İnadına bireşim, inadına katılım

Nezzare-î germ ettikçe ey çeşm
Âteşle âbı yeksân edersin
Şeyh Galip

Bireşim

“İnsanlığın tarihöncesi” dönemi, insanlığın zorunluluk dünyasından özgürlük dünyasına sıçramasına öngelen ve henüz içinde yaşadığımız dönem, liberal düşünceyi “liberalizm”, komünist düşünceyi “komünizm” biçiminde dışsallaştırarak, karşıtlaştırıyor. Oysa “insanlığın tarih öncesi” aşılacağı zaman, sınıfsız ve tekelsiz bir dünyada, liberal düşünce ile komünist düşünce örtüşecekmiş gibi görünüyor.

“Praksis felsefesinin tarihselliği” başlıklı bir notta Gramsci, şöyle yazıyor: “Praksis felsefesinin* kendini ... felsefel düşüncenin geçici bir evresi olarak kavraması, ... tarihsel gelişmenin belli bir noktada zorunluluğun egemenliğinden özgürlüğün egemenliğine geçişle belirginleşeceğini olumlayan ünlü tezde belirgin olarak dile getiriliyor. (..) Zorunluluktan özgürlüğe geçişin doğa için değil ama insan toplumu için sözkonusu edildiğini de söylemek gerekiyor. Hatta birleşmiş bir dünyada, tüm praksis felsefe dizgesi geçerliliği kalmamış bir duruma gelebilirken, zorunluluğun egemenliği sırasında ütopik bir nitelik taşıyan bir çok idealist görüşün, ya da hiç değilse onlara ilişkin kimi görünümlerin, geçişten sonra “doğruluk durumuna gelebileceklerini olumlamaya dek bile gidilebiliyor.” 1

Bu olumlamayı dolaylı da olsa doğrulayan örneklerden birini de Lenin veriyor. Vandervelde’in Devlete Karşı Sosyalizm (Paris, 1918) adlı kitabını eleştirirken Lenin, Vandervelde’in “Devlet Üzerine Yeni Bir Kitabı” başlıklı makalesinde şöyle diyor: “İnsanların hükümeti ancak tüm devlet ortadan kalkacağı zaman ortadan kalkacak ve yerini şeylerin yönetimine bırakacaktır. Bu görece uzak perspektif aracıyla Vandervelde, yarının görevini, burjuvazinin alaşağı edilmesi görevini gizliyor, gölgeliyor. (...) Liberal, insanların artık yönetilme gereksinimini duymayacakları gün olup bitecek şeylerden söz etmeyi çok seviyor.”2

Kautsky, Vandervelde gibi, zaman zaman güncel gerçekliğe bağlı yakın bir gelecek vizyonundan kaçarak, uzak bir gelecek vizyonunun ılık dalgalarında bir tatlı huzur almaya giden Marksistleri Lenin, çarmıha gerercesine, liberallikle suçluyor. Bu “ağır” suçlama, gerçeklikte zorunluluğun egemen olduğu “insanlığın tarihöncesi” ile özgürlüğün egemen olacağı “gelişmiş sınıfsız toplum” arasındaki ayrıma dayanıyor ve haklılığını da bu ayrımda buluyor. Bu ve benzeri ayrımları gözardı etmek, “Müslüman mahallesinde salyangoz satma” durumlarına yol açıyor. Gerçi uzak bir gelecek vizyonu Lenin’de, her zaman bu kadar da uzağa gitmiyor. Örneğin, Kautsky’nin “ultra-emperyalizm teorisine karşı çıkışı, bunun çarpıcı bir örneğini veriyor. Söz konusu teoride, “parababalarının silahlanmadan vazgeçmeleri ve ‘sürekli bir barış’ yararına uzlaşmaları” düşünden ve “güncel emperyalist siyasanın, yani ulusal mali sermayeler arasındaki savaşımın yerine, dünyanın uluslararası ölçüde birleşmiş mali sermaye tarafından ortaklaşa sömürülmesini geçiren ultra-emperyalist bir siyasa”dan başka bir şey görmeyen (ve sanki “küresel emperyalizm” dönemini öngören) Lenin, şöyle diyor: “Eğer uluslar arasında bir uzlaşmaya, silahsızlanmaya, sürekli bir barışa değin gidilebilirse, savaştan önce kapitalizmin manevi çöküşüne yol açan nedenler ortadan kalkabileceklerdir. Yeni evre proletaryaya elbette yeni, belki daha da kötü felaketler getirecektir; ama bir zaman için ultra-emperyalizm, kapitalizm çerçevesinde bir yeni umutlar ve yeni beklentiler çağı yaratabilir.”3

