Amerika Birleşik Devletleri ekonomisi efsanesi

1944 Bretton Woods konferansı ile kapitalist dünyanın liderliğini fiilen eline almış olan Amerika Birleşik Devletleri, komünist blokun krizi ile tüm dünyanın lideri ve patronu konumuna gelmiş oldu. ABD'nin askeri ve politik hakimiyetinin gerisinde, belirli bir ekonomik gücün bulunduğu da yadsınamaz. Zira, dünya jandarmalığına soyunan bu askeri gücü arkaplandaki ekonomik güç beslemekte ve desteklemekte olduğu gibi, dünyayı kaplamaya yönelen ekonomik gücü de söz konusu askeri güç korumaktadır.

Kapitalist dünyanın içinde bulunduğu kriz karşısında ABD ekonomisinin düşük işsizlik düzeyi ve yüksek ekonomik performans ile yakın zamana kadar çizdiği olumlu tablo, gerçekçi ve şaşırtıcı yönleri ile incelenmeye değer bir görüntü sergilemektedir. Gerçekten, Avrupa birliği ülkelerinde işsizlik oranı, ortalama olarak, %8-10'larda seyrederken, ABD ekonomisinde işsizlik oranlarının Avrupa'dakinin çok altında olması ve Clinton'un iki dönemlik başkanlık süresi içinde Amerikan ekonomisinin yükselen performans düzeyi, yeni kıta ekonomisini diğerlerinden ciddi olarak farklı kılmaktadır.

Amerikan ekonomisinin performansı, diğer ülkeler performansından etkilenmekle beraber, ondan da daha fazla olarak, Amerikan ekonomisi, hacmi ve etki gücü bakımından, tüm dünya ekonomilerini ciddi olarak etkilemektedir. Bu açıdan Amerikan ekonomisinin işleyişi ve devinimi tüm dünya ülkeleri tarafından dikkatle izlenmektedir. Amerikan ekonomisi ile diğer ülke ekonomilerinin etkileşimi, ağırlıklı olarak Amerikan ekonomisinden diğer ülkelere doğru gerçekleşmektedir.

ABD EKONOMİSİNİN KÖKLERİ

Kapitalist sistem finansal akımlar ağırlıklı aşamaya geçtikten sonra, gelişmiş ülkeler finansal kapitalizme dayanan ve üretici kapitalizme dayanan bloklar olarak kabaca ikiye ayrılmışlardır. ABD ve ıngiltere ağırlıklı olarak finansal kapitalist blokta yer alırken, Japonya ve Almanya üretici kapitalist blokta yer aldı. Ancak, ABD ekonomisinin niteliği bu kategorileştirmeye de tam olarak uymamaktadır. Zira, ABD ekonomisi, "Wall Street" geleneğinin doğrultusunda finansal kapitalist alanda ağırlık kazanmış olmakla beraber, Japonya ve Almanya ile başabaş güreşecek düzeyde üretici kapitalist alanda da hakimiyetini korumuş ve sürdüregelmiştir.

Öte yandan, 1981 Tokyo görüşmeleri sonucunda İngiltere ve ABD Yeni Dünya Düzeni'nin baş mimarları olarak "Reaganizm ve Thatcherizm" politikalarına yönelirken, Mitterand, Fransa için daha sosyal demokrat bir çizgi belirleme yoluna girdi. Ancak, zaman içinde Fransa'nın da Yeni Dünya Düzeni'nden çok farklı politikalar izlemediği görüldü. Diğer taraftan, İngiltere, 1960'ların ortalarına doğru içine girdiği bunalımdan tam olarak çıkamazken, ABD son 8-10 yıl boyunca yükselen seyirde bir ekonomik performans sergiledi.

ABD ekonomisinin, kaba hatlarla da olsa, bugününün irdelenmesi, hem dünya kapitalizminin aşamalarının ve bugünkü durumunun gözden geçirilmesini, hem de Amerikan ekonomisinin köklerinin ve bugünkü politikalarının araştırılmasını zaruri kılmaktadır. Ancak böyle bir bütünsellik içinde, dünya kapitalizminin yaşadığı krizde ABD ekonomisinin göreceli yeri ve konumu anlaşılabilir ve yine ancak dünya kapitalizminin devinim kurallarının irdelenmesi sonucunda ABD ekonomisinin olası gelişme çizgisi hakkında bazı şeyler söylenebilir.

