Cumhuriyet savaşları

M. Kemal, “19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktım...” der.

O gün Türkiye'de illâ ki bir kaç milyon insan bir yerden bir yere çıkmıştır. O hâlde soru şudur: T. Cumhuriyeti devletini, İstanbul'dan Samsun'a giden kişi mi, yoksa aynı gün bir yerden bir yere gittiğini hepimizin bildiği milyonlarca insan mı; hangisi kurmuştur?

Söz, düşünceyi örtmesin diye çok çok kısaca özetleyelim:

Osmanlı imparatorluk devletini cumhuriyete dönüştüren siyasi, idari ve ekonomik süreçleri –çok daha eskiye dayansa bile– 1908'den başlatırsak herkes ne demek istediğimizi anlar. T. Cumhuriyeti devletinin ana iskeleti 1908-1918 arasında kurulmuş, çatısı 1923'te bağlanmış, iç donanımı da Mussolini ve Hitler'in devlet modellerinden esinle 1940'lara kadar tamamlanmıştır.

“Devrimdir” dense de, denmese de, somut yaptığına bakıldığında, 1908-1918 döneminin, siyasi demokrasi getirmeyen gerçek anlamda bir burjuva demokratik devrimi olduğu apaçıktır.

1908 Devrimi Osmanlı kapitalizminin ilk burjuva siyasal atılımıdır. “Tepeden inme” diye çok söylenmiştir, bu yanlıştır, vergilere karşı ülke düzeyine yayılan kitlesel isyanların üstüne geldiği unutulmuştur.

1908 devrimine şu sorularla bakmak gerekir: Devrimse nasıl bir devrimdir? Devrimin sınıfsal öncüsü kimdir ve diğer sınıfsal dayanakları kimlerdir? 1908 Devriminin gerçekleştirdiği siyasi ve toplumsal dönüşümlerin karakteri nasıldır?

1908 devrimi, Türkiye'de ve Türkçede üstünde ne kadar çok durulsa o kadar az gelecek bir tarihsel dönüm noktasıdır. Öncelikle bir “Türk devrimi”dir. Siyasi bir devrimdir ve Osmanlı devletini değiştirmiş, devletin niteliğini imparatorluktan “Meşruti monarşi”ye dönüştürmüştür. Sahnede askerler görünür, bütün yetkiler onda toplanmıştır ama 1908 Türk Devrimi'nin öncü sınıfını görmekte güçlük çekenlere Troçki'nin şu analizi yardımcı olabilir:

Rech gazetesi, Türkiye'de toplumun farklı sınıflarının, mücadeleye birlikte, ama ülkenin ekonomik yaşamında aralarında var olan hiyerarşiyi koruyarak girdiklerini, devrimde de, ekonomik olarak egemen olan sınıfların kitleler üzerindeki hegemonyasını koruduğunu –zaferin buradan geldiğini– yazdı. ...'Jön Türkler'in bu zaferi nasıl açıklanmalı? Türkiye'de ...özgürlükçü düşüncelerin taşıyıcısı olarak öne düşen güç, ordunun bizzat kendisi oldu. Tarihsel kökenleri ve gelenekleriyle Türkiye militer bir devlettir. Devlet de kendi bağrında oluşmakta olan ulusal burjuvazinin militan öncüsünü örgütlemiş oluyordu...”

“Türk devrimi, tamamlamak zorunda olduğu görevler nedeniyle (ekonomik bağımsızlık, devletin ve ulusun bütünlüğü, politik özgürlükler) burjuva ulusun kendi kaderini belirlemesine denk düştü ve bu anlamda 1789-1848 devrimlerinin geleneğini canlandırdı. ...Türk subaylarının gücü ve başarılarının gizi, ... toplumun en ileri sınıflarının kendilerine duyduğu sempatide yatıyor: Tüccarlar, zanaatçılar, işçiler, dinsel ve yönetsel kesimler ve nihayet köylülerin temsil ettiği kır kitleleri.”

“Ama bütün bu sınıflar beraberlerinde yalnızca 'sempati'lerini değil, çıkarlarını, taleplerini ve umutlarını da getiriyor. Uzun süredir bastırılmış olan toplumsal özlemlerini, bunları dile getirmek için kendilerine zemin yaratan bir parlamento sayesinde, şimdi açıkça ifade ediyorlar. Türk Devriminin artık tamamlandığını düşünenleri acı düş kırıklıkları bekliyor. Düş kırıklığına uğrayanların arasında yalnızca Abdülhamit değil, öyle görünüyor ki 'Jön Türkler' Partisi de olacak.” (Troçki, Kievskaya Mysl, sayı 3, 3 Ocak 1909)

Bu berrak bakışla bakıldığında 1908 devriminin “kitlesi” görünmektedir. “Öncüsü” de görünmektedir. Devrime öncülük eden sınıfın kim olduğunu merak edenler, Troçki'nin, “Devlet de kendi bağrında oluşmakta olan ulusal burjuvazinin militan öncüsünü örgütlemiş oluyordu...” deyişine dikkatle bakmalıdırlar. Çünkü bu tesbit, bizde ciddi ATÜT analizleri yapan saygın Marksistlerin işaret ettikleri “devlet sınıfı” görüşünü desteklemektedir. “Tüccarlar, zanaatçılar, işçiler, dinsel ve yönetsel kesimler ve nihayet köylülerin temsil ettiği kır kitleleri...” içinden “devletin örgütlediği” veya “devlet içinde örgütlenmiş” öncü sınıfı görebilirler.

