1789 Fransız Devrimi

Fransız devrimi’nin mirasçısı kim?

Tarihin özeti geçmiş ve gelecek olduğudur. Şu sıra çok yaygın bir fantazi olduğu için hatırlatalım: geleceğin geçmişten kurtarıldığı görülmemiştir. Toplumsal evrimin bu karşı konulmaz diyalektiğinden Fransız Devrimi’ne bakıldığında geçmiş, bugün ve gelecek nasıl görünür?

Önce şu görünür: Bu büyük devrim proleterler ile burjuvalar arasında bir alacak-verecek davasıdır. Sonraki bütün Batı devrimleri de, Doğu devrimleri de bu alacak-verecek davasının sürdürülmesidir. Yeryüzünde ikiyüz senedir yaşanmış ne varsa hepsi Fransız Devrimi ile ortaya konmuş davanın içindedir.

Bu davanın borçlusu burjuvadır; alacaklısı, proleterler ve bütün insanlık. Sadece Fransız Devrimi değil, sonrakiler de, 1848, 1871, 1917 ve öbürleri... hepsi. Bunlar burjuva sınıfın proleterlerden çaldığı devrimlerdir. Burada anlaşılmaz hiç bir şey yoktur. Kendisi için devrim yapamamış ve bu yüzden tarih boyunca hep alaya alınmış bir sınıftır burjuvazi. Hiçbir soyluluğu yoktur, ahlakı yoktur, ondan önceki bütün sömürücü sınıfların iyi kötü bir “insan” tanımı bulunur, fakat bu sınıfın insanı bir sömürü metaı olarak görme dışında belli bir insan tanımı da yoktur. Ama, proleterlerin somut sınıf mücadelesi içinde gerçekleştirdiği devrimleri siyaset sahnesinde ve siyaset mekanizması aracılığıyla kendine maletmekte eşsiz bir sınıftır bu sınıf. Her şeyi, ama her şeyi kendi kârına dönüştürmekte üstüne yoktur. Hilebazdır, yalancıdır, dolandırıcıdır. Bu nedenle proleterler burjuvalardan sadece sömürüldükleri kadar değil, bütün modern çağ devrimlerinin büyüklüğü kadar alacaklıdır. Gene bu nedenle ve bu tecrübeden ötürü, dünya tek tek bu devrimlerin alacak davasının görüleceği yere değil, davanın toptan görüleceği yere doğru gitmektedir.

Dönelim davanın başladığı yere

KİM KİMDEN ÖNCEDİR?

Fransız Devrimi bir “Burjuva Devrimi” olarak anılır. Niçin? Mülkiyeti burjuva mülkiyeti olduğu için. Bu devrime el koyma hakkı burjuvaya, tarihsel olarak proletere öngeldiği kabulüyle tanınmıştır. Burjuvaya tarihsel öncelik tanıyan bu kavrayış hala güçlü biçimde, hatta tüm proleter düşünceleri de etkileyerek sürmektedir. Önce burjuva ve onun düzeni; sonra ve eğer gerekirse işçi ve onun düzeni... Bu tarih aslında böyle bir tarih değil. Lenin, geri bir ülkede bu tarihsel öncelik hakkına proletarya adına itiraz edebildiği için burjuva sınıfın bütün insanlığa benimsettiği çürük tarih ezberini bozabilmiştir.

Fransız Devrimi’ni ele alışta hem sağ, hem sol düşüncelerde bir eksiklik hep görülür. Burjuvazi bu devrimin izinden gidilerek yaratılmış bugünkü alemi kendi marifeti saymaktadır. Buna bakılırsa, bu uygarlık, onun uygarlığıdır. Proleter düşüncesi de eleştirdiği bu dünyayı hepten burjuvaya malederek kendi dahlini gereksiz bir tevazunun arkasında saklar. Oysa her şey ayan beyan ortadadır.

