Sol Kemalizm

Kurtuluş savaşı ve tek-partili Cumhuriyet boyunca Türkiye’de Kemalizmle Marksist sol arasında yakınlaşma, uzaklaşma momentleri oldu. Bu iki hareket de hemen hemen eşzamanlı olarak ortaya çıkmışlardı. O günün tarihsel ve toplumsal koşulları, politik mücadele perspektifleri açısından bu momentleri anlamak mümkün. 3. Enternasyonal politikaları ve TKP’nin bu politikalara uygun pratiği az çok bilinmektedir; 2. Dünya Savaşı koşulları hariç, genellikle Kemalist iktidarı destekleme şeklinde sürdürülmüştür. Sovyetler için Kemalist devletin bekası, Türkiye’de bir komünist ihtilalden her zaman daha önemli olmuştur. Komintern de soruna, doğrudan işçi-köylü devrimlerinin gelişmesi noktasından değil, Sovyet devletinin bekası, sınır güvencesi açısından baktı. Çünkü Türkiye’de Cumhuriyet kurulurken Avrupa’da bir devrim ihtimali de gündemden kalkmıştı. Dolayısıyla, bu bağlamda kurulan diplomatik ilişkiler komünist hareketin de kaderini etkiledi.

Bütün bu süreç, aynı zamanda, tarihsel analiz açısından temel bir kriter olarak göz önüne alınması gereken Türkiye kapitalizminin devlet desteğiyle gelişme dönemiydi. Gelişmiş bir burjuvazi olmadığı gibi, kaydadeğer bir proleterleşme ve işçi hareketi de yoktu. Komünist hareketin güçsüzlüğünün temel bir nedeniydi bu. Bunlar, iki hareketin ilişkilerini ve etkileşimlerini öncelikle belirleyen nesnel olgular oldu.

60’lı yıllarla birlikte, kapitalizmin yeni bir gelişme dönemine girildiğinde, Kemalizm muhalif bir kimlik olarak kendini gösterdi. Sonraları bu, 2. Dünya Savaşı ardından, özellikle Demokrat Parti iktidarıyla yaşandığı söylenen anti-Kemalist “karşı-devrim”e bir tepki olarak tanımlandı. DP iktidarını alaşağı eden 27 Mayıs darbesiyle birlikte, darbecilerin ideolojik ve politik yönelimlerine ve 61 Anayasasına daha çok Kemalizmin bu yeni kimliği yön verdi, ya da bu kimlik eşzamanlı bir süreçle kendini kurdu. 27 Mayıs, eylem felsefesi açısından elbette ki bir darbe. Ancak yol açtığı sonuçlar açısından kategorik olarak politik bir burjuva devrimi. Tarihsel ve bilimsel açıdan böyle açıklanabilir. 61 Anayasası bunun ifadesidir. Herşeyden önce, izleyen yıllarda, toplumsal sınıfların hareketlendiği, alt sınıfların görece politikleştiği göz önüne alındığında, durağan bir toplumdan kopuşu temsil eder. Bu kopuştur ki, Kemalizm içinde mevcut düzenle bütünleşen statükocular ve o düzene karşı çıkan devrimciler ayrımına yol açmıştır. Kemalizmin yeniden ve bu kez “sol” yorumu bu ayrım üzerinden gelişti.

Yön hareketi ve özellikle Doğan Avcıoğlu çevresi, bu siyasal-sosyal fermantasyon ortamında, bu eylem felsefesi ile birlikte, o dönem 3. Dünya ülkelerinde revaçta olan, önde gelen figürleri Nasır ve Sukarno olan, sosyalizmin ulusalcı yorumlarından da esinlenerek, Kemalizmin ulusalcı ve popülist eğilimlerini yeni bir kalıba döktüler. 3. Dünyadaki uyanış, sömürgeciliğin tasfiyesi, halkların bağımsızlık mücadeleleri, Jöntürklerden beri Türkiye aydınının hülyası olan ilerleme, kalkınma ve Batıya yetişme projesini, sosyalist deneyleri ve onların ulusalcı yorumlarını içeren bir perspektifle ele almaya elverişli bir ortam oluşturuyordu. Böylece Kemalizm, ağırlıklı bir güç olarak, o yılların politik süreçlerinde oldukça etkin bir rol oynadı. Bu yıllar, aynı zamanda, ABD ile ikili ilişkilerin ve NATO içinde Türkiye’nin konumu ve rolünün deşifre olduğu, sorgulandığı, sonuçta anti-emperyalist bir iklimin oluştuğu yıllardı da. Kemalist ideolojinin göreli bağımsızlıkçı yönü öne çıkmıştı. Dolayısıyla, aynı iklim içinde günışığına çıkan ve gelişen Marksist sol, buna olumlu bir anlam yükleyerek sol Kemalistleri açıkça politik bir müttefik olarak algıladı.