Hemen bütün sosyal sınıf ve zümreler 1908 devrimini yapan “darbeciler”i destekliyordu. Daha ne olsun ve o zaman 1908 devrimi niçin “darbe” olsun ki?

Osmanlı o güne kadar “sınıf devleti” olamamıştı ama artık 1908'de, burjuva demokratik devrimini isteyecek ve bunu yapacak kadar güçlenmiş bir “devlet sınıfı” oluşturmuştu. Bunlar aynı zamanda Osmanlı devleti'nin en geniş ve en organize siyasi güçlerinden olan Seyfiye sınıfı (ordu) ile İlmiye ve Mülkiye sınıflarıydı. Hurufilik yaparak, bu sınıfların daha henüz Batılı anlamda burjuvalaşmamış oldukları söylense bile, en azından burjuvalaşma dinamiğini yakaladıkları gözardı edilemez.

1908 Devrimi kitlesel isyanların üstüne basarak geldi ve Osmanlı'da siyasi yapıyı –devletin yapısını– köklü bir değişikliğe uğrattı. Devrimle birlikte “anayasal düzen”e geçildi. 1909'daki Kanun-i Esasi'de yapılan değişikliklerle, bir meşruti monarşi kuruldu. Osmanlı İmparatorluğunda, gerçek anlamda parlamenter siyasi sisteme geçilmiş oldu. Anayasa “Padişah'ın, tahta çıkışında Meclis-i Umumi’de Kanun-i Esasi hükümlerine uyacağına, vatan ve millete sadâkat edeceğine dair yemin etmesi şartı”nı koymaktaydı. Kısaca padişah olabilmek meclisin onayına tabi kılınmaktaydı.

Ayrıca 1908 yılında Meclislerin toplantıya çağrılması ile başlayan Meşruti monarşi döneminde 1908, 1912, 1914 ve 1919 olmak üzere dört genel seçim yapıldı. 1908 Meclisinde 157 Türk, 54 Arap, 25 Arnavut, 22 Rum, 10 Ermeni, 9 Slav (6 Sırp+ 3 Bulgar) ve 4 Yahudi milletvekili bulunuyordu. Bu da, Cumhuriyet'in siyasal kuruluş sürecine Osmanlı toplumunun etnik dinamiklerine uygun bir noktadan başlandığının işaretiydi.

1908'in kurduğu parlamenter sistemin “tek partili bir sistem” olduğu da sanılmamalı. Devrimle birlikte bütün ülkede bir “Jön Türk” hâkimiyeti oluşmuştu ama bu sadece hegemonya idi. 11 Aralık 1908'de çok partili seçim, ilk kez yapılmıştı. Bu seçime İttihat ve Terakki Cemiyeti ile Ahrar Fırkası katılmıştı. Aynı anda her iki partinin listesinde aday olunuyordu. Örneğin Ahrar Fırkası'nın listesinden seçilemeyen dört aday İttihatçıların listesinden mebus olmuştu. Parlamentodaki 240 milletvekilinden sadece 140 üyenin desteği Jön Türklerin arkasındaydı. Çoğulculuk vardı. Mecliste Araplardan ve Rumlardan oluşan yaklaşık 80 üyelik bir “adem-i merkeziyetçiler” grubu oluşmuştu. Bunlar Prens Sabahattin'in itttifak kurmaya çalıştığı bir gruptu. 1908'in kurduğu Meclisin “sol” kanadı da vardı ve bu kanat, sosyal demokratların da bulunduğu Ermeni ve Bulgar devrimcilerinden oluşmaktaydı.

1908 Devrimi ülkede özgürlükleri de genişletmişti. Lafı dolaştırmaya hiç gerek yok, 1908 devrimi ile, Kürtlerin ana dilinde eğitim göremediği bugünkü Türkiye'nin çok sonrasına geçilmişti. Anayasa'nın 15. maddesi “Öğretim işlerini herkes özgürce yapabilir; ilgili kanuna uymak şartıyla her Osmanlı vatandaşı genel ve özel öğretim yapmaya izinlidir.” diyordu. 16. madde, “Ülkedeki çeşitli dinsel inanışlardaki toplumların din ve inanışlarına ilişkin öğretim yöntemi ve biçimine dokunulmayacaktır.” garantisini veriyordu. 114. madde ise “Osmanlı bireylerinin tümü için ilköğretim mecburi olacak ve bunun ayrıntıları ayrı bir düzenleme ile belirlenecektir.” demekteydi.