Ayan beyan olan şey, bu iki sınıf, burjuvalarla proleterlerin birinden birinin tarihsel önceliği olmayan ikiz iki sınıf olduğudur. Aynı anadan, aynı anda ve aynı yerde doğdukları tarihen tescillidir. Birinin elinde sermaye vardı, ötekinin elinde emek. Kapitalizm bu bütünlüktür. Bunda bir yanlış var mı?

Bu iki sınıf aynı tarihsel zemin üzerinde birlikte doğdular; beraber geliştiler; biri olmazsa öteki de olamadı; aralarındaki ilişki ve çatışma yeni bir hayat tarzıydı ve bu yeni hayat tarzının yolunu açacak ilk en büyük devrime, Fransız Devrimi’ne birlikte soyundular. Devrimden beklentileri çok farklı değildi. Ama birkaç yüz yıldır toplumu yöneten aristokrasiyle içli dışlı gelişip palazlanan burjuvanın bir niyeti, hesabı vardı; öyle bir hesapla uğraşmaya halleri olmayan işçilerin devrimi elden kaçırmamaktan başka bir niyetleri yoktu. Devrime amansız bir şiddet sokan da işçilerin saflığı ile burjuvanın hesaplılığı arasındaki çatışma oldu. Devrim burjuva için tam bir vurgundu. Yıktığı kralın, yaktığı kilisenin malını kaşla göz arasında zimmetine geçirip zenginleşmiş, Devrimin belli bir noktasında geri çarkederek servetini garanti altına alacağı bir yol tutmuştu. Buna, Devrime ihanet de dendiği olmuştur.

Burjuva kendisi için bir sınıf olamadığından proleterler yolu açmaya ondan önce davranmış, burjuva bu büyük devrime zorunlu sürüklenmişti. Yanlış bilinir ve söylenir; “Fransız Devrimi’nde burjuva “kendi için” bir sınıftı ama proleterler sınıf olarak yoktular, sadece sokakta isyankar, nereye varmak istediğini bilmeyen, başıbozuk aç sürüleri, baldırı çıplaklar vardı,” diye. Oysa orda o zaman “işçi” de vardı. İşçi, işçi olduğundan beri hem sınıf, hem bilinçtir. Teraziyi hakkıyla tutarsak, dünyayı yönetme hakkının daha o günden işçinin hakkı olduğunu teslim ederiz. Fransa’da sokağın baldırı çıplaklarıyla Devrim arasındaki ilişkiyi inşaat işçileri, duvarcılar ve demirciler, matbaa işçileri ve silah fabrikalarından gelenler, yani gerçek işçiler kurmaktaydılar. Sansculotte’ların kozmopolit yapısından çok farklı, homojen bir sınıf niteliğindeydiler. İşçi sınıfının eylemi, devrimin başıbozuk sokak gücünün eylemine benzemiyordu. İşçi savuşturulamaz taleplerle devrime katılıyor, devrimin seyri ve geleceği üzerinde kendi adına hak idda ediyordu. İşçinin bu sınıfsal gerçekçiliği 1917 Ekim Devriminin de özelliği olacak ve bu kez kendi eyleminin sonuçlarına kendisi sahip çıkan işçi, bir burjuva devrimini (Şubat) büyük bir proleter devrimine (Ekim) dönüştürmeyi başaracaktı.