Marksist solun Kemalizme bakışı, teorik dayanaklarını, 3. Enternasyonal’de egemen kılınan aşamalı devrim ve tek ülkede sosyalizm tezlerinde bulur. Bu tezler kapitalist-olmayan kalkınma yolunu Marksistler için de savunulabilir kılıyordu. Millileştirme, toprak reformu gibi önemli talepleri Kemalistler de savunurken, sosyalistlerin hedefleriyle de buluşmuş oluyorlardı. Aslında bu yeni bir şey değildi. 1925’ten önce TKP’nin, Türkiye’nin kapitalist-olmayan yolda Kemalist iktidarla geliştirilebileceğine dair umutları vardı. Ancak sonrasında, ünlü takrir-i sükün kanunu ile birlikte iktidarın komünist ve solcular üzerindeki baskısı bu umudu köreltti. Aynı düşünceyi savunanlar partiden dışlandılar, Kemalist iktidarın vesayetinde Kadro hareketini ve dergisini kurdular. Daha sonra, Kominternin 1935’teki son kongresinde, önceleri sosyal-faşistlikle suçlanan sosyal-demokratlarla ittifak politikası gündeme gelince, bunun Türkiye’deki yansıması da Kemalistlerle iktidar mücadelesinden vazgeçmek oldu.

Tekrar yakın tarihe bakınca, bir dönüm noktası olarak 12 Mart, Kemalizmin sol versiyonunun da içeriğini kristalize eden zengin bir deneyim olmuştur. Bu ideolojinin devleti yücelten seçkinci içeriği, tarihsel ilerleme fikrinin otoriter, tepeden inmeci ve demokratik olmayan bir özellik taşıdığı ortaya çıkmıştır. 27 Mayıs’tan 1971’in 9 Mart’ına uzanan süreçte, Önce Yön hareketi, daha sonra Devrim dergisi çizgisi, Doğan Avcıoğlu’nun 1970’teki Devrim Üzerine kitabında yazdığı program, o dönemin entelijensiyasının temel ideolojik eğilimlerini dile getirdiği gibi, küçük burjuva radikalizminin yukardan devrim özlemlerini, büyük toplumsal dönüşümlerin yolunu açmak için darbe hayallerini de temsil ediyordu. Dolayısıyla, 70’li yıllarda, Kemalizm ideolojik eleştirinin nesnesi, böylece sosyalist sol içindeki ayrışmaların temel bir etkeni oldu.

Bu eleştiriye yol açan temel unsurlardan ilki, 12 Mart’ın şiddetinin Kemalizmin solunu da kapsamasından sonra, onun artık özgül bir iktidar odağı olma ihtimalini solun gündeminden kaldırmasıydı. İkincisi ise, bağımsızlıkçı Kürt hareketinin ortaya çıkması. Bu ikincisi, Kemalizmin bütün varyantlarının aslında ulus-devletin bekasına dayandığını, onunla hesaplaşmadan herhangi bir toplumsal dönüşümün mümkün olmadığını gösteriyordu. Bir üçüncü ve önemli etken de işçi sınıfı hareketiydi. DİSK’in kuruluşuna yol açan direniş ve grevler, nihayet 15-16 Haziran büyük işçi direnişi, 70’li yıllarda süregiden eylemlilik, zaman zaman bu mücadelenin politik içerik kazanması, politik mücadeleye ve ittifaklar sorununa sınıf perspektifinden bakma eğilimini geliştirdi. Tarihsel gelişme sürecine daha önceki bakış açısına ise, “ilericilik-gericilik” gibi çok genel bir perspektif egemendi.

KEMALİZMDEN KOPUŞ NEREYE KADAR?

Buna karşın, sosyalist solun, ülke sorunlarına ilişkin kendi özgün tezleri, program, ideolojik ve politik mücadele perspektifi açısından, Kemalizmden köklü bir ayrışma yaşadığı söylenemez. Bu ayrışma, daha çok devlet kuramı ve Kürt sorunuyla sınırlı kalmakla bugün de Marksistler açısından temelli bir sorundur. Yalnızca geçmişten bugüne devralınan anlamda değil, ama önümüzdeki sürece ilişkin geliştirilmesi gereken toplumsal ve siyasal mücadele perspektifi açısından da önemi artan bir sorun.

Sosyalist solun, toplumsal dönüşüm projesi ile sol Kemalizminki arasında, pogramatik bir farklılık yoktu. Her ikisi de ulusal kalkınma-ilerleme paradigmasına bağlıydı. Farklılık, çıkış noktasında değil, varış noktaları arasındaydı. Dolayısıyla ayrışma, esasen, politik mücadele, devlete bakış, vb. düzlemlerdeydi. Bunu Kürt sorununa bakışa kadar götürebiliriz. Burada bile sorunlar var, birazdan değineceğimiz ulus kavramı bağlamında. Bir tür “negatif-Kemalis”t yaklaşım sözkonusu. Kaldı ki, devlet ve politik mücadele tarzı konusunda, eylem felsefesi açısından da sorunlar var. Mesela “öncü savaşı” formülasyonunun, bir kurtarıcı ideoloji olarak, dünyadaki kimi örnekleri izlemiş olsa bile, tepeden inmeci kimi izdüşümleri barındırdığı söylenebilir. Öte yandan, laiklik konusunda kalın çizgilerle çizilmiş bir ayrışma herhalde sözkonusu değildir.

