Adnan Menderes dizisi

2008 yılında “Hatırla Sevgili” adlı bir dizi gösterime girmişti. Öykü başlangıçta Büyükada'da geçen bir aşkı anlattığı halde, genç kızın babası Yassıada'da tutuklu bir DP milletvekili, genç adamın babası ise CHP yanlısı savcı olduğu için tutuklu Adnan Menderes'i de sık sık göstermekteydi.

Dizi adını Ada'da yaşanmış gerçek bir aşk öyküsünden almaktaydı, bir Türk genciyle bir Rum kızının aşkını anlatan ve “Hatırla Margaret o mesut geceyi / Çamların altında verdiğin buseyi” diyen şarkıdan almaktaydı. Türk şovenizmi şarkıdan genç kızın adını kaldırmış, Margaret adı yerine “sevgili” kelimesini koyarak sevgiliyi Türkleştirmişti.

Ama dizinin adının beni ziyadesiyle rahatsız etmesinin nedeni başkaydı: 26 Mayıs 1960 gecesini Adnan Menderes Eskişehir'de geçirmiş, sabahleyin darbe harbiyle uyanınca otomobille Kütahya'ya doğru yola çıkmış, ama taktik hava üssü komutanı Muhsin Batur tarafından yoldan çevrilerek DP'lilerin götürüldüğü Harbokuluna sevkedilmişti. Bu olayı birileri şarkılaştırmak için Hatırla Sevgili'yi kullandılar ve “Hatırla Menderes o mesut geceyi / Kütahya yolunda yediğin tekmeyi” diye uyarladılar. Bu sözler ve devamı bir süre Menderes karşıtı gençlerin dilinde kaldı.

İdam edilmiş bir politikacının tutukluluk aylarının öykülendiği bir diziye o adın verilmesi tasvip edilemezdi, bu noktayı hatırlattığım bazı arkadaşlarımın çoğu ya olayı hatırlamıyorlardı, ya da hiç bilmiyorlardı.

Derken dizinin devamında öykü 1960'li yıllarda değişti, Deniz Gezmişleri, gençlik hareketlerini o yıllarda “sağ-sol çatışması” denilen olayları ele aldı, 12 Mart idamlarını da vurguladı. AP Gen. Bşk. Demirel'in Meclis'teki idam oylamasında iki kolunu birden havaya kaldırarak idamları iştiyakla istediğini, AP'lilerin “üçe üç” diye intikam çığlıkları attıklarını hatırlatalım. Oysa Menderes-Polatkan ve Zorlu’yu da, Deniz-Yusuf ve Hüseyin'i de asan –çünkü devlet benim diyen– aynı güçtü.

2013 yılı Ekim ayında Menderes bir kez daha dizi konusu yapıldı. Başvekil Adnan Menderes ile soprano Ayhan Aydan arasındaki gönül ilişkisini konu alan bir dizi ekrana geldi, ama gerek yapımcı firma, gerekse TV kanalı diziden umduğu ticari hedefi tutturamadı.

İyi ki öyle oldu.

Her şeyden önce ve ısrarla vurgulamak gerekir ki, her ikisi de evli olan çiftin ilişkisi onların özel yaşamıdır ve her ikisinin de ailesi dışında hiç kimseyi ilgilendirmez. İnsanları n mahremiyetini kurcalamak asla tasvip edilemez. Yapımcı şirket para kazanacak, gösterici kanalın alacağı reklamlar tavan yapacak beklentisiyle bugün hayatta olmayan iki insanın ilişkisine dair yalan yanlış bir dizi yapılması utanç vericidir.

Yalan yanlış dedik, çünkü:

Konu o kadar özel ve mahremdir ki, “efendim, bu dizi bir belgesel değil, kurmacadır” diye mazeret ileri süremezsiniz. Çünkü bireyin özgül yaşamının spekülasyonunu yapmaktasınız. Senaryoyu yazan Seda Altaylı hangi kaynaklara başvurarak, olayların tanığı kimlerle söyleşi yaparak yazacaklarını yazmaktadır? Aradan 60 yıla yakın zaman geçmiştir. Doğru bilgilerin alınacağı hiç kimse hayatta değildir.

