Milliyetçilik ve emperyalizm

I

Herkesin bildiği gibi, bir emperyalist milliyetçilik var, bir de anti-emperyalist milliyetçilik ve gene herkesin bildiği gibi, bunları aynı torbaya koymamak gerekiyor. Evet ama gerçeklikte anti-emperyalist milliyetçiliğe de emperyalist ya da en azından alt-emperyalist olabilme olanağından yoksun milliyetçilerden başka kimse soyunmuyor. Şundan ki, aslında emperyalist milliyetçilik ile anti-emperyalist milliyetçilik arasında çelişme değil karşıtlık bulunuyor ve bu karşıtların birliğini de anti-komünizm ya da faşizm temellendiriyor. Zaten faşizm de son çözümlemede anti-komünizmden başka bir şeye dayanmıyor1. Ancak anti-emperyalist milliyetçiliğin anti-komünizmi, kaynağını milliyetçilikten alan nesnel bir eğilim olarak, faşizm gibi belirtik bir eğilim değil ama genellikle örtük bir eğilim oluşturuyor ve bu örtük eğilim, kendisiyle çelişiyormuş gibi görünen ve gerçeklikte anti- emperyalist milliyetçilikten başka da bir şey olmayan Üçüncü Dünya sosyalizmleri gibi kimi yönelimleri, hiç değilse bir süre, bağrında taşıyabiliyor.

Şimdi sıkı durun: Leninist ulusal demokratik devrim teori ve taktiği ile bu teori ve taktiğin değişik yerel ve ulusal bağlamlar çerçevesinde dışsallaşan çeşitli türevlerinin ortak içeriğini de işte bu anti-emperyalist milliyetçilik oluşturuyor

II

Son yazılarından birinde Lenin, Az Olsun Öz Olsun başlıklı makalesinde (2 Mart 1923), “Karşı-devrimci Batı ile devrimci ve milliyetçi Doğu” arasında çarpıcı bir ayrım yapıyor. Lenin’e göre “devrimci ve milliyetçi Doğu”yu, örneğin “Doğu halkları komünist örgütlerinin II. Rusya Kongresi”ne katılan ve “Doğu’nun Müslüman örgütlerini temsil eden komünist yoldaşlar” simgeliyor. Bu “yoldaşlar” arasında yer alanların en etkinlerinden biri olan Sultan Galiyev, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve uzun unutuluş yıllarından sonra, Asya’da Sovyetler Birliği’nin “boşluğunu doldurmak” isteyen çevrelerin de etkisiyle, yeni bir güncellik kazanıyor.

Ama “karşı-devrimci Batı ile devrimci ve milliyetçi Doğu” arasındaki ayrıma Lenin o kadar da kolay gelmiyor. Çağdaş İtalyan Marksist Lelio Basso, Emperyalizm Kuramı ve Lenin2 başlıklı makalesinin sonunda Lenin’in bu ayrıma nasıl geldiğini de anlatıyor.

Lelio Basso’nun anımsattığı gibi Lenin, Ekim Devrimi’nden sonra aslında Batı’ya, özellikle o sıralarda Rusya’yı çok andıran Almanya’ya yöneliyor. Ancak 1918 ilkbaharından başlayarak Almanya’da devrimci hareketin yenilgi belirtilerinin açıkça ortaya çıktığı da görülüyor. Alman devrimi sosyal-demokrat hükümet tarafından ustaca engelleniyor ve Ocak 1919’da sosyal demokratların bile isteye kışkırttığı Spartakist hareketler, aralarında Rosa Luxemburg ile Karl Liebknecht’in de bulunduğu en iyi devrimcilerin kıyımıyla sonuçlanıyor. Lenin daha bir zaman tek kurtuluş yolunu Batı’daki bir devrimde görmeyi sürdürüyorsa da, bu umutlar kısa sürede yıkılıyor. Ama bu umutlar uçup giderken Lenin, devrim ateşini sömürge ve yarı-sömürge Doğu’da körüklemek için elinden geleni yaparak, olağanüstü bir stratejik yetenek ve siyasal uyanıklık gösteriyor.