Devletçilik konusunu alalım. Özellikle kriz dönemlerinde ve bugün bile, yürürlükteki iflas eden ekonomi modeline seçenek oluşturmak sözkonusu olduğunda, kimi Marksist iktisatçılarla Kemalistlerin önermeleri buyük ölçüde benzerlik göstermektedir. Bunun temel bir nedeni, modernizmle sosyalist teorinin çağdaş koşullar bağlamında yeterince ayrışmamış olmasıdır. Marksizm, bu ayrışmayı bugün bile bütünüyle gündemine almış değil. Ama sorun olarak (post-modernizm, post-Marksizm) yüzleşiyor. Yine bununla ilişkili olarak, bir başka neden, sınıf perspektifinin ve iktidar mücadelesi anlayışının yeterince gelişmemiş olmasıdır.

Bugünden bakıldığında, Türkiye solunun önemli bir bölümü, “reel” dediği sosyalizm modeliyle bütünsel olarak değil, yalnızca demokrasi, özgürlük, devlet, parti gibi parametreler düzeyinde sorunludur. Dolayısıyla, bu modelin, aynı zamanda, modernizmle örtüşen bir sosyalizm anlayışı içerdiği, hatırı sayılır bir tartışma konusu olmadı henüz. Oysa bu tartışma yapılmadıkça, Kemalizmle de ideolojik hesaplaşmamızı bitirmiş olmayacağız. Buna “tek ülkede sosyalizm” tezini de ilave etmeliyiz. Üstelik, içinden geçtiğimiz dönemeç, diğer hiç bir tarihsel durumun bize sunmadığı kadar ideolojik bir hegemonya imkanı içermektedir.

Öte yandan Türkiyede, sosyalist solun hiziplere bölünmesinde, teoriden çok kişilerin önde olmasında, Marksist bir örgütlenme bilincinden çok, şefokratik sistemin etkin olmasında, Kemalist rejim altında yetişmesinin, onun anti-demokratik siyasal kültür ögelerinin büyük payı vardır. Sol kendi içinde demokrat olamamıştır, çünkü bu siyasal kültürün içinde büyümüştür. Dolayısıyla, Marksizmi de böyle bir kültürel belirlenmişlik içinde kavramaya çalışmıştır. Politika düzeyinde bu kavrayışın Stalinist kalıplarla özdeşleşebilmesi böyle bir kültürel zeminle daha mümkün olmuştur. Sol-içi şiddeti türeten de böyle bir özdeşliktir. O nedenle, Kemalizmi aştığını iddia edenler, dönüp bir de bu noktadan bakmalıdırlar.

Sonuç olarak, Türkiye solunun, sol Kemalizmden ayrışamamasının, ya da bu ayrışma edebiyatının dönem dönem gündeme gelmesinin ideolojik ve teorik nedenleri, sosyalizm kavrayışının modernizmden ayrışmamasından kaynaklanmaktadır. Çünkü solda egemen olan tarih anlayışı, toplumların evrensel olarak belli aşamalardan geçtiğine dayanan aşamalı bir tarih görüşüdür. Buna göre de, ünlü beşli evrim şeması, yani ilkel toplumdan başlayarak komünist topluma kadar giden aşamalar, tarihin gelişme seyri gereği her toplumun zorunlu olarak geçmesi gereken aşamalardır. Sosyalistler olarak, Marksist teorinin zenginliğini gözardı edip, tarihin gelişme seyrini mutlak bir yasa gibi bu şekilde kabul ettiğinizde, yani tarihsel gelişmeyi, çok-boyutlu değilde, tek-boyutlu, çizgisel bir gelişme olarak kavradığınızda çağdaşlaşma/modernleşme sorunsalının tam göbeğine oturmuş olursunuz. Bu açıdan bakıldığında, Kemalizm elbette ki olumlu ve ilerici bir harekettir. Feodaliteden kapitalizme doğru, ümmet esasına dayalı bir cemaatten ulus devlete geçiş ilerici bir adımdır, sanayileşmek için devletçilik de. Nitekim Kürt ayaklanmalarının bastırılmasında, TKP’nin Kemalist hükümete verdiği destek bu bağlamdadır. Bu durumda fark, ufkun darlığı ve genişliği ile ilgili olur. Sosyalistler daha ilericidir, çünkü Kemalistlerin ufku kapitalist toplumla sınırlıdır, sosyalistlerinki ise bunun ötesine geçer.

Elbette ki tarihe ilericilik-gericilik noktasından bakılabilir. Gericiliğe ve faşizme karşı ideooljik mücadele açısından gereklidir de. Şeyh Bedrettin, Yunus Emre, M. Kemal, Kurtuluş Savaşı gibi halkın ilerici geçmişinin figürlerinin gericiliğin, şoven milliyetçiliğin bir aleti haline getirilmesine seyirci kalınamaz. Bugün bile IMF-Dünya Bankası programını işadamları “2. Kurtuluş Savaşı” diye nitelemekle bir kitle temeli yaratmaya çalışıyorlar. Ama bunun odağına sınıf perspektifini oturtmadığınızda, ya da ülkede ve dünyada tarihin geçmişten bugüne seyrini gözardı edip eski boyutlarıyla bugüne taşıdığınızda, TKP açısından söylersek, iktidarla eklemlenmiş bir politika izlemiş olursunuz. Onun tarihen ilerici olduğu görüşünden ötürü iktidardaki sınıfı cepheden karşınıza almazsınız, onunla ilişkiniz antagonist olmaz.