1908-1909 yılları arasında Cemiyetler (siyasi partiler) kanunu, Gösteri kanunu ve toplantı kanunu çıkartıldı. Açık ve kapalı alanlarda yapılacak toplantıları düzenleyen toplantı kanunu da demokratikleşme yönünde önemli bir adım oluşturuyordu. Söz, yazı ve basın hürriyeti de genişletilmişti.

1908'den başlayarak Osmanlı ülkesinde kadının toplumsal pozisyonunu güçlendiren çok önemli adımlar da atıldı. 1915'te genç kızlara yükseköğrenim hakkı tanındı. Kadın haklarını geliştirmek ve eğitimini yükseltmek amaçlı dernekler yaygınlaştı. Kadınlar fikir hayatına basına ve yayın faaliyetlerine girdiler. Balkan Savaşları (1912-1913) ve özellikle I. Dünya Savaşı (1914-1918)'nın getirdiği sıkıntı ve zorunluluklar nedeniyle –erkeklerin savaşa katılması vb…. sebeplerle– başta devlet daireleri olmak üzere çalışma hayatının değişik kademelerinde görev alan kadın sayısı hızlı biçimde arttı. 1 Mart 1916'da, kadına erkek karşısında ve kanun nezdinde önemli bir takım haklar sağlayan Hukuk-ı Aile kararnamesi, bir anlamda modern bir medeni kanun çıkarıldı.

1908'in bütün bu yaptıkları “sınıf dili” ile özetlendiği zaman, devrimin“Türk” karakterinden başka “sınıf” karakterini de görüyorduk: “1908 devrimi yalnızca, bu ülkede sınıf egemenliği ilkesine dayanan bir devlet kurabilmişti. Bu kesinlikle hayati bir katkıydı. Günümüz dünyasında başka her yerde olduğu gibi, yazılı bir anayasaya dayanan sistemin, sınıf egemenliği yaratabilmekten başka bir niteliği yoktu.” (Mahmut Esat Bozkurt)

1908 madem ki Avrupa'nın 1848 devrimlerinin bir benzeridir, o zaman devrimin burjuvası varsa işçisi de vardır. Olmaz mı? 1908 yılı aynı zamanda grevler yılı olmuştur. Devrimin ilk gün ve haftalarında, fırınlarda, matbaalarda, tekstilde, toplu taşımacılıkta, tütün imalâtında çalışanların, demiryolu ve liman işçilerinin grevlerinin sayısı –yabancı kaynaklara göre– 400'den fazladır. Avusturyalı marşandizlerin boykotu, Türkiye'nin henüz çok genç olan proletaryasını (özellikle liman işçilerini) harekete geçirmiştir. Grevlerle başedemeyen Jöntürk iktidarı grev yasağı koyan bir kanun çıkarmak zorunda kalmıştır.

1908-1923 arasında, başka bir ifadeyle Cumhuriyetin kuruluş sürecinde gerçekleştirilen veya teşebbüs edilen reformların bazılarını, –bunlar sanki 1923'ten sonra ve Kemalistler tarafından yapılmışlar yanılgısını da gidermek için– sayalım:

İsviçre Medeni Kanunu 1912 yılında tercüme edilip yayınlandı. Medreselerin eğitim programları yeniden düzenlendi. Latin harflerin alınması konusunda ciddi tartışmalar başlatıldı, ordu içinde ilk uygulamalara başvuruldu. Şer'i mahkemeler Şeyhülislâmlıktan ayrılarak Adalet Bakanlığına bağlandı. Şeyhülislâm hükümet dışına atıldı. 1914'te mahalli idareler alanında yeni bir vilayet ve belediye sistemi getirildi. Miladi takvim 1914'te kabul edildi. 25 Eylül 1916'da Adliye Mahkemeleri ile Sıkıyönetim Mahkemelerinin (Divan-ı Harp) görev ve yetkilerini birbirinden ayıran hukuk reformu yapıldı. Din ve devlet işlerinin birbirlerinden ayrılmasının uygulanmasına dair yeni Adliye Kanunu Şubat 1917'de, bütün tepkilere rağmen kabul edildi. 1914 yılında ülke çapında “polis, itfaiye, ulaştırma ve diğer kamu hizmetleri örgütlenmeleri yaratıldı. Modern, merkezi ve bürokratik bir devletin kurumsallaşması yönünde bir çok yenilik getirildi. Maliye merkezi bir anlayışla yeniden yapılandırıldı. Dini kurumlar üzerindeki devlet denetimi artırıldı. Kur'an Türkçe'ye tercüme edildi ve "Cuma hutbeleri"nin Türkçe yapılmasına başlandı. Çarşafın kaldırılması kampanyaları açıldı. Peçenin kalkması sağlandı. Türk kadınlarına sahne sanatları yasağı son buldu. 1912'de kadına seçme ve seçilme hakkı verildi. (Savaş döneminde uygulanamadı) Batı sanatına ve müziğine yöneliş için önemli uygulamalar yapıldı. Gregoryan takviminin kabulü ile ağırlık ve uzunluk ölçülerinde birlik sağlandı.