***

Hiçbir ekonomi ne mucizelerle gelişmiştir, ne de yoktan var olmuştur. Bu kural, birer mucize ekonomileri olduğu ileri sürülen Almanya ve Japonya ekonomileri için olduğu kadar, Amerika Birleşik Devletleri ekonomisi için de geçerlidir. Bu nedenle, Birinci Paylaşım Savaşı ve öncelerine dek uzanıp, tarih içinde kısa bir gezinti yaparak, ABD ekonomisinin bugünkü gücünün arkaplanını irdelemek kaçınılmazdır.

Birinci Paylaşım Savaşı öncelerinde, üzerinde güneş batmayan imparatorluk olarak anılan İngiltere kapitalist dünyanın hakimi idi. Oldukça dalgalı bir ekonomik süreç içinde erimeye yüz tutan İngiltere ekonomisi, kısmen sömürgelerine dayanarak, kısmen de 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret Anlaşması'nda olduğu gibi, ticari sömürgeler edinerek ayakta kalmaya ve hayatiyetini sürdürmeye çalışmakta idi. Özellikle Hindistan ve Amerika'da yapılmış olan İngiliz yatırımları merkez ülkeye kaynak aktarmayı sürdürüyordu. Bu dönemlerde İngiltere Amerika Birleşik Devletleri'ne hakim ve buradan ciddi kaynak sağlamakta idi. 1890'larda Avrupa'daki devletlerin silahlanma yarışları da ıngiltere'nin kaynak sağlamada işine yarıyordu.

Birinci Paylaşım Savaşı sonlarına doğru ibre İngiltere'nin aleyhine ve Amerika Birleşik Devletleri'nin lehine dönmeye başladı. İngiltere'nin savaş mühimmatı talebi yoğunlaştıkça, bu ülkenin ABD'ye olan borçları da katlanarak artıyordu. İngiltere içine düştüğü mali krizi, bir yandan ABD'deki yatırımlarını oldukça düşük fiyatla ABD'ye devrederek, diğer yandan da önemli miktarlara ulaşmış olan kredilerle aşmaya çalışıyordu. Buna karşın ABD ise Latin Amerika ülkelerinde ve bazı Güneydoğu ülkelerinde yatırımlarını arttırıyordu.

Birinci Paylaşım Savaşı sonrasında İngiltere'nin hala büyük miktarda altın rezervlerine sahip olmasına karşın, ABD dış yatırımları ile cari işlemler sonucunu olumlulaştırma olanağına kavuşmuştu. Böylece Dolar dünya piyasalarında İngiliz hakimiyetini yakalamış, hatta onu geride bırakmış bir konuma gelmiş oldu. ABD'nin para hakimiyeti 1913'te Federal Rezerv Sistemi ile de tam bir denetim altına alınmış oluyordu.

İkinci Paylaşım Savaşı ise, Amerika Birleşik Devletleri'ne çok daha büyük olanaklar sağladı. 1944'de ünlü Bretton-Woods konferansı ve bunun sonucunda kurulan Dünya Bankası ve IMF (Uluslararası Para Fonu), dünya para sistemi ve hareketleri üzerinde Amerika Birleşik Devletleri'nin hakimiyetini pekiştiren önemli araçlar olarak ortaya çıktı. İkinci Paylaşım Savaşı'nı izileyen dönemde ABD'nin altın rezervleri, dünya altın rezervlerinin %70'i gibi çok yüksek bir düzeye çıktı. Genişleyen iç taleple beslenen Amerikan ekonomisi Sovyetler ekonomisinin yaklaşık üç katına, çoğu Avrupa ekonomileri toplamının da üzerine çıktı.

Amerikan ekonomisinin dünya konjonktüründen yararlanarak geliştiği dönemde, içte güçlü bir yapıya kavuşmasında, başlangıcı 1890'lara dek uzanan Sherman Antitröst Yasası'nın da büyük rolü olduğu açıktır.