YENİ BİR DÖNEMECİN EŞİĞİNDE

Bugün ayrışmayı, yaşadığımız süreç dayatıyor. Sosyalist deneyleri de kapsayan modernizmin eleştirisinin, onun yerine, Marksizmin yeniden-üretilmesine dayalı yeni bir toplumsal gelişme kavramı koyması gerektiği ortadadır. Modernizmin toplumların tarih içindeki ilerlemelerinin itici güçleri olarak vaazettiği, ama yaratılan yeni ihtiyaç kategorileriyle insanların kendi yaşamlarını nasıl sürdüreceklerini dahi belirleme olanağını sağlayan sanayileşme ve teknolojik ilerlemeler, teorik sorunlar bir yana, son yüz yılda üretici güçlerin yeterince geliştiği dikkate alındığında, gelişme kavramının asli ögeleri olarak düşünülemez artık. Modernizmi aşamayan sosyalist deneylerin, yalnızca görece eşitlikçi toplumlar kurabildikleri unutulmamalı. Marksist bakış açısından gelişme kavramının içeriği, insanın sömürü ve baskı koşullarından kurtulması, insan potansiyelinin bütünüyle gerçekleştirilmesi ve insanların kendi yaşamlarını kendilerinin belirledikleri biçimde sürdürebilme olanağı anlamında insani özgürleşme’dir. Sanayileşme ve teknolojik ilerlemeler ise böyle bir özgürleşmeyi sağlamak yönünde işsizliğin, yoksulluğun ve eşitsizliğin giderilmesinde önemli araçlar olarak düşünülmelidir. Bu durumda siyaset de, insanın kurtuluşunun, insani özgürleşmenin aracıdır yalnızca. Ve sonuçta böyle bir gelişme kavramı, siyasal ve toplumsal düzeyde tam bir demokratikleşmeye tekabül eder. Ama bu demokrasi, soyut bir demokrasi değil, somut olarak bir emek demokrasisidir, sosyalist demokrasidir. Bireysel ve sınıfsal olarak, sahip olunan hakların bitiş noktası değil, başlama yeridir. Dolayısiyla, sosyalizm mücadelesinin de, böyle bir gelişme kavramına uygunluğunu sağlamak için gerek örgütlenme ve gerekse siyaset tarzı itibariyle yeniden yapılanması gerekir.

Kapitalizmin küreselleşmesinin sonuçları ve modernizmin eleştirisi sosyalizmin böyle bir gelişme anlayışı yönüde kavranışına yol açıyor. Bu kavrayış geliştikçe, modernist bir proje olarak sol Kemalizmle ayrışma da gelişecektir. Dolayısıyla, gelişme kavramı bu ayrışmanın temel nirengi noktalarından biridir. Ancak hemen hatırlatmak gerekir ki, yeni bir gelişme kavramı, herşeyden önce bir yöntem sorunudur. Modernizm eleştirisi pozitivizm eleştirisinden, dolayısıyla, tarihsel determinizm sorunundan bağımsız olarak yapılamaz. Marksist bir eylem felsefesi, buna bağlı olarak bir siyasal kültürün gelişebilmesi ve bu zemine oturan siyaset yapma tarzı, yeni bir gelişme kavramının ve dolayısıyla, Kemalizmden bütünsel bir ideolojik kopuşun, dolayısıyla, sosyalist hareketin ideolojik bağımsızlığının önkoşullarıdır.

Bu noktada, son olarak şunu hatırlatalım: Burjuva ideolojisi ve eylem felsefesi, kapitalist koşullarda tabii ki önceldir, önce gelendir. Marksizm, onun eleştirisi ve Marksist hareket, devrimci sınıf hareketi de onun yadsınmasıdır. Bu ideoloji ve felsefe, doğaldır ki, her ülkenin kendi tarihsel ve toplumsal koşullarına göre şekillenir, yerel biçimler alır. Bu koşulların içinde doğan devrimci hareketler, ister istemez, egemen ideolojiden etkilenirler. Hele tarihsel koşullar gereği bu ideolojinin ilerici görünen kimi yönlerini, burjuvazinin kimi ileri reformlarını sahiplenirler de. Bu tarihsel olarak böyle. Fransız devriminin karşısındaki konum neyse, ona benzer niteliteki diğer devrimler karşısındaki durum da odur. Her zaman bir etkilenme, olumlu yönleri sahiplenme olur. Eleştirimizi ve ideolojik kopuşu böyle bir tarih bilinci içinde kavramalıyız. Her tarihsel dönemde bu eleştiri ve kopuş da içerik olarak, biçim olarak kendini yeniden üretir. Bugün vardığımız yer, bu eleştirinin ve kopuşun bugünün koşullarında yeniden-üretilmesidir.