Ayhan Aydan'ın da, Adnan Menderes'in de ailelerinin bugünkü kuşakları (torunlar) rencide olurlar mı, diye hiç düşünmeden senaryo yazılıyor. Aynı yıl yayınlanan “Bir Başvekil Sevdim” kitabında Melike İlgün de aynı aldırmazlığı yapıyor.

Yazılan senaryonun psikolojik analiz yapan bir yönü de yok: Mesela ülke politikasında en tepeye çıkmış bir erkeğin bir sanatçıya tutulmasının ruhsal yönü incelenmiyor. Aynı erkeğin bilinen diğer bir ilişkisinin kadın romancı, bir üçüncünün de gene bir opera sanatçısı olması ister istemez 1930'da Reisicumhur Kemal Paşa'nın, “Efendiler, hepiniz mebus olabilirsiniz, vekil olabilirsiniz; hatta reisicumhur olabilirsiniz fakat bir sanatkâr olamazsınız” diyen sözünü akla getiriyor.

Kaldı ki, adı geçen politikacının ailesi acılı bir ailedir. Pek az ailenin başına gelmiş felaketleri yaşamıştır. Kendisi 1961 Eylül'ünde idam edilmiştir, büyük oğul (hariciyeci, milletvekili ve AP Gen. Bşk. Yrd.) Yüksel Menderes eşinden ayrıldıktan sonra kendisini toplayamamış ve 8 Mart 1972'de havagazıyla intihar etmiştir. Ortanca oğul (milletvekili) Mutlu Menderes alkol bağımlısıdır, 1 Mart 1978 akşam üzeri Ankara'da Ulus'tan Dışkapı'ya inen Çankırı Caddesinde karşıdan karşıya geçerken bir otonun çarpması sonucunda hayatını kaybetmiştir.

Yani anne Berrin Menderes sadece kocasının değil, iki evladının da acısını yaşamış ve yıllarca yüreğinde taşımış bir kadındır.

Küçük oğul (milletvekili) Aydın Menderes ise 15 Mart 1996 günü bir yerel siyasi toplantı için karayolundan Ankara'dan Antalya'ya giderken Afyon-Sandıklı arasında geçirdiği trafik kazası sonucunda tekerlekli iskemleye bağımlı ve özel bakıma muhtaç hâle gelmiş, o halde Aralık 2011'e kadar yaşamıştır.

Aydın Menderes her üç felaketin de Mart ayında vuku bulmasından söz ederken bir anekdot nakletmişti: “Kazadan sonra bir arkadaşım hatırlatmıştı. Shakespeare'in, Jül Sezar'ında 'Eyes of March' diye bir ifade geçiyor. Eyes of March. Yani Mart'ın gözleri.”

Dizi sadece Adnan Menderes ile Ayhan Aydan arasındaki ilişkinin farz edilen öyküsü olmayıp, siyasi bir dizidir ve Tayyip Erdoğan politikasına hizmet etmektedir.

Anlatılan hikâyede daimi bir darbe tehdidi var. Tehdit, Demokrat Parti'nin iktidara geldiği 14 Mayıs 1950'yi izleyen 1951'de başlıyor. İzleyicilere gerçekmiş gibi anlatılan bu savlama tamamen yanlış, daha doğrusu yalandır.

“9 Şubat vakası” denilen darbe hazırlığı o subaylardan Binbaşı Samet Kuşçu'nun ve ünlü MİT mensubu, gazete sahibi ve DP milletvekili Mithat Perin vasıtasıyla ihbarı sonucu 1957 yılının son günlerinde açığa çıkmış, yargılamalar sonucunda sekizi beraat etmiş, ihbarcı Samet Kuşçu hapse mahkûm edilmiştir. Sözü edilen subaylar yüksek rütbeli değildiler ve darbe hazırlayacak konumları, etkililikleri bulunmuyordu.

Dizi, Adnan Menderes ve hükümetini daimi askeri tehdit altında göstererek Tayyip Erdoğan'la paralellik kurmak amacındadır.