T. Cumhuriyeti devleti ve Kemalistler 1908-1918 arasındaki bu reformların 1923'ten sonra yapıldığına inanılmasını özellikle ister ama biz burada bazılarını, İttihatçıların Kemalistlere, neredeyse yapacak başka bir iş bırakmadıklarını göstermek için saymadık. Kemalist hareketin İttihatçılardan devraldığı devletin zaten büyük oranda cumhuriyetleşmiş bir Osmanlı devleti olduğunun anlaşılması için saydık.

Yeri gelmişken değinelim: Cumhuriyetin kuruluş süreçleri “bağımsızdır” ve “bağımsızlık içindir” gibi yersiz, hatta saçma bir iddia Türkiye'de Kemalistler tarafından sürekli tekrarlanmıştır. Bu iddialar Türkiye solu tarafından da ciddiye alınmış, büyük oranda da benimsenmiştir. Bu temelsiz savlara karşı çıkanlar da, 1908 Devriminde Alman, 1919-1923 Kemalist operasyonlar döneminde de İngiliz parmağı olduğunu hâlâ ballandıra ballandıra anlatırlar. Kemalist tarihçiler de bunlara cevap yetiştirmek için M. Kemal'in “19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı”ğından, “Bağımsızlık benim karakterimdir” dediğinden söz ederler. Bu laf bolluğu ve muhakeme fukaralığı da Cumhuriyet'in kuruluş tarihini tarih olmaktan çıkarır.

“1908'de Alman parmağı vardır” denilmesi bile komiktir. Çünkü Almanya zaten 1878'den itibaren bir "dış güç" değil, giderek belirleyici hâle gelen bir "iç güç" olarak Türkiye'dedir. Türkiye gerçek anlamda Almanya'nın avuçları içindedir. 1908 Devrimindeki Alman “parmağını” Almandan daha iyi kim bilecek? Alman imparatoru Wilhelm “Bu ihtilâl Paris ve Londra'da yaşayan Genç Türklerin işi değildir. Bu münhasıran Alman zabitleri tarafından yetiştirilen Türk subayları tarafından yapıldı ve tam manâsıyla askeri bir ihtilâldir. Kuvvet ve kudret bu subayların elindedir. Bunlar Alman olan her şeye mütemayildirler.” demişti (İlhan Tekeli-Selim İlkin, Cumhuriyetin Harcı-Köktenci Modernitenin Doğuşu, Bilgi Üniversitesi, 2003. s. 50.). İşte “parmak”tan fazlası budur. Dönemin ünlü siyasetçilerinden birinin (Vladan Georgevitch) “Türkiye'de anayasanın yeniden yürürlüğe girmesi en azından kısmen, Reval'deki İngiliz-Rus anlaşmasına verilmiş Alman cevabıydı” (Troçki, Balkan Savaşları, Arba yay, 1995, s. 15.) diyerek özetlediği, 1908 Devrimindeki “Alman Parmağı” veya Prusya mimarlığıdır.

Türk Cumhuriyetinin 1908-1918 arasındaki kuruluş hikâyesine gerçekleştirdiği siyasi, idari ve hukuki reformlar yönünden baktık ve özetin özetini çıkarmaya çalıştık. Peki, bu kuruluş sürecini anlatabildik mi?

Hayır, anlatamadık. Çünkü “burjuvalaşan” Türklerin kurduğu Cumhuriyet'in esas karakteri, onun siyasi kuruluşundan çok ekonomik kuruluşunda görünür. İttihatçılar bu ekonomik kuruluşa “Milli İktisat” politikası adını vermişler, başlatmış ve geliştirmişler, Kemalistler de bu politikayı aynen sürdürmüşlerdir. “Milli İktisat” politikası denilen süreç esas itibariyle Ermenilerin ve Rumların elinde ve kontrolünde olan Osmanlı kapitalizminin Türkleştirilmesidir.

İttihatçı –ve sonrasında Kemalist– “Milli İktisat politikası”nın “milliyetçilik” ve “liberallik” gibi kavramların beylik anlamıyla hiç bir ilgisi olmadığı halde, dönem "emperyalizmin yükselişi" dönemidir, bütün bir Asya emperyalizme karşı ayağa kalkmıştır ya, Türkiye'dekine de "antiemperyalisttir", "bağımsızlıkçıdır" deriz ve arada kaynar gider diye düşünenler çok olmuştur. Hâlâ böyle düşünen, Cumhuriyetin kuruluşunu böyle algıladığı için bugün bile kendini "cumhuriyetçi" gören solcular çoktur.