KEMALİZMİN BUGÜNÜ

60’lı yıllarda Avcıoğlu, “II. Milli Kurtuluş savaşımızda öncülük, asker-sivil zümreye aittir”, “ülkemizin bugünkü gelişme aşamasında milliyetçi devrimciler bir kez daha ön planda rol almaya aday gözükmektedir” demekteydi. Bugünkü İşçi Partisi çizgisinin o zamanki temsilcileri ise bunu, "Hiç olmazsa bir süre için yanlış değildir" biçiminde değerlendirmişlerdi (Şahin Alpay, Aydınlık Sosyalis Dergi Sayı 12). Yani "asker-sivil aydın zümrenin" öncülüğü meselesinde Avcıoğlu ile hemfikirdiler. Gerekçeler de aynıydı: "ülkenin iktisadi gelişme seviyesi proletaryanın değil de, asker-sivil aydın zümrenin öncülüğüne uygundur" Bugün de dönüp dolaşıp aynı yere gelmişlerdir. Perinçek’in partisi (İP), 28 Şubat’la birlikte Ordu’nun Kemalist Devrim mevzilerine geçmesiyle kuvvet dengesinin değiştiğini, Cumhuriyet Devrimi’nin ikinci taarruzunun başladığını, bunun “bir Cumhuriyet Devrimi Hükümeti’nin kurulmasını olanaklı” kıldığını söylemektedir. “Bu iktidarın ordusu var. Bütün mesele, ‘örgütlü halkın devrimci Meclis’i ve devrimci hükümeti yaratması.” Mesele işte bu kadar kolaylaşmıştır!!!

Günümüz Kemalist akımınını önemli temsilcilerinden M. Soysal’a gelince.. Soysal, ‘‘Sosyal demokrat’’ ya da ‘‘demokratik sol’’ olma iddialarını taşıyan partilerin, Ozalcı politikaları paylaşmaları ve IMF reçetelerini itirazsiz benimsemeleri, ekonomideki sorunların sanki özünü oluşturuyormuş gibi sadece yolsuzluklara ve ‘‘hortumlama’’lara karsı çikmaları, Derviş'in ‘‘Satis olmazsa program batar, para gelmez’’ yorumuna teslim olmaları hangi solculuga siğar, diye haklı olarak isyan ediyor. Bu teslimiyetçilikten hareketle, ortaya çıkan “soldaki ideolojik boşluğu, hatta yanilgiyi giderecek radikal bir atılıma” ihtiyaç olduğunu söylüyor. Ancak “dıştan dayatılmıs modeller yuzunden gelir dağılımı daha da bozulan, ..bir toplumu cumhuriyetin ilk yıllarindaki yön duygusuna yeniden kavuşturarak özledigi yaşam düzeyine yukseltmek artık Türk solu icin kaçınılmaz bir ulusal ödev olmuştur.” derken aynı kapıya çıkıyor o da, ideoloji gereği.

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin görüşlerini yansıtan İleri yazarlarından Gökçe Fırat, son yıllarda özellikle özelleştirmeci anlayışla devletçilik, küreselleşme olgusuyla ulusçuluk, inançlara saygı kılıfı altında laiklik ilkelerine saldırıla olduğunu söyleyerek, “Bütün bunlar Kemalizm'in modasının geçmediğini göstermektedir. Atatürk ilke ve devrimleri içtenlikle uygulandığı takdirde, gelecek yüzyılın öngördüğü bireylerden oluşan bir topluma kavuşmak hayal değildir,” diyor. Görüşleri kendi sözleriyle özetle şöyle: Bugün IMF’nin dediklerine hayır diyebilecek bir parti yok. IMF’ye verilen Niyet Mektubu’nda da Teşekkür Mektubu’nda da hem Ecevit’in hem Bahçeli’nin imzası var. IMF’ye taahhütte bulunan ve teşekkür eden bir Türk milliyetçiliği! Diğer ortak ANAP ise zaten 80’lerle birlikte bu süreci açan parti. Böyle bir parlamenter sistemde Ordu’nun siyasi rolü ister istemez ön plana çıkıyor. Ordu, 28 Şubat’taki müdahalesinden sonra, Türkiye’de sistemin Ortaçağ’a kaymasını engelleyen ilerici bir rol oynadı. Son dönemde tehdit önceliğini irticadan yoksulluğa çevirdi. Bu, Ordu’nun, irticanın toplumsal zeminini sağlayan ekonomik yapıya yöneldiğinin göstergesidir. Ancak, Ordu’nun, yolsuzluğun zeminine doğru yönelmesi de gerekmektedir. Bu yolsuzluk düzeni 1980 sonrası liberalleşme sürecinin ürünüdür ve yolsuzluğun yok edilmesi için de liberal sisteme son verilmesi gerekmektedir. (İleri, sayı:4.)

M. Soysal’la birlikte parti girişiminde birlikte olan Sina Akşin, aynı dergide şöyle özetliyor görüşlerini: “Atatürk Devrimi'ni tekrar tüm kapsamıyla Türkiye'de uygulamaya sokmak gerekir. Yeniden aydınlanmaya girmemiz, Ortaçağ’la hesaplaşmaya girmemiz lazım.” “Ordu'nun Atatürkçü çizgiye gelmiş olması çok sevindirici bir olay. Ama Ordu tek başına bırakılamaz. Sivillerin de bir siyasal örgütlenmeye gitmesi gerekiyor. Atatürkçülüğün daha yaygın bir örgütlenmeye kavuşması lazım. Atatürkçü parti bu nedenle bir ihtiyaç.” Yani ihtiyaç duyulan şey, artçı sivil bir güç.