Bilindiği gibi, Tayyip Erdoğan kendisine öncel olarak Adnan Menderes'i seçmiş, DP'nin devamı AP'yi ve Süleyman Demirel'i atlayarak çizgiyi Erbakan ve Özal'dan geçirerek kendisine getirmiştir.

Diziyle ilgili söyleyeceğimiz diğer önemli bir husus Adnan Menderes'in kahraman ve büyük bir demokrat devlet adamı gibi gösterilmesidir. Doğrusunu isterseniz, Adnan Menderes ile Tayyip Erdoğan arasında otoriter emeller ve uygulamalar konusunda benzerlikler vardır.

Menderes'in partinin adından başka nesi demokrattı? 1950 seçimlerini kazandıktan sonra, 1954'te seçimlerde siyasi partilerin radyo propaganda konuşmalarını kaldırmıştı. Buna karşılık kendisi Başvekil olarak radyodan canlı yayınlanan tören nutuklarını saatlerce dinletmekteydi. 1954 seçimlerinde daha büyük bir fark yapmasına rağmen, 4 milletvekillik Millet Partisinin kazandığı Kırşehir Vilayetini ilçe yapmış, yetinmemiş Genel Başkan Osman Bölükbaşı'yı hapse attırmıştı. Bölükbaşı 1957'de milletvekili seçilince cezaevinden tahliye edildi. [Tayyip Erdoğan 2011'de seçilen 7 milletvekilinin dokunulmazlığını tanımayarak Menderes'i de geçecekti.]

Muhalif gazetecilerin tutuklanmaları, hüküm giymeleri o kadar olağan hâle gelmişti ki, Ankara Ulucanlar Cezaevine basında “Ankara Hilton” denir olmuştu. Menderes'in muhalif basın üzerindeki iki önemli baskısı daha vardı: A) Resmi ilanlar gazetelerin önemli bir gelir kaynağı olduğu için Menderes hoşlanmadığı gazetelere resmi ilan vermiyordu. Basın İlan Kurumu diye bir kamu organının kurulmasının ve ilan dağıtımının kurallara bağlanmasının 1961 sonrasında gerçekleşmesi bu nedenledir. B) Döviz darlığı nedeniyle gazete sahipleri kâğıt ithâl edemediklerinden, SEKA'dan kâğıt almaktaydılar. Menderes rejimi istemediği gazetelerin SEKA tahsisini kesiyordu. Onlar da piyasada kâğıt tüccarları ndan fahiş fiyatlarla karaborsa kâğıdı almak zorunda kalıyorlardı. Demokrat Adnan Menderes'in “matbuat hürriyeti”nden anladığı böyleydi.

Bunların hepsi bugün unutuldu. Yeni kuşaklar zaten hiç bilmiyorlar. O dönemleri bilenler ise devlet tarafından asılmış bir politikacıyla uğraşmamak gibi suskunluk gösterince Tayyip Erdoğan ve benzerleri Menderes tapıncı yaratmakta, gerçekleri tersyüz etmekte yüz buluyorlar.

Adnan Menderes'in milli iradesi DP Meclis Grubu'nda DP milletvekillerine “Siz isterseniz Hilâfeti bile getirirsiniz” diyecek kadar ileriydi. Peki, demokrasinin ve evrensel insan haklarının bile üzerine çıkardığı o milletvekilleri kimlerdi? Söyleyelim: Adnan Menderes “Ben istersem odunu bile milletvekili seçtiririm diyecek kadar sandığa, milli iradeye saygılı! bir politikacıydı.

Askeri rejim tarafından idam edilmesi onu mağdur ve mazlum (zulme uğramış) hâle getirmesi, Yassıada duruşmalarında boynu bükük kılması onu ne parti başkanlığı boyunca, ne de Başvekillikte masum ve demokrat kılar.

1958 Mayıs'ındaki Genel Seçimleri garantide görmediği için, Ekim 1957 Ekim ayına almıştı. Hem ekonomi daha da bozulmadan alıp kaçmak istemişti, hem de yaz sonunda çiftçinin eli para göreceğinden, Ekim ayı sandığı hükümet partisinin lehine olacaktı.