İtihatçı devletin hedefi, finans, ticaret ve bankacılık sektörlerinde Türk burjuvalarını hâkim kılmaktan başka bir şey değildir. Ekonomide liberalizmin öncüsü olan Cavit Bey ile Milliciliğin öncüsü olan Kara Kemal'in aynı Osmanlı hükümetinde birlikte olmasının ve “milli iktisat” yolunda birlikte yürümüş olmalarının başka bir açıklaması olabilir mi?

Yakın bakalım: İttihatçılar 1913 yılında genel bir sanayi sayımı yaptırdılar. Bütün ülkede en az 10 işçi çalıştıran imalâtçı işyerlerini saydırdılar. Toplamda 564 sanayi işletmesi bulunduğunu gördüler. Bunlardan en az 100 kişi çalıştıranların sayısı 53 idi. Bu işletmelere o günün ölçüleriyle “büyük sanayi kuruluşları” denebilir. Sanayide gıda, dokuma ve deri sektörleri % 73 payla önde gidiyordu. 564 işletmenin % 56'sı olan 316'sı ülkenin Batısındaki illerdeydi.

İşte bu Osmanlı kapitalizmi 5-10 yıl içinde Türkleştirildi. Türkler kapitalist bir cumhuriyet kuracaklar, fakat ekonomisi Ermenilerin ve Rumların elinde olacak! Olamazdı tabii. Bu nedenle İttihatçı Osmanlı devleti yaklaşık 1.5 milyon Ermeni ve 2 milyon kadar Rum'u 1913-1918 yılları arasında, kalanını da Kemalistler 1919-1923 arasında Küçük Asya'dan söküp attılar, bunların elindeki sermaye ve servetleri Türkleştirdiler. Bu yapılana Türkler “tehcir” ve “mübadele” dedi, başkaları ise pogrom, toplu katliam veya soykırım. "Milli" olan bundan ibaretti.

Türklerin Ermeni ve Rumlar'dan gaspettikleri taşınır ve taşınmazın tam değerini, bugüne kadar sıra bir türlü “can hesabı”ndan çıkıp mal-mülk hesabına gelemediği için tam olarak bilemiyoruz. Sadece tahmin edebiliyoruz. Bugün biri çıksın ilân etsin; "Ermenilerden ve Rumlar'dan gasbettiğimiz malları geri vereceğiz!" desin; Türklerden ve Kürtlerden oluşan büyük Anadolu ayağa kalkar. Böyle bir laf eden olmadığı hâlde ara sıra kalkmıyor mu zaten!

Yine de kaba bir hesap yapabiliriz. Fransa üşenmemiş, Türklerin Rumlardan gasbettiği ekonomik değeri hesaplamış: 1 Osmanlı Lirasının 22,8 Fransız Frankı olduğu o günün hesabıyla, 1913-1918 arasında Rumların el konulan emlâkinin değerinin 5 milyar Frankın ya da 210 milyon Osmanlı Lirasının üzerinde olduğu sonucuna varmış.

Tarihin kaydettiği bu büyük gasp olayını günümüzün ölçekleriyle kavramaya çalışalım: 1913 yılında Osmanlı bütçesi 38.919.877 Osmanlı Lirasıdır. Yukarıda gösterdiğimiz gasp miktarı Osmanlı bütçesinin altı katından biraz eksiktir. Oranı bu güne taşırsak; 2013 Türkiye bütçesinde gelir kalemi 370 milyar TL'dir. Bunun altı katı ise 2 trilyon 220 milyar TL eder. Demek ki basit hesap Rumlardan 1 trilyon 110 milyar dolar gasbedilmiştir. Elbette bu hesap şeklinde sayısız faktör dışlanıyor. Ama yapılan gasbın “mecaz değeri!” üç aşağı beş yukarı kavranabiliyor.

El konulan sermaye mal ve servetleri ile kayıtlara geçmemiş ve gözden kaçmış gaspları da (ziynet eşyaları ve diğer kıymetli taşlar, baskınlarla el konulan hayvanlar vb.) katarak Ermenilerden gasbedilenin ekonomik değerinin Rumlardan gasbedilmiş olandan daha da fazla olduğunu buluruz.

Elbette Türkler sadece 1913-1923 arasında gasbettikleriyle kapitalistleşmediler. Gasbettiğini “hakeden” bir kapitalizm olmak da gerekir. 1913-1918 arasında bu da yapıldı. İaşeci Kara Kemal 'in 1916-1918 yılları arasında kurduğu anonim ortaklıkların sayısı 80'i aşar.