Özetle, Perinçek’ten M. Soysal’a Kemalist çevrelerin birleştiği ve yeni parti girişiminin de bildirgesinde yer alan konsept, ulusal kimliği öne çıkaran, bağımsızlık yanlısı, yeni dünya düzenine karşı KİT'leri ve ‘Türk halkının sorunlarını çözmek için en elverişli çerçevenin ulusal devlet olduğunu savunan, dolayısıyla krizden çıkış yolu olarak da ulusal, kamusal bir program öneren, Kemalist bir çizgide ulusal ve sol güçlerin birliğini hedefleyen, ama öncelikle ordunun “devrimci” rolünü merkeze koyan görüşlerden oluşuyor.

KEMALİZM VE KÜRESELLEŞME

Belli ki, Kemalizmin örtüştüğü çerçeve, meşruiyetinin temeline, ulusal düzeyde yönetilebilir bir kapitalizmi koyan ulus-devlettir. Oysa şimdi, dünya kapitalizmi, ulusal kapitalizmlerin, dünya sisteminin hiyerarşik ilişkileri içinde eklemlenmiş birliği olmaktan çıktı. Bütün dünyada birden karar veren, her ülkeyi potansiyel üretim alanı ve pazar olarak gören, kendi hareketliliğine engel tanımayan şirketlerin oluşturduğu bir sisteme dönüşüyor. Şimdiye kadar az veya çok ulus-devletler ile birlikte gelişmiş bir ekonomik sistem, şimdi kendine yeni bir çerçeve arıyor. Ulus-devleti, “gece bekçiliği” veya güvenlik ve hukuk dışındaki işlevlerini terke zorluyor. Bu yönde ciddi gelişmeler kaydettiği de bir gerçek. Bir dönem devlete sosyal karakterini veren bütün politikaları işlevsiz kılmakla yetinmiyor, bütün hizmet kategorilerini küresel sermayenin denetimine almak için yeni yeni programları gündeme sokuyor. Sonuçta bu gelişmeler, ulus-devleti derin bir krize sürüklemiş durumda. Dolayısıyla, bu devletlerin şimdiye kadar sağladığı meşrulaştırıcı ideolojilerin de geçerliliğini gündeme getirmiş oldu. Piyasa ideolojisi ile ulusalcı ideolojiler arasındaki çelişkiler şeklinde.

Ulusalcı bir ideoloji olarak sol Kemalizmin piyasa ideolojisi karşısındaki direnci ve başarı olasılığı ne olabilir? Marksistler açısından bunun yanıtı, içinde bulunduğumuz koşullarda büyük bir güncelliğe sahip. Çünkü bu soruya verilecek yanıtlar Kemalizmle ideolojik-politik ve sosyo-ekonomik anlamda ayrışmanın/hesaplaşmanın nirengi noktalarını ortaya koyacaktır ve bu artık kaçınılmazdır. Bu ayrışma somut olarak tanımlandığı ölçüde ittifaklar politikası da doğru belirlenmiş sağlıklı bir zemine oturabilecektir.

Birincisi, solu ve sağı ile Kemalizmin sınıfsal temeli sorusunu ortaya koymak gerekir. Tanzimat’tan beri yenileşme hareketlerinin itici gücü olan “tarihsel blok”, ordu, bürokrasi ve aydınlardan (60’lı yıllardaki deyimiyle asker-sivil-aydın zümre) oluşuyordu. Son iki yüz yıllık yenileşme bu kesimin iradesiyle biçimlenmiştir. Batılılaşma ve otoriter laiklik bu kesimin varlık nedenlerini oluşturur. Yukarıdan aşağıya örgütlenen modernleşme modeli, onunla koşut toplum mühendisliği, halka rağmen halk için ortaya konulan gelişme doğrultusu ve onun tunç bir iradeyle dayatılması bu blok tarafından gerçekleştirilmiştir. Temel amaç, milletin çağdaşlaştırılması, ileriye götürülmesi, diğer muasır milletlerle aynı seviyeye getirilmesidir. Milliyetçiliğinin temel içeriğini bu teşkil eder. Dolayısıyla, sınıf çelişkisini yoksayan, toplumun birbirine ihtiyaç duyan zümrelerden oluştuğu inancına dayanır. Bu anlamda, Kemalizmin halkçılığı da korporatist ve solidaristir (dayanışmacı). Bu nedenle özünde devletçi, merkeziyetçi ve otoriterdir. Ancak bu blok son 30 yılda 12 Mart darbesiyle, ordunun aydınlarla ilişkisini tarihsel olarak kesmesinden itibaren çatırdamıştır. Ordu ve bürokrasi, büyük sermaye ve şimdi de küresel sermaye ile bütünleşmiştir. Ordu bir kurum olarak bizzat sermaye yatırımcısı haline gelmiştir. Bu kesimin 27 Mayıs’la kıyaslanabilecek 28 Şubat sürecinde bir kere daha görüldüğü gibi, çağdaşlık, laiklik, Kürt sorunu karşısında hatırlanan milliyetçilik dışında Kemalizmin “ilerici” ya da sol sayılabilecek motifleriyle ilişkisi kalmamıştır. Öte yandan, Kemalist asker-sivil-aydın zümrenin öncülük ettiği hareketler içinde –görece Kurtuluş Savaşı dışında– köylülük yer almamıştır. Halkçılığa rağmen köylülüğün geriliği nedeniyle toplumsal değişime katılamayacağı varsayılıp ilerlemenin aydınlanmacı-pozitivist eksende öncü aydınlar eliyle yürütülmesi düşünülmüştür. Tarihsel gelenek özetle bu.