Seçim düzlemine girildiğinde CHP (DP'den ayrılan milletvekillerinin kurdukları Hürriyet Partisi) ile seçim ittifakı yapınca, Menderes Meclis'i tekrar toplantıya çağırıp, seçim yasasını değiştirmiş ve seçim ittifakını yasaklamıştı. Seçim sonuçları gösterdi ki, bu değişiklik yapılmasaydı, CHP+HP birlikteliği seçimleri kazanacak, Menderes-Bayar iktidarının sonu gelecekti.

1957 seçimiyle ilgili bir başka önemli husus, seçim sonuçlarının sandıklar kapandıktan sonra açıklanmaya başlanabileceği kuralını Menderes'in kaldırmasıydı. Devlet radyosu oylama günü saat 13.00'den başlayarak sandık sonuçlarını yayınlamaya başlamıştı. Nüfusun çoğunluğunun kırsal kesimde yaşadığı o yıllarda köylü seçmen “DP kazandı, eğer CHP'ye oy verirsek DP köyümüze baskı yapar, bize yol, su, elektrik getirmez” diyerek kazanan partiye (DP'ye) oy kullanacaklardı.

Buna rağmen CHP+HP partilerinin aldığı toplam oylar DP'ninkilerden fazla çıktı.[Menderes daha sonra seçim gecesi için “Allah bir daha bana öyle bir gece göstermesin” diyecekti.]

Ağustos 1958 devalüasyonundan sonra koltuğu iyice sallanan Menderes baskıyı arttırdı. CHP Genel Başkanı ve Genel Sekreterinin yurt gezileri büyük ilgi görünce hadiseler, tertipler yapıldı.

Gene 6-7 Eylül pogromu Adnan Menderes'in partisi ile Özel Harp dairesinin müşterek komplosuydu. Selanik'te Atatürk'ün evine bomba konulmuş, Mithat Perin'e ait İstanbul Ekspres Gazetesi ertesi gün İstanbulluları kışkırtan gazete nüshalarını dağıtmış, İstanbul ilçelerinden ve çevre illerden kamyonlarla taşınan DP üyesi veya yandaşı kalabalıklar Taksim'e ve Beyoğlu'na getirilmişti. Adnan Menderes hayranları T.C'nin yüz karası olan bu yağma talan, yakma, yıkma, ırza geçme ve öldürme olayından hiç söz etmezler.

Ve nihayet 1960 Nisan ayında Meclis'te Tahkikat Komisyonları adıyla yargı yetkisine sahip kurullar oluşturan da Adnan Menderes'in kendisiydi. Tamamı DP milletvekili olan 15 kişilik Tahkikat Komisyonu parti kapatma, tutuklama, yargılama ve idam cezası dâhil her türlü adli yetkiye sahipti.

Bir başka deyişle, Menderes ve hükümeti kuvvetler ayırımını tamamen ortadan kaldırıyor, yargıyı Yürütme'nin emri altına alıyordu.

Bu kanun bardağı taşıran son damla oldu. Kanunun Meclis'ten geçtiği 27 Nisan 1960 gününün ertesi sabahında İstanbul Üniversitesi öğrencileri önce bahçeye çıkıyorlar, gelen atlı polisler püskürttükten sonra da meydanlara taşıyorlar, ertesi gün ise Ankara Üniversitesi öğrencileri protestolara başlıyorlardı. Örfi İdare ilan ediliyor, sinemalar ve spor müsabakaları yasaklanıyor, düğün, nişan, kutlama gibi toplu eğlenceler izne bağlanıyor, buna rağmen olaylar genişleyerek sürüyordu.

Başvekil Adnan Menderes olaylar başlayınca radyodan yaptığı hiddetli ve şiddetli hitâbında Hukuk Fakültesi profesörlerine “kara cübbeliler” sözleriyle hakaret ederken, öğrenciler için “birkaç çapulcuya pabuç bırakacak değiliz” diyordu. [Tayyip Erdoğan'ın kulakları çınlasın .]