DİKKATLE BAKILDIĞINDA

Tamam, makul ve haklı istekleri yönünden bir işçi vardı ama, işçinin sistematik bir dünya görüşü ve gelecek konsepti yoktu; oysa burjuvanın cihanşumul bir iddiası vardı ve bu nedenle dünyayı fethetme hakkına sahipti denilecekse – ki denir, Fransız Devrimi’nde düşünce ufkunun burjuva sınırlar içinde devindiği, onun ötesine taşmadığı sanılır ve söylenir– yanlıştır. Devrim’in entelektüel aktörlerine göz kamaştırıcı ve akıl çelici genellemelerden kurtulup kılı kırk yaran bir dikkatle bakıldığında, işçinin o günkü akıl ve duygu zenginliğinin, Devrim’den tarihe kalan değerler sisteminden çok daha görkemli bir zenginlik olduğu apaçık görülür. Devrim’de isyancı kitlelerin sözcülüğünü yapan bir kesime Enragé’ler (Azgınlar) deniliyordu. Bunlar, politik tecrübe açısından henüz naif olsalar bile, kapitalizmin insanlığın başına örmekte olduğu çorabı doğrudan gören ve dile getiren bir yerden devrime katılmışlardı. Devrimi kucaklayan kitlelerin içinden geliyorlardı ve içinden düşünüp, içinden konuşuyorlardı. Bu çizginin Devrimi temel dinamikleriyle tanımamızı mümkün kılan görüşleri atlanarak Fransız Devrimi anlaşılamaz. Devrim’i yücelten ve evrenselleştiren ilkenin sahipleri sayılan burjuvazinin Jakoben siyasi temsilcilerine, işçi düşüncesinin ilk tarihi basamaklarından seslenen Jacques Roux’un eleştirisi şöyle olmuştur:

“Dağ’ın milletvekilleri! Bu devrimci kentteki evlerin üçüncü katından dokuzuncu katına asla çıkmamışsınızdır. Bunu yapmış olsaydınız, ne bir dilim ekmeği, ne üzerine giyecek bir şeyi olan, spekülasyon ve besin maddesi istifçiliği yüzünden bu sefil ve bahtsız duruma itilen çok sayıda erkek, kadın ve çocuğun gözyaşları ve iniltileri içinize işleyebilirdi.”

Leclerc’in, “Bir ekmek fırınının kapısı önünde kuyrukta geçirilen üç saatin bir milletvekili için Konvansiyon’da geçirdiği dört yıldan daha öğretici” olduğunu söylemiş olması, bugünün hem sermayeden, hem de emekten vazgeçmeyen peltemsi entelektüelini ne kadar tedirgin eder bilmeyiz ama, aydın-proleter ilişkisinde bugün de bir problem oluşturan püf noktasının iki yüz yıl önceki tazeliğini açıkça ortaya koyar: “Halk grupları arasında, o çok sevdiğim baldırıçıplaklar ve paçavralara bürünmüş insanlar arasında ve bu insanların toplandıkları yerlerde geçirdiğim dört yıl bana şunu öğretti ki, tavan aralarından çıkıp gelen, saf, her türlü kısıtlamadan uzak zavallı adamlar, nazik centilmenlerden, büyük hatiplerden ve el yordamıyla yürüyen bilginlerden daha kusursuz, daha cesurca bir muhakeme yeteneğine sahipler; ötekiler gerçek bilgiye ulaşmak istiyorlarsa, benim yaptığım gibi, halkın arasına karışmalı ve onlarla birlikte yaşamalıdır.”

Babeuf’ü herkes tanır; Meclis üyelerine, “Aranızda tek bir baldırıçıplak yok. Açıktır ki hiç biriniz yoksulluğun yürek paralayan ızdırabını bilmezsiniz,” dediğini de duymuştur.

Enragé’lerin Meclis’te okudukları deklarasyon, tutucu olsun, devrimci olsun, burjuvazinin gerçek yüzünü sergiliyordu:

“Bir sınıf insan, diğer bir sınıf insanı açlığa terkedebiliyor ve cezasız kalabiliyorsa, özgürlük sadece bir hayaldir. İnsanların yaşamaları ve ölmeleri ekonomiyi tekel altına almış zenginlere bağlıysa, eşitlik sadece bir hayaldir...”