Gerçi Lenin sömürge ve yarı-sömürge Doğu’daki devrimci hareketlerle daha önce de ilgileniyor. Ancak o zaman bu hareketlerle Lenin, 1919’dan başlayarak olduğu gibi henüz bir emperyalizm çözümlemesi çerçevesinde değil, ama daha çok Rus imparatorluğunun sınır bölgelerinde, Rus imparatorluğunun köylüleri ve ulusal azınlıkları yanında, işçi sınıfıyla birlikte savaşım verebilecek bir bağlaşık daha aramak gibi taktik bir açıdan ilgileniyor. Lenin’in Birinci Dünya Savaşından önceki yılların en anlamlı tarihsel olaylarından biri olan Meksika köylü devrimiyle ilgilenmemesi, azgelişmiş ülkelerin ve bu ülkelerdeki sömürülen ve emperyalist kapitalizmin etkisinden çok büyük zarar gören köylü yığınların devrimci olanakları üzerine genel bir vizyonun henüz söz konusu olmadığını gösteriyor.

Birinci Dünya Savaşı’na kadar Lenin’in Asya’daki “burjuva” devrimlere karşı gösterdiği ilgi, yinelemek gerekirse, sömürgeci ülkelerin kapitalizmine karşı savaşımda olanaklı bir bağlaşığa karşı gösterilen taktik bir ilgi niteliği taşıyor. Ama Ekim Devrimi’nin zaferinden sonra ve yeni bir emperyalizm çözümlemesi çerçevesinde bu taktik ilgi, Doğu halkları içindeki olanaklı devrimci gelişmeler karşısındaki stratejik bir ilgiye dönüşüyor. Devrimin Batı’daki yayılma umutları yitip gittikten sonra ya da yitip gitmek üzereyken Lenin ve III. Enternasyonal, Doğu halklarına yöneliyor.

Doğu halkları komünist örgütlerinin (ya da Lenin’in deyişiyle: “Doğu’nun müslüman örgütlerini temsil eden komünist yoldaşların”) II. Rusya Kongresi’ne sunduğu raporda (22 Kasım 1919) Lenin, şöyle diyor: “Düzeyleri ne olursa olsun emekçi yığınların devrimci etkinliklerini uyarmak, girişkenlik göstermelerine ve örgütlenmelerine yol açmak ereğiyle en ileri ülkeler komünistlerine yönelik gerçek komünist öğretiyi her halkın dilinde anlatmak, gecikmeden yerine getirilmeleri gereken pratik görevleri hemen yerine getirmek ve ortak savaşımda öteki ülkeler proleterleriyle birleşmek gerekiyor.”

Komünist Enternasyonalin II. Kongresi için Lenin’in kaleme aldığı “Ulusal ve sömürgesel sorunlar üzerine tezlerin ilk taslağı”nda bu konu, bir kez daha ele alınıyor (Haziran-Temmuz 1920):

“Öyleyse şu anda yalnızca çeşitli uluslar emekçilerinin birbirine yaklaşmasını kabul ve ilan etmekle yetinilemez, ayrıca bütün ulusal ve sömürgesel kurtuluş hareketlerinin Sovyetler Rusyası ile en sıkı birliği gerçekleştirmelerine yönelik bir siyaset izlemek ve bu birliğin biçimlerini, her ülke proleteryası içindeki komünist hareketin ya da geri ülkeler ve geri milliyetler işçi ve köylülerinin burjuva demokratik kurtuluş hareketinin gelişme sürecine göre belirlemek de gerekiyor.”

Böylece Asya’nın burjuva devrimlerine karşı daha önce gösterilen taktik ilgi, bundan böyle 1915-16’da emperyalizm üzerine yazılan kitapta dile getirilen ve dünyanın sömüren ve sömürülen ülkeler olarak bölündüğünü olumlayan düşünceye doğrudan doğruya bağlanan yeni bir stratejik perspektif içinde emperyalizm ve sonuçları vizyonuyla birleşiyor.