İttihatçı hükümet dış borç ödemelerini durdurmuş, para basma yetkisini Osmanlı Bankası'nın elinden almış, müslüman-Türk bir orta sınıf yaratmak için yerli tarım ve sanayiyi özendiren yeni bir gümrük sistemi kurmuştur. 1914'te Teşvik-i Sanayi kanunu çıkarılmış, savaştayken ülke sathına yayılan 16 milli banka kurulmuş, İttihatçılara yakın çevrelere ticari ayrıcalıklar tanınarak, krediler verilerek sermaye biriktirmeleri sağlanmıştır. Türk sanayicisine gümrük ve vergi muafiyeti, bedava fabrika arsası vermek gibi geniş ve cazip olanaklar bu dönemdedir. Sanayi okulları'nın açılması, Almanya'ya staj için işçi ve öğrenci gönderilmesi de bu kapsamdadır. İthalât ve ihracat'ın, Türk-Müslüman tüccarların eline geçmesi, yabancıların tasfiye edilebilmesi için ayrıca mevzuat baştan aşağıya değiştirilmiştir. Bunlar yapılırken, elbette sermaye birikimi için gerekli olduğundan; işçi ve memurların maaş ve yevmiyelerinin satın alma gücü yönünden savaş öncesine göre yüzde 60-80 oranında düşürülmesi de ihmâl edilmemiştir.

1913-1918 arasındaki gasplardan ve savaş boyunca gerçekleştirdiği vurgunlardan sonra Türk kapitalizmi olağanüstü bir sıçrama kaydetmiş ve artık ayakları üzerine basar hâle gelmiştir. Kemalistler, devraldıkları bu Türk kapitalizmini tanımak için 1921 yılında, yani 1913 sanayi sayımından 8 yıl sonra ama Ankara Hükümetinin denetimi altında olmayan ve ülke sanayinin önemli bir bölümünün yoğunlaşmış bulunduğu İstanbul, İzmir, Bursa ve Adana illerini kapsamına almayan bir bölgede sanayi sayımı yaptılar. 1913'te 564 sanayi işletmesi vardı, 1921'de ellerinde 33.058 sanayi işletmesi bulunduğunu gördüler. (Sanayinin ülke düzeyine yayılımında 1913 sayımı ölçü alınırsa Kemalistler işletmelerin % 44'ünü saymışlardı. Gerçek sayı ise yaklaşık 68-70 bindi) “Milli kapitalizm”in tuttuğu anlaşılmıştı. Türklerin eline geçen ve ilerleyen bir kapitalizm...

Ne demişti Kemalist hükümetin İktisat Vekili Mahmut Esat [Bozkurt] Bey, 30 Aralık 1922'de TBMM'de yaptığı konuşmada? “Memleketin hukuken, tarihen, siyaseten sahibi Türkler olduğu gibi iktisaden de bu memleketin hakiki sahipleri olduklarını göstermişlerdir.” demişti. Evet, göstermişlerdi.

Kısaca, 1908-1918'in kurucuları Kemalistlere hazır bir cumhuriyet ve oldukça “iyi” sayılabilecek bir kapitalizm bırakmışlardı.

Kemalistler İttihatçılıktan kalan mirasın üzerine elbette bir çok şey koydular. Çünkü bu bir süreçti ve devamını getirdiler. En azından İttihatçıların eksik bıraktığı tuğlaları yerine koydular. Kendileri de zaten transformasyon geçirmiş, “İttihatçılığı bir daha ihyâ etmeyeceğine” Sivas Kongresi'nde yemin etmiş İttihatçılardı.

Son olarak, “Kemalist cumhuriyeti İngilizler kurdurdu” diye, güya yeni bir şey biliyor ve söylüyormuş gibi ahkâm kesen islâmi kesim tarihçilerine de değinerek bu “sıkıcı” konuyu bağlayalım.

Kemalistler devletin başına geçmelerinin İngilizler sayesinde gerçekleştiğini inkâr etmemişlerdir. Başka türlüsü zaten akıl dışıdır. Kâzım Karabekir'in şu sözleri çarpıcıdır: “İtilaf kuvvetlerinden korkmayınız. Daha geçen hafta Londra'dan memleketimize gönderilmek istenen alaylar, biz gitmeyiz diye silah çatılarını bırakıp sıvıştılar. İtilaf milletleri harbi umumiden o kadar yorgun çıktılar ki, memleketimizde tek bir nefer bile öldürmeye razı değiller. Karşımızda Rum ve Ermeni'den başka kimseyi görmeyeceğiz. İstanbul'da İtilaf Kuvvetleri bostan korkuluğundan başka bir şey değildir.” (İstiklal Harbimiz, sayfa 19- 20)

Karabekir'in bu stratejik değerlendirmesinin gerçeklikteki karşılığı şudur: İstanbul resmen işgâl edilmiştir fakat fiili bir işgâl yoktur. 1918 mütarekesinden itibaren İstanbul'a 70 bin İngiliz ve 20 bin Fransız askerinin geldiği doğrudur fakat bu askeri gücün Karadeniz üzerinden, Bolşeviklere karşı savaşan Denikin'e yardım için Kafkaslara gönderildiği de doğrudur. Ve bu askerlerin büyük çoğunluğu Bolşeviklere katılmıştır. Memleketlerine dönseler ne olacak? Çünkü ülkelerindeki durum Rusya gibidir, devrimcidir, bütün Avrupa zaten komünist bir devrime gebedir. Rusya'nın Karadeniz'deki limanlarına asker, erzak ve levâzımat taşıyan askeri gemiler Bolşevik devriminden kaçanları tıka basa yüklenerek geri dönmüşlerdir.