“BAŞ” OLMAYA HAK İDDİASI

Bunlar gerçekse, o halde bu devrimin eksik bıraktığı yerden alacak davası güdenlerin haklılığı da o kadar gerçektir. Ancak buraya kadar zikrettiklerimizin, Fransız Devrimi’nin burjuva boyutunun büyüsünden kendini kurtaramamış, hayatın gerçekliğine basmamış olanları bu hakkın teslimine ikna etmeyeceği besbellidir. Bu nedenle, onların bastığı yerin adını da koymak gerekir. Daha sonra, Ekim Devrimi’nin de anlaşılmazlığı veya kabul edilemezliği olarak görülecek olan şey, Fransız Devrimi’nde bir karşı devrimcinin (Duval) gözünde şöyle görünüyordu:

“Bu karmakarışık sefiller çetesinin başında hemen her zaman ya bir berber ya bir icra memuru veya hali vakti yerinde evlerin birinden gelen eski bir hizmetçi bulunuyor, başkanlık ediyordu....Bir sürü ayakkabı tamircisi Paris’te başkanlığa dek yükseldi... Debbağ Gibbon, tamama yakınını eskicilerin oluşturduğu baldırıçıplak şubesinde, devrimci komiteye başkan oldu. Pantheon şubesinin başına ayakkabıcı Isamber... Fontaine ve Grenelle şubesinin başına ise Hotel de Luynes hamallarından biri getirildi.”

“Ayak takımı”nın “baş” olmasından o zaman ve daha sonra da hiç hazzedilmemiştir. Yoksulların isyanından insanlığa hayır gelmez denilmiştir. Hatta bizzat yoksulların kendileri bile kendilerinden hiç bir şey olmayacağına inandırıldıkları için başlarına taş yağsa olup biteni tevekkülle izleme alışkanlığını sürdürmüşlerdir. Dünyayı kurtarırken yoksulları da kurtaracak gücün yüksek düşüncelerden ve yüksek hayallerden çıktığı, Marksizm adına da zaman zaman savunulmuş, işçilerin ve çalışanların ancak yüksek bir bilinç düzeyine ve ileri bir siyasi örgütlenme anlayışına ulaştıkları zaman iktidarı –”baş” olmayı– hakedecekleri ileri sürülmüştür.

Bunun söylenmesi, Marksizme ve sol düşüncelere maledilmesi yanlış değildir elbette ama şöyle bir eksikliği de taşımaktadır: Sosyalist düşünceler, eşitlik ve özgürlük özlemleri yüksek ütopyalar şeklinde Marksizmden önce de vardı ve hatta bunların kapitalizm içinde ayıklanacak bazı lokal zeminlerde hayata geçirilebileceği biçiminde güçlü ve soylu bir inanç, bir hayli etkinleşmişti.

Ama bu yüksek eşitlikçi düşüncelerin ve inançların sırf kafalarda ve inançlarda varolması, onları hayata geçirebilmek bakımından hiç bir şey ifade etmiyordu. Marx, bu nedenle, bilincin tek başına, kendi başına hiç bir şey ifade etmediğini vurgulama gereğini duymuştu. Özgürlüğe ve eşitliğe dair bilincin ya da inancın toplumsal gelişmenin tarihsel somut bir zemini üzerinde mayalanması, yüksek düşünce sahiplerinin bu düşüncelerini bu zemine taşımalarının şart görülmesi bundandır.

Yoksulların yönetmeyi, “baş” olmayı istemesi, aslında herkes için yeni bir dünyanın kurulmasının başlangıcı ve ilk adımı sayılmalıdır. Bu adımı başka adımlar, başka yenilgiler ve başka dersler izler. Arkasından işçi sınıfının mücadele tarihi gelir. Bundan sonra da öyle olacaktır. Tarihsel gelişmeyi yönetmeye ehil olmak veya olmamak yönünden bakılırsa gerçi işçi sınıfının, emekçilerin bir hayli ehliyet kazandıklarından söz edilebilir ama çağdaş dünyada hayat çok daha karmaşık ve yüksek bilgi gerektiren süreçlerle işlemektedir ve yönetmeye ehil olmak bakımından emekçiler kapitalist toplumda yabancılaşmanın her türlü olumsuz etkisine ve tahribatına düne göre daha çok maruzdurlar. Bugünün dünyasında işçinin devlet ve toplum yönetmesi fikrine itiraz da dünkü dünyada olduğundan çok daha fazladır.

O halde ne olacak ve ne yapılacak?