İkincisi, yaklaşık yirmi yıldır dünya kapitalizmiyle entegrasyon sürecini yaşayan Türkiye kapitalizmi bugün yeni bir dönemece girmiştir. Bu dönemeç iki koşul ortaya koyuyor: Ekonominin yönetimi genel olarak Dünya Bankası ve IMF dolayımıyla küresel emperyalizmin denetimine geçiyor. İktidar blokunun en önemli kararların mercii olan kilit mevkilerine kendi adamlarını yerleştiriyorlar. Parlamentoyu, alınan kararların onaylayıcısı olmak gibi bir tür “cunta danışma meclisi” konumuna düşürmek bir yana, hükümetleri bile baypas ediyorlar. Bu yeni tür bir sömürgecilik demek. Dolayısıyla bu yanıyla mücadelenin anti-emperyalist bir boyutu var. Buna karşın, ikinci olarak, bu yeni sömürgecilik, her yana sızan, her yeri ele geçiren bir küresel kapitalizmin çevredeki yeniden-örgütlenmesi olarak şekilleniyor. Yani anti-emperyalist ve anti-kapitalist mücadeleyi içiçe geçirmek gibi bir formülasyon gerçekliğe denk düşen yeterli bir formülasyon değildir artık. Burada geçmişten farklı olarak şunu söylemek gerekir ki, anti-kapitalist mücadele işin özüdür. Çünkü siyasal ve askeri ilişkilerin dışında emperyalizmi ayırdeden tekel kârı veya sömürge kârı, ulusal ya da yerli diyebileceğimiz bir burjuva kesiminin ulusal pazardan elde ettiği artı-değerin bir kısmını çeşitli mekanizmalarla gaspetmesine dayanıyordu. Burjuvazi bu nedenle ulusal pazarın korunması talebiyle devlet politikalarını yönlendirirdi, devlet müdahaleciliğine ihtiyaç duyardı. Peki şimdi ne oluyor? Birincisi, ulusal pazar diye bir şey yok oluyor. Ve ikincisi, yerli burjuvazi, eski sömürgecilik döneminde olduğu gibi, kompradorlaşma eğiliminde. Küreselleşme, bir yandan ulusal pazarı yok edip ele geçirirken, öte yandan da, yerli burjuvaziyi bu eğilime zorlamaktadır. Ya da onu, uluslararası düzeyde örgütlenmiş sermayenin yerel bir bileşeni yapmaktadır. Uluslararası kapitalizmle bütünleşme (entegrasyon) sürecinin temel bir yönü budur.

Bu çerçevede burjuvazinin artık Kemalizme ihtiyacı yok. Kemalizmin devlet ve toplum yönetme pratiği, toplumun kapitalist çizgide devamının önünde bir engeldir. Toplumun çok uluslu ve çok kültürlü olması da buna engel. Yani bir kuruluş ideolojisine ve onun yönetme pratiklerine ihtiyaç yok. Yok, çünkü başına “ulusal” sıfatı konsa da somut çıkarları ve temel dünya görüşü ile onları taşımaya aday burjuva sınıf gerçekliği yok. Neden yok? Çünkü ulusal kalkınmacılığı ya da ulusal kapitalizmi destekleyen dünya düzeni çöktü.

Öte yandan anti-emperyalizm bugün artık ulus-devletin bağımsızlığını değil, emekçi sınıfların bağımsızlığı ve özgürlüğü sorununu içerir. Bu bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin siyasal hedefi emekçi iktidarından başka bir şey olamaz. Yani bağımsızlık sorunu, emperyalist sömürü ve egemenlik altındaki emekçilerin sorunudur. Siyasal bağımsızlık derken, somut olarak emekçilerin demokratik hak ve özgürlükleri önündeki egemenlik ve tahakküm ilişkilerini hedef almaktan, tüm emekçilerin ortak malı olan bu topraklar üzerindeki zenginliklerin gaspedilmesine karşı çıkmaktan sözediyor olmalıyız. Ancak dikkat etmemiz gereken bir nokta var: sosyalistlerin geçmişte üzerinde durmadıkları bir konu. Bağımsızlık ulus kavramı üzerinden ileri sürülen bir talep. Ancak ulus kavramının tarihsel olarak iki farklı biçimini ayırdetmek gerekir. Özellikle Fransız Devrimi’nden sonra ortaya çıkan biçimlerdir bunlar. Fransız devriminin geliştirdiği ulus temeli sözleşmeye dayalıdır, aynı haklara sahip ve aynı ödevlerle yükümlü insanlardan hareket eder. Bunun karşısında muhafazakarlığın öne çıkardığı etnik ve kültürel temele dayalı ulus anlayışı ise, bugünü değil, geleneği öne çıkarır. Dolayısıyla, insanlar milletin üyesi olarak doğarlar, onun değerleri tarafından biçimlendirilirler. Birincisi iradeyi temel alırken ve böylece demokrasi ve özgürlüğe imkan verirken, ikincisi bunu yok sayar ve dolayısıyla, otoriter ve anti-demokratiktir. Kemalizmin bağımsızlık düşüncesi de bu ikinci ulus kavramından hareket eder, yani etnisiteye dayanır. (Sivil toplumculuk adına kemalizmi jakoben olmakla eleştirenler, onun ve solun anti-demokratikliğini, sonuçta Türkiye’de demokrasinin gelişememesini buradan türetenler, her nedense Fransız devriminin ulus’a ilişkin bu iki eğilimini es geçiyorlar. Jakobenlerin sözleşmeci bir ulus kavramına dayandığını görmek istemiyorlar.)