M. Kemal'in İngilizlerden uygun bir valilik beklediği, bütün Osmanlı milletinin İngilizlerden daha hayırlı bir dost bulamayacağını söylediği, M. Kemal'i Samsun'a, Fransız ve İtalyanlarla arası bozulan İngilizlerin bizzat gönderdiği, M. Kemal'in de bunun karşılığını İngilizlere Musul'u vererek ödediği vb. gibi döneme ilişkin sayısız gerçek fotoğraf, sanki aksini iddia eden varmış gibi ortaya konulmaktadır. İsmet İnönü bile, Cumhuriyet'in ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte; “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”' (Milliyet, 29 Ekim 1973) dedikten sonra, islâmcı şarlatanlara veya Erdoğan'ın tarihçilerine laf mı düşer!

Dipnot gibi:

Sonuç olarak; 1908'den itibaren yıllar ve olaylar içinde adım adım kurulan T. Cumhuriyeti devletine 90. yılında baktığımızda ne görüyoruz?

Karikatür bir cumhuriyet tartışması görüyoruz. Sanki bir tarafta T. Cumhuriyeti devletini yıkmak isteyenler varmış gibi, öteki tarafta da "ulusalcılar", "cumhuriyetçiler" toplanmış, ha bire atışıyorlar. Ulusalcı-cumhuriyetçi tarafta bir kısım solcular da var.

Oysa cumhuriyeti yıkmak isteyen yok. Değiştirmek isteyen de yok. Tamam Kürtler bazı şeyler istiyorlar ama bunlar bir cumhuriyet tartışmasına götürmüyor. Bugünün “Jön-Kürtler”i Erzurum Kongresi'nde yapılan ve Cumhuriyet'e bir tür “örtülü federasyon” niteliği kazandıran Türk- Kürt sözleşmesini yenilemek istiyorlar, hepsi bu kadar. Bu talep T. Cumhuriyeti devletini yıkmaz ki!

AKP'nin cumhuriyeti yıkacağı, yerine bir islâm devleti kuracağı savı ise akla zarar bir savdır. AKP delirmiş midir ki, kendi devletini yıkacak. Bu devletin harcı Türk-İslâm sentezi değil midir ki, bu cumhuriyet devleti islâmcıların işine yaramayacak? Yaradığı görülmüyor mu?

"Cumhuriyeti savunmak"!... Yukarıda kuruluşunun özetini anlattığımız Cumhuriyeti savunmak solcuların, sosyalistlerin, komünistlerin işi olamaz. Bu cumhuriyetin hangi sınıf tarafından, hangi "değerler"le kurulduğu da besbelli. Cumhuriyeti değilse bile onun "bazı değerlerini savunmak"... Tamamen demagojidir. Bu işin aslı, bu devleti savunmak veya reddetmektir.

Bir kaç aforizmayla bitirelim. Troçki madem bu Cumhuriyet'in siyasal başlangıcını 1848 ruhuna benzetmiş, biz de benzetelim. 1848'de burjuvalar "cumhuriyet"i, işçiler "sosyal cumhuriyet"i savundular. Marks daha sonra bu "sosyal cumhuriyet"in Paris Komünü ile somutlandığını söyledi. Marks "cumhuriyetçi" miymiş. Peki Lenin ne oluyor? Şubat 1917'de Rusya'da devrim kendini "Demokratik cumhuriyet" ilân etti. Elbette öyle idi. Ama kimin demokratik cumhuriyeti? Lenin bu cumhuriyeti savundu mu? Savunmadı. "İşçi cumhuriyeti"ni kuracağız dedi. Demek ki Lenin "cumhuriyetçi" falan değilmiş. Cumhuriyetçi olmak ya da olmamak, –yolları ve yolculukları zıt sınıflar bu kadar berrak biçimde ortadayken– solcuların tartışacağı bir konu olamaz.

İttihatçı-Kemalist T. Cumhuriyeti devletinin 90. yılında durum nasıl diye bakıldığında almış başını giden bir savaş görünüyor: “AKP cumhuriyeti yıkacak, kurtaralım!” İki ayağı var: MHP'ye göre PKK ile anlaşmalı, ikiye bölerek; CHP'ye göre ise islamlaştırarak yıkacak. Solun önemli bir kesimi de bu kavgada, milliyetçiliğin belli bir dozunu yüklenerek “kurtarmak isteyenler”in yanında taraf oluyor.