Yapılacak belli: işçi sınıfının, emekçilerin, ezilenlerin iktidar istemesine güç vermek, ona lazım gelen bilinci iktidar formatına tercüme ederek taşımak. Lenin hiç haksız değildi işçiye sömürüldüğünü anlatanlarla alay ederken. İşçiler sömürüldüklerini onlara bunu biri anlatmasa da hayattan öğrenirler; onlara -dışardan- anlatılacak bir şey varsa, siyasettir ve siyaset de zaten iktidar olmaktan, “baş” olmaktan başka nedir ki?

“İşçiler, emekçiler, ezilenler” yoksul olanlardır. Yoksul oldukları için işçidirler, emekçidirler, ezilendirler. İşçi, emekçi, ezilen oldukları için yoksulluğa mahkum edilmişlerdir. Dışardan gelen bilincin işi, işlevi onların bu konumdan kurtulup “baş” olmasının yolunu onlara göstermek, onlarla birlikte döşemektir. Somut zeminin esas, çoğunluk eyleyenini harekete geçirmektir. Bunu başaramazsa, hiç bir şeyi başaramaz. Kendi başına, hep “dışarda” kalır; dünya da hayat da değişmez.

Fransız Devrimi’nin objektif anlaşılması, burjuva devrimlerinin ve burjuva demokrasilerinin özünün anlaşılması bakımından da zorunludur. Bu nedenle bir de, Devrim’in burjuva tarafının devrimle ilişkisine bakılmalıdır.

BURJUVA İÇİN ARTIK “RAHİPLER GEREKLİ DEĞİL, TANRIYA İHTİYAÇ VAR” DEVRİ BAŞLIYORDU

Devrim 1789’da alevlenmiş, alev ülkeyi sarmış ve tüm Avrupa’yı ısıtmış, sınıf taşları yerine oturmuş ve kimin ne olduğu anlaşılmış, 1793 yılına gelinmiştir. Fransız Devrimi’nin niteliği ve felsefesi de ancak bu noktadan sonra kendini ortaya koyabilmiştir. Devrimin bu doruk noktasında olup bitenlerin, bugün olup bitenden pek farkı yoktur. Hiç biri eskimemiştir.

Halk, devrim bu ya, yapmışken sonunu getirmek, tiksindiği geçmişin tüm kalıntılarından kurtulmak istiyor, Convention’un da onayladığı Komün Genel Konseyi kararı, halkın kendi kendini dinsizleştirdiği mahalli bir tecrübenin Fransa için genelleştirilmesini içeriyordu; halk birden bire dinden ve kiliseden çözülüyor, dince kutsal sayılan her şeyi sokağa fırlatıp tekmeliyordu. Şaşılacak şey, 18 asırlık din halkın bir hamlesiyle sarsılıyor, Cennetle ve Cehennemle hesaplaşma yeryüzünde gündeme geliyordu. Devrim çığırından çıkmış, büyü bozulmuştu.

Halkla burjuva arasında Devrim boyunca süren çelişki ekmek bulmakla, aç kalmamakla ilgiliydi. Bunlar kutsal şeyler değildi. Ama ekmek bulamayıp aç kalmak, var olup olmamakla ve giderek insan olup olmamakla doğrudan alakalıydı. Hele de, Bastille’in zaptından sonra tarihin sokakta yürüdüğü bir kere görüldükten sonra... Bu çelişki üzerinden gelişen çatışmada burjuva sınıf en çok ve o da devrimden sağladığı zenginleşmenin biçimine göre “tutucu” ve “devrimci” diye bölündü. Din, toplum düzeninin temel paradigması olan mülkiyeti Kral’a ve krallığa bağlayan kutsal büyüydü. Kutsal şeylerin yok edilmesi... bir yere kadar, ama ya bu yıkım aslında en kutsal olanın, özel mülkiyetin yıkılmasına kadar varırsa? Devrimin başında hiç sorulmamış asıl büyük soru şimdi sorulmaya başlamıştı.