“Devletler üstü birleşmelere ve sınırlar ötesi büyük sermaye gruplarının çabalarına karşın Türk halkının sorunlarını çözmek için en elverişli çerçevenin ulusal devlet olduğu” görüşüne gelince.. Bu, kamu mülkiyeti denilen şeyin, içerik olarak yeniden tanımlanmasını getirir. Marksistler için, kamu işletmelerinin eskisi gibi devlet tekeline dönüşmesini savunmak, ilerici bir talep olamaz. Tek başına özerkleşmeyi savunmak da. Özerkleştirme ancak toplumsal mülkiyet dinamiklerine dayalı bir demokratik planlanlama ve işçi-emekçi denetimiyle birlikte savunulduğunda düzen değişikliği anlamına gelebilir.

Önemli bir nokta da şudur: şimdiki tarihsel koşullarda, gerçek bir devrimin burjuva içeriğinden (demokratik talepler anlamında) esasen söz edilemez. Dolayısıyla, 20. Yüzyılın başındaki devrimci-demokratik diktatörlük ve daha sonra da demokratik halk iktidarı gibi formülasyonların, geçmişteki tartışmalar bir yana, –yani ulusal pazarı yokeden, yerli burjuvazinin küresel emperyalizmle bütünleştiği– somut tarihsel koşullar açısından da geçerliliği yoktur. Demokratik taleplerin, işçi-emekçi iktidarını hedefleyen bir mücadele açısından ancak geçiş talepleri bağlamında bir anlamı vardır. Ve özünde bu talepler, burjuva anlamda değil, emek demokrasisi çerçevesi içinde değerlendirilmesi gereken taleplerdir. Birincisi, geçiş talepleri, (kapitalist sistemle doğa, burjuva toplumu ile kadın arasındaki) tüm diğer çelişkilerin bağıl olduğu merkezi çelişki olarak emek-sermaye çelişkisinden türetilen taleplerdir. İkincisi, burjuva demokrasisinin en ideal biçimlerinin dahi, altı oyulmuş, yozlaşmıştır. Bugün batı Avrupa’da bile temsil krizi vardır. Temsili demokrasi tarihsel olarak aşıldığı gibi, pratik olarak da çözülmektedir. Yerini alan “doğrudan demokrasi”, vb. değil, fast-track gibi, formel mekanizmaları dahi baypass eden küresel sermayenin karar alma mekanizmalardır.

Sonuç olarak, sol Kemalizmle aradaki farklar, aşılamaz farklardır; sınıfsal perspektif bir yana, temelini mülkiyet sorunu ve devlet sorununun oluşturduğu farklar. Üstelik, bu yalnızca, basit olarak, Marksist tezlerin bir yinelenmesi ya da bir ilke sorunu değildir. Ama yaşanan kriz koşullarında, krizin riskler yanında ortaya çıkardığı imkanlar içinde, kapitalizmin yıkıcı sonuçlarını ortadan kaldırabilecek yegane seçeneğin sosyalizm olmasıdır. Anti-kapitalist bir programı temsil etmeyen bir seçeneğin, geçici ve nisbi reformasyonlar yapmaktan başka şansı yoktur. Ve bunlar da, kapitalizmin küresel yönelimleriyle yerel ölçekte baş etme imkanına sahip olamayacakları için daha kötü çöküşlere, baskıya, vb. hayal kırıklıklarına yol açabileceklerdir. Özellikle Türkiye’nin Avrasya’da içinde bulunduğu jeopolitik ve stratejik koşullar açısından düşünürsek, şoven milliyetçiliğe, pantürkizme kapı açması büyük bir olasılıktır.

Ancak bu, sosyalizmi temsil eden seçeneğin somutlaştırılması gereğini daha şiddetli bir ihtiyaç haline getirmektedir. Bu, öncelikle program ve onun teorik daynakları sorunudur. Türkiye solu, belki de tarihinde ilk kez, bir teori ve program tartışmasını 60’lı yıllarda yaşadı. Sonraki yıllar, bu tartışmanın içindeki eğilimleri sorunsallar olarak sürdürdü ve daha çok bir strateji ve taktik tartışmasına tanık oldu. Ancak o günlerden oldukça farklılaşan bugünkü dünya ve Türkiye koşulları, yeni bir tartışmayı gerekli kılmaktadır. Üstelik bu tartışmanın zemini yalnızca nesnel koşullar da olamaz. Modernizm ve –Kemalizmin de felsefi temeli olan– pozitivizm eleştirisi bu zeminin temel bir bileşeni olmalıdır. Politikaya temel teşkil edebilecek felsefi ve programatik tezlerin oluşturulması gerekir. Sol politikanın içinde bulunduğu tıkanıklığı aşmanın, dolayısıyla yeni bir şahlanışın temel bir yolu budur.

*****