Dünya kapitalizminin gelişme çizgisinde görüldüğü gibi, Amerika birleşik Devletleri ekonomisinin dünya kapitalizmine hakim olmasında da sitemin iç dinamiklerinden çok, işadamları ve siyasetçilerin arkaplan çalışmalarının ve dayatmalarının çok büyük ve önemli bir rolü olmuştur. Çoğu zaman tartışma ve analizlerde öne çıkmayan ya da çıkartılmayan yarı-gizli arkaplan konferanslarının ilki 1941 Dış İlişkiler Konseyi'dir (The Council of Foreign Relations). Dış İlişkiler Konseyi'nin temel amacı, "Amerikan finans ve sanayi sermayesinin ihtiyacı olan materyalleri mümkün olan en az stress ve zahmetle elde edebilmek için gerekli ekonomik ve askeri hakimiyetin tüm dünyada kurulması..." olarak ifade edilmiştir.

KAPİTALİST MERKEZLERİN DENETİMİ

1944 Breton Woods Konferansı'nın ve Dünya Bankası ve IMF'nin de temelini oluşturan Dış İlişkiler Komisyonu'nu, Avrupa'nın gelişmesi ile 1954 yılında Bilderberg Komisyonu, Japonya'nın ekonomik güç olarak ortaya çıkması ile de 1973 yılında Üçlü Komisyon (Trilateral Commission) izlemiştir. Dış İlişkiler Konseyi'nin ABD'nin dünya kapitalizmi üzerinde hakimiyet kurma aracı olması yanında, Bilderberg Komisyonu ve Üçlü Komisyon'la da bu hakimiyet pekiştirilmeye ve kapitalist merkezlerin denetiminin sağlanmasına yönelik amaç güdülmüş oldu.

1929 Krizi atlatıldıktan sonra İkinci Paylaşım Savaşını izleyen dönemde oluşan iki kutuplu dünyada kapitalist cephenin hakimiyeti böylece ABD'nin eline geçti ve bu dev ekonominin dolar gücü ile dünyayı kuşatması, çeşitli yerel çatışmalarla giderek güçlendi. ABD'nin NATO'yu destekleme vb. nedenlerle dış ülkelere akıttığı doların uluslararası muteber ödeme gücü konumuna ulaşması, ABD'ye dış alemden faizsiz kredi olanağı sağlamaya yaradı. 1950 Kore Savaşı, sonraları yaşanan Vietman Savaşı, binlerce insanın hayatına malolmasına karşın, tüm kapitalist dünyaya ve ABD ekonomisine önemli kazançlar sağladı.

1950'lerden sonraki performansa bir göz attığımızda, bu dev ekonominin yavaş da olsa, olumsuz sinyaller vermeye başladığını görürüz.

s6-somer-tablo1

Görülüyor ki, ABD ekonomisinde işsizlik giderek büyümekte, buna karşın yıllık büyüme oranları dev bir ekonomi için olumlu olarak kabul ediliyor olabilmekle beraber, durağan ve gerileyen bir trend içinde seyretmektedir. Enflasyon oranları ise, her an yükseliş yönünde kıpırdanmaya hazır bir seyir göstermektedir.

Bilindiği gibi, kapitalist ekonomiler durağan koşullarda hızlı birikim gerçekleştiremezler. Hızlı birikim ve verimliliğin yükseltilmesi için harp, kriz vb. gibi sosyo-ekonomik şiddetli şoklara gereksinme vardır. ABD ekonomisi Vietnam Savaşı'nı izleyen dönemdeki görece durağan seyrini, 1970'lerin sonunda FED Başkanı Dr. Volcar'ın uygulamaya koyduğu "para programı" ile aşmaya çalıştı ve bunu da başardı. Bu program çerçevesinde, hazine kaynak ihtiyacını piyasadan karşılamaya itildi. Böylece dolar üzerindeki faiz haddi yükseldi ve Batı dünyasının birikimleri ABD'ye aktı. Bu kaynaklar oldukça akılcı bir yöntemle ekonominin teknolojik düzeyinin yükseltilmesinde kullanıldı ve ABD ekonomisi Japon teknolojisine üstünlük kazandı. Benzer şekilde, Körfez Savaşı da, Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı'nı andırır biçimde, ABD ekonomisine ivme kazandırdı. Tüm bu şoklar yanında, 1974 ve 1976 petrol şokları ile de, ABD ekonomisi, petrol rezervleri kısıtlı olan Avrupa ve özellikle de petrol rezervine sahip olmayan Japon ekonomileri karşısında önemli bir avantaj sağladı.