Lenin’in “ultra-emperyalizm” teorisine neden karşı çıktığının anahtarını bu son cümlecik veriyor. “Emperyalizm Kuramı ve Lenin” başlıklı makalesinde Lelio Basso, bu karşı çıkışı şöyle yorumluyor: “Bu uluslararasılaşma eğiliminden başlayarak ardışık bir aşama, Kautskici bir ultra-emperyalizm aşaması tasarlanabilir. Lenin .. bu Kautskici varsayımı saçma bir varsayım olarak reddediyor: kapitalist düzende dünyanın kolektif sömürüsüne katılma derecesini yalnızca ve yalnızca her partnerin güç derecesi saptıyor ve güç ilişkisi de durmadan değişiyor, ‘çünkü kapitalist düzende tüm işletmeler, tüm tröstler, sanayi kolları, ülkeler vb., tekdüze bir gelişme göstermiyor.’ Geleceğin sırlarını kavramak yerine, yalnızca –Lenin gibi– gerçeklik üzerinde siyasal olarak etkide bulunabilmek için sıkı sıkıya gerçeklik alanıyla yetinmek isteyen biri için, yanıt doğru bir yanıt oluşturuyor. Çünkü Birinci Dünya Savaşı ortalığı kasıp kavururken, savaşı başlatan ve Avrupa proleteryasını birbirini boğazlamaya gönderen emperyalizme karşı devrimci proleteryanın tüm gücüyle savaşacak yerde, yarının barışçıl bir ultra-emperyalizmini savunmaktan daha saçma bir şey tasarlanamıyor.”4

Şimdi sözü bağlamak gerekiyorsa, kısaca şöyle bağlanıyor: liberal düşünceyi “liberalizm”, komünist düşünceyi “komünizm” durumuna dönüştüren “insanlığın tarihöncesi”nin ayırdığını, “insanlığın gerçek tarihi”ni simgeleyecek olan ve insanların kendi tarihlerini bilinçli bir şekilde yapabilecekleri gelişmiş sınıfsız toplum birleştiriyor. Lenin’in deyişiyle bu “görece uzak perspektifte” Marksist düşünce, liberal düşünce ile örtüşüyor: ama bunların birbirine yöneşimi, konverjansı biçiminde değil, her ikisini de içeren ve aşan bireşimi, sentezi biçiminde örtüşüyor. Bu durumda her bireyin özgür gelişmesi, herkesin özgür gelişmesinin koşulu oluyor.

Katılım

Küreselleşme bugün dünyanın kimi bölgelerini daha da zenginleştirirken kimi bölgelerini daha da yoksullaştırıyorsa, küreselleşme olduğu için değil, kapitalist küreselleşme olduğu için bu duruma yol açıyor. Üstelik kapitalist küreselleşme, zorunlu olarak, emperyalist küreselleşme ile başlıyor. Küresel emperyalizm, küreselleşen tekelci sermayenin tekelci niteliğini korumasına dayanıyor. Küresel sermayenin tekelci niteliğinden arınması, küresel emperyalizmin sonu anlamına geliyor ve böyle bir arınma da, yeni bilimsel ve teknolojik kazanımlar sonucu, kuşkusuz her ikisi de yeni bir içerik kazanacak olan küresel Emek ile küresel Sermaye arasındaki yeni bir Sınıflar savaşımına bağlı bulunuyor. Küresel anti-emperyalist savaşım, toplumsal yaşamın tümüyle düzenlenmesine etkin ve belirleyici bir katılımı amaçlayan küresel sosyalist savaşımın başlangıç evresi ile örtüşüyor. Küreselleşme her ülkenin tümü için değil, her ülkedeki tek tek üretim alanları için söz konusu olduğundan, küreselleşme sürecindeki ülkeler içinde yer alan merkezi kapitalist dokular, başarılı bir küresel anti-emperyalist savaşım verilebilirse, tekelci bir nitelik taşımaktan arındırılıyor. Öyleyse her ülkedeki çevresel dokuların küresel yoksullaşmasına karşı savaşımın, deyim yerindeyse doğal bir süreç niteliği taşıyan küreselleşmeye karşı değil, ilkin emperyalist küreselleşmeye karşı yürütülmesi ve dolayısıyla böyle bir savaşım koşullarının oluşturulması gerekiyor.