Bu temel soru bir kez sorulup ortalığı kavurunca ardından başka sorular geldi. Kutsal olan yıkılınca bilinç ters dönüyor, özgürlük başlıyordu. Özgürlük nedir...?

Bu sorular, yoksullarla devrimci burjuvazinin devrimi ilerleten ittifakını, devrimin kaderini belirleyecek biçimde bozdu. Devrimci burjuvazinin devrimciliği son buldu. Burjuvazi için artık “rahipler gerekli değil ama Tanrıya ihtiyaç var” dönemi başlıyordu. Devrimci burjuva devrimden döndü.

Kurucu Meclis üyesi Barnave, halktan gelen, Kral’ı yargılama —ve cumhuriyet— taleplerine karşı soruyordu: “Devrimi sona erdirecek miyiz, yoksa yeniden mi başlatacağız..? Bir adım daha ileri gitmek fecaat ve suç olur. Özgürlük yolunda bir adım daha, Krallığın yıkılması; eşitlik yolunda bir adım daha, mülkiyetin yıkılmasıdır.”

O gün orada kalındı, ama devrimle tutucu burjuvazinin arası daha da açıldı ve tarih sokakta yürümeyi sürdürerek sonunda Kral’ı Yasama Meclisi’nin önüne sanık olarak çıkardı. Yargılama sırasında, devrimci Jakobenler’in en açık sözlüsü St. Just, “Louis’ye şu ya da bu suçu işledin demek abesle iştigaldir. Kral olmak bizatihi suçtur, o yeter!” diyordu.

Barnave’ın denklemi doğruydu. Dinden beratlı kral olmak suçsa, mülk sahibi olmak da suçtu! Hiç de mülkiyet düşmanı olmayan St. Just, Thermidor karşı-devriminde giyotine giderken Devrim’de temel sorunun, özgürlük ve eşitlik değil, ne kadar özgürlük ve ne kadar eşitlik olduğu, tarihin siciline yazıldı.

Burjuva sınıfını “Aydınlanma”nın öncüsü sanmak, ona insanlığın yolunu aydınlatan büyük Devrim’in sahipliğini ve öncülüğünü bahşetmek de yaygın alışkanlık mertebesinde bugün de sürmektedir. Varsa bu sınıfın böyle nitelikleri, elbette onları onun elinden zorla tutup alacak halimiz yoktur. Ama bu sınıfın böyle nitelikleri yoktur. Devrim’de var mıdır? Hayır. Burjuva sınıfın Devrim’deki pozisyonu yalan ve aldatmaca üzerine kurulmuştur. Yalanlarını tarihe dercederek sonraki kuşakları da kandırmayı becermiştir. Örneğin, burjuva sınıfın Devrim’den gasp yoluyla elde ettiği tüm servetini ve kasasını muhkem kilit altında tuttuğu açlık günlerinde Sarayın kapısına dayanıp ekmek isteyen Paris’lilere Kraliçe Antoinette’in, “Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler!” dediğini yaymış ve tarihe kaydettirmiştir. Oysa Kraliçe tam aksini söylemişti: ekmekten daha kolay ve daha ucuza karın doyuran bir şeyden söz etmişti. “Niye kroasan yemiyorlar?” demişti.*V

Bugüne çağrışımlar gönderen yönüyle ilgilendiğimiz zaman Fransız Devriminden çıkardığımız sonuçlardan biri de, insanlığın bu devrimle birlikte “akıl çağı”nı başlattığı yalanıdır. Bu inanca dünyaca esir olunmuştur. Sanki “insan” denilen insan Fransız Devrimi”nden önce “akılsız”dır. Oysa insanın doğadan “akıl varlık” olarak verildiği bilinmektedir. Akıl burjuva sınıfla başlamışsa vay halimize! Ortaçağın, ondan da önceki çağın ve tüm çağların hiç aklı olmamış demektir. Madem böyledir, o halde bugün de öyledir. Burjuva sınıfından olmayanların veya burjuva akla biad etmeyenlerin aklı yok demektir.V