“Uluslararası durum ve Komünist Enternasyonal’in görevleri” üzerine 19 Temmuz 1920’de Komünist Enternasyonal’in II. Kongresi’ne sunulan ve emperyalist savaşın bağımlı halkları dünya tarihinin içine soktuğunu; bu ülkelerde sovyetlerin, ama işçi sovyetlerin değil köylü sovyetlerin ya da emekçiler sovyetlerinin olanaklı olduğunu olumlayan rapor üzerineyse Lelio Basso, makalesini bu raporun Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm başlıklı kitaba eklenen ve söz konusu makalenin yazıldığı 1970’li yıllarda bile dahi devrim stratejinin değerini ortaya koyan bir güncellik taşıyan son derece özgün ve kahince bir bölüm oluşturabileceğini söyleyerek bitiriyor.

III

Ancak Lenin’in Emperyalizm’ine Lelio Basso’nun son bir bölüm olarak eklemek istediği raporun içeriği de, söz konusu yapıtın öteki bölümleri ile birlikte, yapıtta çözümlenen “ulusal emperyalizm” aşamasının kendisi gibi aşılmış bulunuyor. Lelio Basso’nun övgüsü, en fazla Sovyet deneyiminin trajik sonu ve Soğuk Savaş döneminin kapanması ile sınırlı görünüyor. “Ulusal emperyalizm”in yerini, deyim yerindeyse “küresel emperyalizm” aşamasının başlangıcına bırakması süreci, Leninist aşamadan sonra Marksizm’in yeni bir gelişme aşamasına geçiş zorunluluğuna yol açıyor. “Ulusal Emperyalizm’in karşısına Lenin’in, II. Enternasyonal Marksizmi’nden sonra Marksizm’in yeni bir gelişme aşamasını oluşturan “Marksizm Leninizm”i çıkarması gibi, günümüzde de “küresel emperyalizm”in karşısına Marksizm’in yeni bir gelişme aşamasını çıkarmak gerekiyor. Çünkü küresel Sermaye, küresel Emeği “motive” ediyor; küresel kapitalizm, küresel sosyalizme yol açıyor. “Ulusal emperyalizm” döneminin “tek ülkede sosyalizm”e yol açması gibi, küresel kapitalizmin de “küresel sosyalizm”e yol açması kaçınılmaz görünüyor.

Ulusal tekelci sermayelerin uluslararası tekelci sermayelere göre daha belirleyici bir nitelik taşı- dığı emperyalizm aşamasına “ulusal emperyalizm”; küresel sermayelerin belirleyici bir nitelik taşımaya başladığı kapitalizm aşamasına, bu aşama da emperyalist bir nitelik taşıyacağı süre boyunca, “küresel emperyalizm” diyorum.

Ama küreselleşme süreci boyunca küresel sermaye tekelci sermayenin yeni bir biçimini mi, yoksa onun dolaysız anti-tezini mi oluşturuyor? Küreselleşmenin emperyalist küreselleşme (“küresel emperyalizm”) olarak sürmesi ya da post-emperyalist küreselleşme (“küresel anti-emperyalizm”) aşamasına dönüşmesi, emperyalist küreselleşme ile başlamanın kaçınılmazlığı sonucu, yepyeni birer sınıfsal içerik kazanmaya başlayan Emek ile Sermaye arasındaki küresel sınıflar savaşımına bağlı görünüyor. Ve küresel anti-emperyalizmin her türlü milliyetçilikten de arınması gerekiyor.

IV

Anti-emperyalist milliyetçiliğin Ekim Devrimi’ni hemen izleyen kahramanlık döneminde, Sovyet sosyalizminin anti-emperyalist milliyetçi çevrelerden, örneğin Sultan Galiyev ve çevresinden başlayarak yol açtığı düş kırıklıkları, antiemperyalist milliyetçiliğe dayanan Üçüncü Dünya sosyalizmine, giderek genişleyen bir katılım ve saygınlık sağlıyor. Söz konusu düş kırıklıkları sonucu, Galiyev’e göre “Sömürgeler Enternasyonali”ni simgeleyen ve “proleter halklar”dan oluşan Turan Federatif Sosyalist Cumhuriyeti, “proleter” bileşimi gereği, içinde sınıflar savaşımının söz konusu olamayacağı, ama başta bu halkları yönetmeye kalkışan Sovyetler Birliği’ne karşı olmak üzere, “Sömürgeler Enternasyonali” dışında kalan öteki Batılı, dolayısıyla sömürgeci uluslara karşı sınıf savaşımına girişmesi gereken bir “sosyalist cumhuriyet” olarak tasarlanıyor. Sözü geçen “proleter uluslar” mitosunu, İtalyan proleteryasının sınıf savaşımını bastırmak, emperyalist saldırı savaşlarına kılıf hazırlamak amacıyla, örneğin faşist İtalya da benimsiyor.