Küreselleşme döneminin devrimci sınıf savaşımı, toplumsal yaşamın her düzeyinde yönetime katılma biçimine bürünüyor. Katılım ya da yönetime katılma, bilindiği gibi, bir yandan çağdaş işletmeciliği, öte yandan siyaset bilimini ilgilendiren bir konu oluşturuyor. İşletme düzeyinde katılım, işletmenin kârlılığı ve sosyal siyaset düşünceleriyle gerçekleştirilmek isteniyor ve bir yandan işletmenin verimliliğini arttırmak, öte yandan çalışanların toplumsal isteklerini yanıtlamak amacını taşıyor. İşletme yönetimine katılan işçinin, hem daha verimli bir biçimde çalışacağı, hem de iş uyuşmazlıkları çıkartmayacağı düşünülüyor. Toplumsal düzeyde katılım ise, toplumsal yaşamın her düzeyindeki kararların alınmasına katılma anlamına geliyor
 siyasal bir nitelik taşıyor. Toplumsal düzeydeki katılımın en gelişmiş biçimini, özyönetim oluşturuyor.5

Daha önce ayrıntılı bir biçimde açıklamayaçalıştığım gibi6yöneten-yönetilen arasındaki ayrılığa dayanan örgütlenme biçimlerini simgeleyen modele, yönetim modeli deniyor. Bu modeli, kol ve kafa emekleri arasındaki ayrılık temellendiriyor. Yönetenler kafa, yönetilenler kol emeğini simgeliyor. Yöneten–yönetilen arasındaki birliğe dayanan örgütlenme biçimlerini simgeleyen modele ise özyönetim modeli deniyor. Bu modeli de kafa ve kol emekleri arasındaki birlik temellendiriyor. Herkes yönetici olacağı için, kimsenin “yöneticilik” yapmasına gerek kalmıyor. Özyönetim modeli, ancak gelişmiş sınıfsız toplumda tam olarak güncelleşiyor. Kafa emeği ile kol emeği arasında ilkel sınıfsız toplumda var olan kökensel organik birlik, gelişmiş sınıfsız toplumda sarmalın bir üst halkasında yeniden kuruluyor. Tam komünizme kadar tüm toplumsal örgütler, yönetim modeline dayanıyor. Ancak komünist özyönetim modeli de, gerçekte tam komünist toplumdan çok daha önceleri burjuva toplumun bağrında başlayan bir sürecin sonucunu simgeliyor. Burjuva toplumda, daha doğrusu “yönetim modeli” çerçevesinde bu süreç, komünist özyönetimi amaçlayan katılımcılık (ya da “proleter katılımcılık”) biçimine bürünüyor. Yönetim modeli çerçevesinde ama yönetim modelini aşmayı amaçlayan bu katılımcılığı, yönetim modeli çerçevesinden çıkmayı amaçlamayan, tersine bu modelin daha yetkin bir duruma gelmesini amaçlayan sözümona katılımcılıkla (ya da “burjuva katılımcılık”la) karıştırmamak gerekiyor. Çünkü bir süreçle o sürecin sonucu arasındaki organik birlik, katılımcılık derken gerçeklikte iki ayrı süreç ve iki ayrı sonucun, öyleyse iki ayrı katılımcılık olayının söz konusu edilmesine yol açıyor.