Geçerken söyleyelim, aklı burjuva sınıfın kurduğu gibi kuranların bizde tebarüz eden en ilginç örneği Kemalist düşünce ve “Kemalist felsefe”dir. Bu düşünce ve felsefeye göre yeryüzünde Fransız Devrimi’nin temellendirdiği burjuva akla katılmadan evrim içine girilemez. Her toplum için tek evren, tek evrim yolu ve tek gelecek budur.V

SINIFLI TOPLUMDA BİRİNİN ÖZÜ ÖTEKİNİ YOK EDEN İKİ KAVRAM: ÖZGÜRLÜK VE EŞİTLİKV

Bu büyük burjuva devriminin üzerinden kurulan dünyanın gerçekliğini bu büyük devrimin ruhunu anlamakta kullanmaya kalktığımızda burjuva sınıfın foyası iyice açığa çıkmaktadır. Eğer burjuvadan bize de bir parça “akıl” kalmışsa, her şey bize de ayan beyandır. 21. Yüzyılın özgürlükçü büyüsünü yakalayabilmek ya da bu yüzyılda sömürüyü toptan ve herkes için ortadan kaldırabilmek bakımından Fransız Devrimi’nin mirasını kullanmayı sömürülenler de bilmelidirler.

Fransız Devrimi’nin teorik zirvesinden bakıldığında insana özgürlük ve eşitlik görünmüştür. Devrime katılanları azdıran da budur. Herkes canı pahasına buna koşmuştur.

Burjuvalar da mı? Elbet onlar da. Onlar da can verdiler, tıpkı proleterler ve tüm açlar gibi. O halde sonuç niye böyle, dünya niye hala böyle? Bugün kafalarda dahi çözülmeden duran esas düğüm budur. Ve bu düğüm şudur: Devrim’de aşka gelen özgürlük tutkusunu kim, hangi sınıf veya hangi insan omuzlayıp taşıyacak ve sonucuna ulaştıracak?

O günkü tarihsel çerçeve içinde özgürlük bireyin dinden, topraktan ve devletten koparak bedenini ve emeğini kurtarması olarak görünür. Emekçiler bunu salt varlıklarıyla alakalı bir sorun olarak algılayarak isterken, burjuva kendi dünyasının tarihsel temelini kurmak için ister. Sınıfsallığın doğasındadır: özgürlük bilinç ya da felsefe tarafından değil, toplumun maddi temeli tarafından belirlenir. Devrim herkesle birlikte kapitalizmi özgürleştiriyordu. Özgürleşen kapitalizm özgürlüğün içeriğini ve sınırlarını kendine göre belirliyordu. Devrimin ruhunu şiddete dönüştüren de buydu.

Devrimin tezi de zaten “eşitlik” ve “özgürlük” denilen, kafalarda ikiz kavramlar gibi birlikte kurulan, biri olmazsa öbürü de olmayacak gibi biri ötekini üreten olgularmış gibi kavranan, ama aslında herhangi bir sınıflı toplumda her birinin özünde ötekini yokeden bir güç bulunan bu iki kavramın birliğini kapitalizm ile taşımaktı. Burjuva sınıfın devrimci bildirisi yeni bir evrensel değerler sistemi kuruyor ve bu sistem içinde insanı eşit ve özgür ilan ediyordu. Ama bu sınıf ve onun düzeni devrimin değerler sistemini taşımaya talip olsa bile, bu bir aldatmacadan ileri gidemiyordu. Çünkü kapitalizm bu ikiz kavramlardan biri olan “eşitlik”i, ne zaman ne kadar bolluk yaratmış olsa, yine de kusuyordu. Ve eşitlik olmayınca özgürlük büyük bir yalana, aldatmacaya ya da imtiyaza dönüşüyor, yukardakinin aşağıdakini sömürmesinin, ezmesinin gerekçesi oluyordu.