SARSINTI SİNYALLERİ

Soğuk Savaş'ın sona ermesi ile fiilen tek kutuplu bir dünyaya geçildiği ve finansal hareketlerin yoğunlaştığı dönemde ABD hem büyük iç pazarının, hem de güçlü doların etkisi ile gerek üretici sermayenin, gerekse finansal sermayenin güvenli ilgi odağı haline geldi. Ancak tüm bu gelişmeler kendi dinamiği içinde çelişkilerini ve çatışmalarını da yaratmaya başladı. Avrupa merkezli protesto, tek kutuplu dünya görüşüne karşı çıkmaya ve "Washinton Konsensüsü"nü sarsmaya başladı. Amerikan ekonomisinin başat konumunu sorgulamaya yönelen bu hareket, ABD ekonomisine karşı direnç göstermeye yöneldi.

ABD ekonomisinin gücünü sarsan ikinci gelişme, küreselleşen dünyada gündeme gelen bumerang etkisidir. ABD ekonomisi merkeze kaynak çekerek çevreyi değersizleştirdikçe, değişen ticaret hacmi ve sermaye hareketlerine bağlı olarak kendisi de etkilenmeye başladı. Bu durum, küreselleşme olgusuna, çevresel konumlu ekonomilerin denetimlerinin de ithaline neden oldu. G-7'ler ve sonradan oluşturulan G-8'lerin G-20'ler olarak genişletilmesinin başka nedenleri yanında bir nedeni de birbiri ile ilişki içinde bulunan tüm ekonomilerin denetimlerinde bir tür hakimiyet ve denetim oluşturarak, merkez ekonomilerin olası zararlarını en alt düzeye çekmektir.

Kuşkusuz, ABD ekonomisi kapitalizmin iç dinamik ve çelişkilerini de bünyesinde taşıyarak daralan kâr hadleri, yükselen işsizlik ve kıpırdayan enflasyon tehlikesi ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bunun en tipik sinyalini teknoloji hisselerinin değerlerini veren Nasdag değerlerindeki 2000 yılında yaşanan ve % 50'lere varan gerilemedir. Diğer taraftan, büyüme oranlarına baktığımızda da son on yılda hemen hemen kesintisiz büyüyen ABD ekonomisinde bir gerileme olduğunu ve önümüzdeki yılda büyüme oranının, son on yılın en düşük seviyesi olan %2,5 gibi düşük bir orana gerileyeceğinin beklendiğini görmekteyiz. Avrupa'da %8-10 arasında seyreden işsizlik, ABD'de daha düşük olmakla beraber, orada da yükselme eğilimi göstermektedir.

BUMERANG ETKİSİ

Kapitalist dünyanın krizi şimdilik en zayıf olarak ABD'de hissediliyor olmakla beraber, borsadaki olumsuz hareketlenmeler ekonominin üretici alanda gerilemesinin de ilk sinyalleridir. Bu olumsuz gelişmeler, teknolojinin de ilerlemesi sonucunda hızla yükselen işsizlik, gelir dağılımı bozukluğu ve enflasyonist baskıyı gündeme getirmektedir. Dünya bankası ve IMF politikalarına olduğu kadar, finansal akımların günümüzde ulaşmış olduğu olağanüstü büyük boyutlara yöneltilen eleştiriler, denetimden çıkma ve savrulma eğilimine girmiş olan kapitalizmin gidişini denetleme ve işsizlik, enflasyon ve gelir dağılımı sorunlarına bazı çözümler bulmaya yönelik görülmektedir. Ancak, kısa dönemde, bazı alanlarda ve kısmi olarak belki bazı iyileştirme önlemleri alınıyor olabilmekle beraber, kapitalizmin uzun dalgalarının kendi kurallarını etkili kılacağı, verdiği sinyallerden de anlaşılmaktadır.  

ABD ekonomisi, gerek ulaşmış olduğu yüksek teknoloji ve üretim düzeyi, gerek tüm dünyaya yaymış olduğu emperyalist antenleri ile halen günümüzün, kuşkusuz, en güçlü ve ileri ekonomisidir. Ancak, kapitalist sömürü sonucunda çevrenin yoksullaştırılmasının merkez üzerinde oluşturacağı bumerang etkisi yanında, kapitalist üretim ilişkisinin iç dinamik ve çelişkilerinin merkezde oluşturacağı sıkıntıların sinyalleri menkul değerler piyasasında görülmeye başlamış bulunmaktadır. Doğal olarak, kapitalizm, sömürü gücü yanında, manevra gücünü de kullanarak, sorunların merkeze taşınmasını sonuna dek engellemeye çalışacaktır.