Proleter katılımcılıktan söz ederken, örneğin Şarlo’nun Asri Zamanlar’da karikatürize ettiği fordist “ücretli üretken kol emekçileri” ile kol ve kafa emekleri arasındaki organik birliğin yeniden kurulması zorunluluğuna yol açan bilimsel ve teknolojik koşullar içinde oluşmaya başlayan “yeni tip emekçiler” arasındaki devrimsel ayrımı gözardı etmemek gerekiyor. Ücretli üretken kol emekçisi olarak işçi, toplumsal yaşamın yönetimine ancak “dışardan bilinç” bürünümlerini simgeleyen örgütler ve aygıtlar dolayımıyla yetenekli bir duruma gelebiliyor ve “yönetim modeli”nin pekiştirilmesine yönelik bir etkinlik gösteren örgüt ve aygıtlara öncelik kazandırıyor. Devletin öncelikli fethi ve proletarya diktatorası gibi teorik ve tarihsel zorunlulukları bu durum temellendiriyor. Yirminci Yüzyıldaki proletarya diktatorası deneyimlerinin, proletarya üzerinde de bir diktatora uygulamasına dönüşmeleri, belki de salt bir uygulama kusuru oluşturmuyor.

Oysa kol emeği ile kafa emeği arasındaki kökensel organik birliğin, sarmalın bir üst halkasında ve yepyeni bir içerikle yeniden kurulmasına yol açan bilimsel ve teknolojik kazanımlar, “yeni tip emekçi” anlamındaki işçiyi toplumsal yaşamın yönetimine dolayımsız olarak yetenekli bir duruma getiriyor ve “özyönetim modeline” yönelik bir etkinlik gösteren ve birey-insana öncelik kazandıran örgütlenmelere elverişli bir ortam yaratıyor.

Devrimci sınıf savaşımı, her düzeyde yönetime katılma savaşımı durumuna dönüştüğünde, siyaset de ekmek kavgası olmaktan çıkarak onur kavgası durumuna dönüşüyor. Ücretli kölelerin geçim savaşımının yerini, yeni tip emekçilerin toplumsal yönetimde hegemonya savaşımı alıyor.

Her düzeyde toplumsal yönetime katılma savaşı mı biçimine bürünen devrimci sınıf savaşımının “yarınki görevi”ni, artık siyasal toplumda egemenliğin öncelikli fethi değil, sivil toplumda yeni tip emekçiler sınıfı hegemonyasının fethi oluşturuyor. Bu hegemonik savaşım sürecinin yeterince olgunlaşmış bir uğrağından başlayarak, yönetim modelinin özyönetim modeline dönüşme şafağının ilk kızıltılarında, gelişmiş sınıfsız toplumun kapılarını açmak üzere, varlığını sürdürebileceği, siyasal toplumda var olabileceği kadarıyla siyasal egemenliğin fethi zamanı geliyor.

*Praksis felsefesi: Hapishane Defterleri’nde Gramsci’nin, hapishane sansüründen sıyrılmak için, Marksizm ya da tarihsel materyalizm yerine kullandığı terim. Praksis, teoriyi pratiğe dönüştürerek, dünyayı değiştirmeyi amaçlayan üretken etkinlik anlamına da geliyor.

1) Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, Onur Yayınları, İstanbul, 1986, s. 263 ve 267.
2) Lenin, Proleter Devrim ve Dönek Kautsky, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1997 içinde EK-II, s. 114.
3) Lenin, “İkinci Enternasyonal”in Batkısı, agy içinde, s. 143.
4) Lenin, Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, içinde EK-II, s. 154.
5) Büyük Larousse’un “Katılma” maddesine bakınız. Gelişim Yayınları, İstanbul, 1986, cilt 11, s. 6509.
6) Bkz. “Proletarya Diktatorası ve Marksizm”, “Marksist Örgütlenme Sorunu ve Aybar” başlıklı makaleler, Kenan Somer, ...Ve Marksizm, Doruk Yayınları, Ankara, 1996 içinde, s. 40-41 ve 183.