıvadılar bile.

Bu durumda ne yapmalı?

Bir “demokratikleşme” beklentisi var: hükümetten veya AB’ye taahhüt olarak imzaladığı Ulusal Katılım Programı’ndan. Önce bu rüyadan uyanmalı. Tam tersi beklenmeli: halkı boğazlayacak ekonomik eylemin yolunu açacak bir siyasal eylem. Oraya gidiliyor.

Oraya gidilirken Türkiye büyük sermaye sınıfı ile uluslararası sermayenin ortak planı ve küreselleşme modeli içinde gerçekleşenler ve gerçekleşecek olanlar pek çok kafayı karıştırıyor. Türkiye gibi büyük bir sınıf ve toplumsal katman zenginliği taşıyan bir ülkede bu tarz bir kapsamlı dönüşüm zorlaması klasik siyasi bilinç ve konumları da allak bullak etmektedir ve edecektir. Bu durumda çalışanların çıkarlarından hareket eden berrak bir siyasetin oluşturulmasında zaruret vardır.

Bu noktada, soldaki kafa karışıklığı, kapsadığı alan solla sınırlı olmayan “anti-emperyalizm” nedeniyledir. Şu sıra Türkiye’nin yaşadığı her şey emperyalizm tarafından dayatıldığı için karşı refleksler geniş ve karmaşık bir yelpaze oluşturmaktadır. Bağımsızlıkçı, devletçi, milliyetçi, Kemalist motiflerin üşüştüğü bu siyasal karşı reflekslerin çoğunda işçilerin, emekçilerin çıkarı yoktur. O halde, hareket noktası onların çıkarı olan bir sosyalist sol siyasetin yapması gereken çok iş vardır. Ama solda, nerde bir demokratik veya anti-emperyalist bir ipucu görse oraya kendi misyonundan daha çok değer verme eğilimi de hiç yok değildir. Kendine güveni olmayan ve açık seçik belirlenmiş izleyecek bir yolu da bulunmayan sosyalist solun bu zaafı, sınıf mücadelesi ile kurduğu bağlar ölçüsünde telafi edilebilir ancak.

Devletin ve gerici faşist sağ güçlerin demokratikleşmenin önüne çektikleri barikatı TÜSİAD’ın, AB’nin, Sosyal-Demokratların veya şimdi bulundukları yer itibariyle Kürtlerin demokrasiyle ilgili talepleri sayesinde aşmak hem mümkün değildir, hem de bu talepleri yok saymak mümkün değildir. O zaman sosyalist sol ve tüm içten demokrasi yanlıları için sorun, demokratikleşmeyle ilgili vazgeçilemez, ertelenemez talepleri işçi ve emekçiler yararına bir demokratikleşme çizgisi üzerinde birleştiren ve ufku sosyalizme kadar açılan bir mücadeleyi kotarabilmektir. Aksi halde, ne demokratikleşme olabilecek, ne de çalışan sınıfların bu gelişmenin altında kalması önlenebilecektir.

Gene işçi sınıfını başa almaktan başka çare yok. Çünkü sermayenin yeniden yapılanma programı, ezmek için işçi sınıfını başa almaktadır. İşçi sınıfı onca sözü edilen “reel sektör”ün, yani üretimin kilit noktasını işgal ediyor. Bundan böyle tüm sendikal eylemler toplumsal ve siyasal eylem niteliğine büründürülmedikçe hiç bir sonuç alınamaz. Emek Platformu yeni ve daha somut paralel siyasal desteklerle güçlendirilmelidir. Sınıf perspektifli ileri siyasi talepler ekonomik-demokratik hak taleplerinin itici gücü kılınmalıdır. İşçinin gücü, durumu kurtarma değil, ileri atılım bilinci üzerinden harekete geçmelidir.

Derviş programı Türkiye’de tarımın öldürülmesine son noktayı koyuyor. Tarımın öldürülmesi, bir sektörün öldürülmesi değildir; milyonlarca emekçi köylünün öldürülmesidir. Tarım siyaseti, solun toplumsal eylemine boydan boya girmelidir.

Kriz bütün emekçi sınıfları zaten ezmekte olduğu konumdan, bu kez daha ağır bir yükle ezmektedir. Ama orta sınıfları da, konumlarını, bilinçlerini allak bullak ederek, sağa sola savurarak ezmektedir. İşçi ve emekçi hareketine kitleler halinde zengin bir potansiyel katılmaktadır. Sol siyaset, siyasetin bu edilgen kitlesini aktifleştirecek inceliklerle örülmelidir.

Salt emek sermaye çelişkisi değil, sermaye ile bütün halkın çelişkisi yaşanıyor. Sermaye can havliyle saldırıp bütün kaynakların ve imkanların üzerine oturuyor. Halka nefes alacağı tek bir delik bırakılmıyor. Direnmeyen toplum, bilinmeli ki, bu kıskaçta boğulur. Siyaset artık küçük hesaplar peşinde değil, büyük hesap peşinde yapılmalıdır.

Sermayenin programı, topluma daha önce ezberletilmiş Batılılaşma bilinci kılıf olarak kullanılarak işletilmektedir. Batı’nın bu yeni emperyalist stratejisinin farkında ve dışında olan bir yerden bakılmadıkça halkın direnme gücünün sınırlarını tesbit etmek de olanaksızdır. Sol siyaset kitlelerin tepki potansiyelinin farklı nirengi noktalarını gözardı etmeden sınıf perspektifi üzerine oturan dünya çapında bir zeminin bir parçası olunduğu bilinci ve iddiası ile yeniden sahneye sürülmelidir.

Ha altıncı filo, ha Kemal Derviş!

İş aynı iş.