Kavga tamamen yapmacık. Çünkü Kürtlerin Cumhuriyeti yıkmak istedikleri palavradan ibaret. Tersini savunuyorlar; Cumhuriyet'in kuruluş süreçlerinde Türklerle yaptıkları ve kurulan Cumhuriyet devletine “örtülü federasyon” karakteri kazandıran Türk-Kürt sözleşmesini günümüzün insan hakları, evrensel kültürel haklar ve nihayet demokratik idari yapılanma kriterleri temelinde yenilemek istiyorlar. AKP ile gizli bir anlaşmaları var, bu besbelli, ama AKP onlara ne özerklik verir, hatta ne de demokratik haklar. Kürtlerin –demokratik öerklik dahil– bu talepleri Cumhuriyeti yıkmaz ki! MHP'nin korkusu kendinden. Çünkü AKP ondan daha ırkçı ve milliyetçi bir partidir icabında! Bunu görmek isteyenler, 1975-1980 arasına, AKP'nin ideolojik “kök hücresi”nin içinde temel direk olduğu “Milliyetçi Cephe” hükümetlerine bakabilirler. Bu milliyetçi hükümetler beş yıl içinde beş bin devrimciyi, sosyalisti, komünisti öldürdüler. Bir yıllık bir siyasi kesintiden sonra 12 Eylül faşist darbesiyle bütünleştiler. O halde AKP kimden daha az “millici”dir?

“AKP millidir, ama islamcıdır da” denilecekse, bundan daha ala cumhuriyet mi bulacak? Bu cumhuriyette ikisi de var. İtihatçılar da, Talat Paşa'nın kaçarken kendi yerine atadığı M. Kemal de aynı ideolojinin mensubuydular: Anadolu toprağı üzerine “Türk-müslüman kalesi bir devlet kurmak”. Kurdular da.

Cumhuriyeti koruma savaşına soldan katılanlar düşünmelidirler: İttihatçı Kemalist Cumhuriyet'in kendisi de, değerler sistemi de somuttur. Bu Cumhuriyet'ten yana tavır almadan önce Ermenilere, Rumlara, Süryanilere, Kürtlere ve her halde Mustafa Suphi'lere de, “Bu cumhuriyet neyin nesidir?” diye sormak gerekmez mi?

“Türk Cumhuriyetçiliği”ni soldan destekleyenler kendilerine yönelen eleştiriye –ironik de olsa– “Marks da cumhuriyetçiydi” diye yanıt verirlerse maksadını aşan ve kafa karıştıran bir şey açıklamış olurlar. Konuyu, zaman ve mekan bağını yitirmeden tartışmak gerekir. Madem ki Troçki, 1908'den başlayan T. Cumhuriyeti devletinin kuruluşunu 1848 Avrupa devrimlerinin ruhuna benzetmiş, biz de benzetebiliriz: 1848'de burjuvalar “cumhuriyetçi” iken işçi ve emekçiler “sosyal cumhuriyetçi” idiler. “Sosyal Cumhuriyet”in somutunu ise Marks 1871 Paris Komünü'nde gördüğünü yazacaktı. Ya da; 1917 Şubatındaki devrim Rusya'da -fiilen kurulmasa bile- kendini “demokratik cuhmhuriyet” ilan etmişti ama Lenin dönüp bakmadı bile; bir proletarya diktatörlüğü olan Sovyet Cumhuriyeti'ne kadar işi götürdü!

Demek ki, “kendinde cumhuriyet” diye bir şey yokmuş, somut cumhuriyetler varmış. Türkiye'de ise hatırlayanın tüyünü diken diken eden çok özgün bir örneği var.

Bu nedenle mesela, herhangi bir komünist “Şeyh Said'den demokrat çıkarmaya çalışan 'hödük'”e, “.....onun torunu olmaktansa Topal Osman'ın torunu olmayı yeğlerim” diye cevap verirse kendini yanlış anlatmış olur. Çünkü birinci cümle, ikincisini söylemek için söylenmiştir.

Bu Cumhuriyet'in elinde komünistlerin kanı vardır. Bunu görmemek için bu ülkede nice komünist “Mustafa Suphi ve 15'leri Mustafa Kemal değil, Topal Osman'ın adamı kâhya Yahya öldürdü” diyebilmiştir.

Son olarak; Türk Cumhuriyeti illa savunulacaksa, tevile başvurulmadan savunulmalı. Cumhuriyete karşı savaşan da kendi cumhuriyeti için savaşmalıdır. Türk emekçisinin bilinci Türklüğünün dışına ancak böyle çıkabilir. Emekçi Kürdün bilinci de Kürtlüğünün dışına yine bu yolla açılır.