Eğer asker müdahale etmeseydi, o ortamda Menderes hükümetinin istifa etmekten, bir seçim kabinesi oluşturmaktan ve erken seçim kararı almaktan, on yıl içinde seçim kanununda yapılan gerici değişiklikleri geri çekmekten, seçimlere yeni bir kanunla gitmekten başka çaresi kalmayacaktı.

Ama kitlelerin eylemliliğinden korkan, sarsılmış devlet otoritesini kendi tekelinde oluşturmak isteyen Silahlı Kuvvetler “kardeş kavgasını önlemek” laflarıyla devlete el koydu.

Yukarıda yazdıklarımız Menderes rejiminin politikaya dair tutumuna ilişkin uygulamaları. Menderes muhiplerinin “büyük kalkınma hamleleri” diye tanıttıkları yatırımların ekonomik bilançosuna gelince alınan dış yardımların, son derece irrasyonel biçimde kullanılması, fonların çarçur edilmesi ise başlı başına felâketti. Başvekilin “Her mahallede bir milyoner yaratma” adını verdiği politika somutta DP yanlısı kişilerin zengin edilmesinden başka bir şey değildi. DP devlet eliyle fert zengin etmenin, yolsuzlukların, hırsızlıkların başını alıp gittiği bir ekonomidir.

Akıl almaz bir adam kayırmanın, hesapsız kitapsız kredi dağıtmanın yarattığı ekonomik çöküntüye sürükleniş 1956'dan itibaren başlamış, 1958 devalüasyonu ile ekonomik darboğazın belirgin göstergesi olmuştu.

Mesela Türkiye ABD'lilerin yönlendirmesiyle demiryolu taşımacılığını rafa kaldırmış, bütün Avrupa Savaş sonrasında demiryollarını örerken, Türkiye'nin ticari taşımacılığı karayollarına yoğunlaşmış, bu ise Türkiye'nin ABD otomotiv sanayine, yedek parça ve lastik ithâlatına mahkûm kalmıştı. Çıkarılan Maden Kanunu ile ülkenin yer altı kaynakları için yabancı firmalara açılmış, o şirketlere olağanüstü imtiyazlar sağlanmıştı.

Uluslararası politikada tamamen ABD ve Batı'nın izinde bir politika izlenmiş, Türkiye bölgede İsrail siyonizminin, İran Şahlığının, Irak Nuri Said Paşa rejiminin (Bağdat Paktı örneği) müttefiki yapılmıştı. Tek bir örnek verelim: Cezayir'in bağımsızlığı için BM'de yapılan oylamada Türkiye ABD ve sömürgeci Fransa'nın peşinde ret oyu kullanmıştı, ilh.

27 Mayıs darbesi müttefiki yapılmış DP iktidarına karşı biriken öfkeden de yararlanıp hukuk dışı mahkeme (Yüksek Adalet Divanı) kurarak DP şeflerini ve milletvekillerini, önemli idarecileri orada yargıladı.

Adli tarihe Yassıada Mahkemeleri olarak geçen yargılamalar aynı zamanda propaganda amacı taşıyordu.

Bu davalarda en utanç verici olan ise Adnan Menderes ile Ayhan Adnan'ın ilişkisini teşhir etmek amacıyla halkın “Bebek Davası” dediği duruşmalardı. Ayhan Aydan Menderes'ten hamile kalmış, ama doğumevinde değil, evinde doğum yapmış, ama bebek ölmüştü.

Bu olayı bebeği öldürme kapsamına sokmak isteyen Divan, Menderes ile ünlü kadın-doğum uzmanı Fahri Atabey'i yargıladı. İddia Makamı bebeği öldürmesi için Menderes'in Atabey'e baskı yaptığını ileri sürüyordu. Ayhan Aydan'ı da tanık olarak dinledi. Ayhan Aydan Mahkeme karşısında eğilmedi, bükülmedi ve ifadesinde olayı dosdoğru anlattıktan sonra “Ben Beyefendiyi çok sevdim” demişti.

Konuştuğumuz dizinin adı işte o sözden geliyor.