Eşitlik olmayınca özgürlük de olamayacağı için emekçiler açısından tarihin ondan sonrası eşitlik üzerinde yoğunlaşmıştır. Eşitlik kapitalizmle gerçekleşmeyeceği ve bundan dolayı kapitalizmden gerçek manada bir özgürleşme çıkmayacağı için, özgürlük mücadelesi de kapitalizme karşı mücadele olarak gelişmiştir. Bu nedenle Fransız Devrimi’nin teorik ufkundan ilerlenerek Ekim Devrimi’ne kadar gelinebilmiştir.

Ne ki bu da bir başka sorunsalı bugüne kadar içinde taşımıştır. Özgürlük olmayınca eşitlik, kendiliğinden, insanı özgürleştirmemektedir. Dahası, giderek eşitsizliği yeniden üretmekte, beslemektedir. Bu bakımdan, daha baştan özgürlüğü kazanmak ve sımsıkı elde tutmak -her an yeniden kazanmak- gerekir. Toplumsal mülkiyet ( mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi) temeli üzerinde özgürlük, eşitliğin vazgeçilemez, ertelenemez teminatıdır: eşitliğin somutlanmasıdır. Ekim Devriminin encamından çıkaracağımız derslerin en başında, özgürlüğün mutlak ertelenemezliği, toplumsal mülkiyetin ve yönetimin, siyasetin buna göre düzenlenmesi ve korunması gereği geliyor.

Fransız Devriminden kalan pek çok şeye, bu pek çok şey çoğunlukla kağıt üzerinde kaldığı için sahip çıkmak emekçi sınıflara düşmüştür. Bugün de böyledir.** Bireysel insan hak ve özgürlükleri, siyasal özgürlükler, hukuk devleti, pluralizm, eşit ve genel oya dayalı siyasi temsil sistemleri, vb... bütün bunlar burjuva sistemin içine, burjuva sınıfa karşı verilen sert mücadelelerle girebilmiştir. Bu mücadeleye bir an ara verilsin, emekçi sınıflar yorgun yakalansın ya da sermaye birikimi zora girsin, kapitalizmin saati hemen geriye doğru işlemeye başlamakta, ne hukuk devleti, ne demokrasi, ne de bireysel insan hak ve özgürlüklerinin (yani bireyin) bir önemi kalmaktadır.

İşçi sınıfı ve emekçiler için en büyük tehdit, savaşarak burjuva değerler sistemine kattıkları özgürlüklere hayranlık duymaya başladıkları noktada başlar. Burjuvanın ideolojik hegemonya adı verilen iktidar temeli budur ve burjuva sınıfın çok sözü edilen türlü hünerlerinden çok, sömürülenlerin kendi durumlarına burjuva sınıfın sözünden bakarak razı olmalarıdır. Düşüncesini ve geleceğini burjuva sisteminden bağımsızlaştırmak işçi sınıfı için, bu nedenle, ezelden beri şart olmuştur. Fransız Devrimi’ne biraz da kendi gözlüğümüzle bakmak isteyişimizin ve onda kendi suretimizi buluşumuzun nedeni budur.

***

* “Kroasan” Osmanlı’nın ay çöreği, bir tür kıtlık tayını idi. Viyana Kuşatması sırasında açlık çeken Viyana halkı ekmek bulamadığı zaman karnını bu çörekle doyurmuş ve Fransa bu çöreğe kendi dilinden bu adı (hilal) vermiştir. Marie Antoinette Fransa kral ailesine Avusturya Imparatorluk Sarayından gelmişti.

** Fransız Devrim’inin ünlü halk şarkısı La Marseillaise? -bugün de Fransa Cumhuriyeti’nin milli marşı- bütün 19. y.y. ve 20.y.y. işçi sınıfı devrimcilerinin ağzından düşmedi. Enternasyonal bile onu unutturamadı. Bugün aynı Fransa’da bu şarkının sözlerinin -ve tabii ki geçmışinin de!- sermayenin Avrupası’na yakışmadığı söylenerek, bir başkasıyla değiştirilmesi ya da sözlerinin yeniden yazılması öneriliyor.