Ancak milliyetçi anti-emperyalizmin, uğrakları arasında kimi derece farkları bulunan karmaşık bir süreç oluşturduğunu da unutmamak gerekiyor. Örneğin Kemalist hareketin Lenin döneminde “anti-emperyalist”, Stalin döneminde ise “faşist” bir hareket olarak değerlendirilmesini, katıksız milliyetçi anti-emperyalist bir nitelik taşıyan söz konusu hareketin iki farklı uğrağı arasındaki derece farkının değerlendirilmesine değil de, Lenin ile Stalin arasındaki nitelik farkına bağlayanlar da görülüyor. Bu konuda “meraklısı için” düştüğü notlardan birinde Attila İlhan, okurlarına şöyle bir “tanıklık” da sunuyor:

“Yıldız Sertel’den bir “tanıklık” daha: 1960’lı yıllarda Moskova’da Asya halkları üzerinde çalı şırken, hocası Prof. Anatol Filipoviç Miller ona demiş ki: ...Lenin zamanında Türk devrimi’ne anti-emperyalist bir burjuva devrimi olarak bakılıyordu; anti-emperyalist niteliğinden ötürü, Mustafa Kemal ve Ankara Hükümeti destekleniyordu: iyi bir dostluk kurulmuştu. Stalin zamanında ise Kemalizm “faşizm” olarak nitelendirildi; onu öven bilginler ve diplomatlar aforoz edildi. Ben de çok uzun süre ne ders verebildim, ne de kitaplar yayımlayabildim: taaa Huruşçof döneminde Stalin’in cinayetleri meydana çıkıncaya kadar...”3

Galiyevizm, Kemalizm ve benzeri hareketlerin “faşizm” olarak nitelenmesi, aslında bu hareketlere olduğu kadar faşizme de bir haksızlık oluşturuyor. Bu yazının başında da faşizmden söz edilmiş olması, burada faşizme ikinci bir yaklaşım yapılmasını gerektiriyor. Aslında iç dinamiklerin yol açtığı organik sosyalist hareketlerin olanaksız olduğu koşullarda, organik bir faşist hareket de olanaksız bir nitelik taşıyor. Zaten böyle olduğu içindir ki faşizm, son çözümlemede anti-komünizme dayanıyor. Çağdaş bir kategori olarak faşizm, sosyalizme ve komünizmin anası saydığı liberalizme karşı tekelci kapitalizmin meydan okumasını oluşturuyor.

Üçüncü Dünya’da gerçek bir sosyalizmin de, gerçek bir faşizmin de olanaksızlığı, demokrasinin olanaklılığı anlamına gelmiyor. Peki dünyamızın geri kalanıyla bütünleşmedikçe, bu olanaksızlıklar dünyasında ne oluyor? Görünüşe bakılırsa, Düşkünler Yurdunda sefilleri oynayan o özüne yabancılaşmış Doğu despotizminin çağdışı değişkelerinin ardışık sergilenmelerinden başka bir şey olmuyor.

1) Roger Bourderon, Faşizm, İdeoloji ve Uygulamalar, Onur Yayınları, Ankara, 1989 (Özellikle Bkz. "İlkesel bir Anti-Marksizm" başlıklı paragraf, s. 39-44)
2) Bkz. Lenin, Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm, Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Ankara, 1998 içinde ek-2, s. 161-166.
3) Attilâ İlhan, Sultan Galiyef, Avrasya'da Dolaşan Hayalet, Bilgi Yayınevi, Ankara, 2000, s. 248: "Meraklısı için notlar, 2".